Tarih Topluluğumuz olarak mülakat, röportaj ve söyleşilerimiz devam etmektedir. Tarih Bölümü 3.Sınıf öğrencilerimizden Harun Korkmaz arkadaşımızın Prof.Dr.Şaban Teoman Duralı ile Dil üzerine gerçekleştirmiş olduğu mülakatı sizlerle paylaşıyoruz.

Hazırlayan: Harun KORKMAZ

teoman duralı

Şaban Teoman Duralı…

7 Şubat 1947’de Zonguldak’ta doğmuştur. İlköğrenimini Zonguldak-Çatalağzı’nda bitiren Duralı, ortaöğrenimini TED Ankara Koleji’nde tamamlamıştır. Bir süre sonra İstanbul Üniversitesi’ne intisâb etmiş, burada felsefe ve biyoloji tahsil etmiştir. Doktorasını da her iki bölümde başarıyla verdikten sonra NATO bursuyla Paris’te biyoteknoloji seminerlerine iştirâk etmiştir.1982 Ekiminde yardımcı doçent, aynı yılın Mayıs ayında ise Doçent olmuştur.1988’de de profesörlük pâyesini kazanan hocamız Amerika’da ve Almanya’da konferanslar vermiş, Malezya ve Avusturya-Viyana’da misâfir öğretim üyeliği yapmıştır.

Teoman Duralı’nın en önde gelen vasıfları; büyük bir bilim, dil, tarih, siyâset ve iktisât felsefecisi olması, dünyanın en uç bölgelerinde araştırmalar ve uzun soluklu seyahatler yapmış olması, birçok dilde vukûfiyet sâhibi olması, kuantum mekaniği öğretebilecek seviyede fizik ve matematik bilgisine sâhib olmasıdır. Yine de bunlar,  onun evsâfını tasvîr etmeye muktedîr değildir.

Hocamızın dil husûsundaki liyâkati onu tanıyanlarca bilinmektedir. Fakat O, bu özelliğiyle kendini tanıtmaktan şiddetle kaçınmaktadır. ‘Sâdece Türkçeyi biliyorum’ der. Onu da, bütün Göktürk, Uygur, Osmanlı metinlerini okuyabilecek ve günümüz Türk dili lehçelerini konuşup-anlayacak seviyede hakkıyla bilmektedir. Hâlbuki bunun hâricinde; İngilizce, Almanca, Fransızca, Latince, Yunanca, İspanyolca, İtalyanca, Felemenkce ve Danca’yı felsefî metin okuyabilecek kadar bilen hocamız, hayrânı olduğu Tolstoy’u Ruscasından okuyabilecek kadar da Rus dili bilgisine sâhiptir. Bütün bunlara ek olarak hiç adı işitilmemiş Güney Amerika yerli dilleri ve daha birçok tespît edemediğimiz çeşitli diller hakkında da mebzûl mikdarda mâlumat sahibidir. Bu dil merâkı onda o kadar üst bir seviyededir ki; geçici öğretim üyeliği için gittiği Malezya’da Malayca, yine misâfir hoca olarak gittiği Viyana’da bir kabile dili öğrenmiştir.

Teoman Hoca, dil husûsundaki bu engin merak ve istidâdını sâdece dil öğrenerek değil, dilbilimi öğrenerek ve bu konuda derin çalışmalar yaparak sarf etmektedir. Türkiye’nin en önemli Felsefe-Bilim Dergisi olan Kutadgu Bilig’de neşredilmeye devâm edilen Türkce’nin Felsefe-Bilim Sözlüğü isimli çalışması bunun en bâriz misâlidir.

H.K.Hocam irade buyurursanız mülâkatımıza en zor sorudan başlamak istiyorum. Sizinde defaatle ifade etmiş olduğunuz gibi en zor sorular ‘nedir?’ ile biten sorulardır. Bu bağlamda dil nedir?

T.D.: Dil insana mahsûs bildirişme aracıdır. İnsandan başka hiçbir canlıda bu olayla karşılaşmıyoruz. Dilin en önemli ve ayırıcı vasfı sözlü, kavramlı bir bildirişmeyi sağlamasıdır. Bu kavram ve söz, gerek düşünce içeriği, gerekse ses yapısı itibariyle çok farklıdır ve başka canlılarda -az önce ifâde etmiş olduğum gibi- rastlamıyoruz. Düşünce içyapısı itibarîyle sözler ve kavramlar manevîdirler. Maneviyatın bir kolu olan, maneviyatın bir uzantısı olan fikrîdirler. Başka bir deyişle dirimsel(biyotik)değildirler. O bakımdan dil, özellikle sözlü-kavramlı iletişme vasfıyla dirim evriminin bir verisi olarak görülemez, ora çıkışlı değildir. Hâliyle bu sözlerin, kavramların ifadesi, dile getirilmesi sesle olmaktadır. O seslerin de fizik özelliği vardır. Ama o seslerin benzerini hayvanlarda bulamıyoruz. Hayvanların iletişimi bağırarak, çığlık atarak ortaya çıkabiliyor. Çevremizdeki hayvanlarda gördüğümüz miyavlama, havlama, anırma, kişneme, böğürme vesaire, bunlar daha ziyade bağırma ve patlama şeklinde ortaya çıkıyor. Oysa dilin sesli ifadesinde heyecana, duygulara kapılanmadığı sürece böyle bir bağırma ve patlama meydana gelmiyor. Artı bütün hayvan iletişimlerinde olay sabittir. Hayvanın isteğine göre değişmez. Buna karşılık dil; sürekli değişen, farklılaşan bir yapıdır. Çağdan çağa, bölgeden bölgeye, çok yakın bölgeler arasında bile kayda değer değişiklikler vardır. O kadar ki bu kayda değer değişiklikler neticesinde, bir bölgede yaşayan, komşu bölgedekinin söylediğini anlamayabilir, dilce bir anlaşmazlık ortaya çıkabilir. Bu derece diller farklılaşmaktadır. Hayvan iletişimine dilbilimde basmakalıp denilir. Frenkçesi ile stereo-type’dir. Buna karşılık insan bildirişmesi devingendir, dinamiktir. Sürekli değişmeye açıktır. Bu da dilin içgüdü verisi olmadığını gösterir. Dil genetikten bağımsız olmamakla beraber, fikrî yanı genetikten ayrı mütalaa edilmesi gerekiyor ve dille birlikte insan doğaya ikinci bir kalıtımı getirmiştir. O da kültür-toplum kalıtımıdır. Bu, biyolojideki kalıtımdan tamâmiyle farklı bir olaydır. İşte o toplum-kültür kalıtımına da târih diyoruz. Bu iradeye, insanın yapabilirliğine dayalı bir olaydır. Buna karşılık genetik kalıtım canlının isteğine bağlı değildir. Bu kendiliğinden ekili bir işleyiştir bir mekanizmadır.

H.K.:Dünya üzerindeki dillerden, dil öbeklerinden ve Türk dilinin bunlar arasındaki yerinden bahsedebilir misiniz?

T.D.:Bugün bildiğimiz kadarıyla dünyada 8000 civârında dil kullanılıyor. Ama bu sürekli değişiyor, çünkü büyük bir dil ölüm olayı var. Diller çok hızlı bir biçimde ölüyorlar.Bu her yerde ortaya çıkıyor. Sadece, sanıldığı gibi yabânî yörelerde değil. Avrupa’nın ortasında meselâ Fransa’nın kuzeyinde Bröton diye bir dil var, onun ölüme yakın olduğu biliniyor.

   Diller aileler hâlinde sıralanmıştır. Belli bir kökten geldiği varsayılan dillere akraba diyoruz. Büyük dil aileleri tesbit edilmiştir. Bunlar daha dar öbeklere ayrılırlar. Türkçenin Altay büyük dil ailesine mensup olduğu varsayımdır. Bunlar varsayımdır, kanıtlanmış bir tarafları yoktur. Biçim benzerliği bakımından Moğolca, Türkçe, Tunguzca, bir zayıf ihtimal Japonca ve Korece’nin akraba oldukları söyleniyor. Ama dediğim gibi bu sâdece yapı bakımındandır. Kelimeler yönünden bir benzerlik yoktur. Arada akraba kelimeler tesbît edemiyoruz. Moğolca ile Türkçe arasında ortak birçok söz vardır ama bunlar Türkçenin Moğolcadan aldığı sözlerdir. İşte kamutay, kurultay gibi, son yıllarda böyle bir moda var. İslâm’a düşman olunduğundan Arapçadan Farsçadan alınmalar atılıp onların yerine, çok büyük oranda Frenkçeden işte Fransızcadan, İngilizceden filan alınıyor, daha düşük oranda ise Moğolca Arapça ve Farsçaya ehvenişer olarak görülüyor. Akraba dilimiz olarak sahip çıkıyorlar, öyle midir değil midir bilmiyoruz. Ama birçok kelime alındı. Meselâ yasa kelimesi de aynı şekilde Moğolcadan ithal edilmiş, güzelim kânuna karşılık. Tâbi İslâm’a düşman olan kesimler kânun’u Arapça biliyorlar, hâlbuki aslı Yunanca,bu7nu bilselerdi herhâlde kânunu def etmezlerdi, tutarlardı yine de. Câhil olduklarından ötürü. böyle büyük bir hatâ yapıyorlar kendi açılarından. Başka buna benzer hatâlar var. Meselâ Şehirin Farsça olduğunu düşünüyorlar, biliyorlar ve kentin Türkçe olduğunu sanıyorlar. Hâlbuki kent de eski Farsçadan gelmektedir. İslâm öncesi Farsçanın bir kalıntısıdır kent. Kent kelimesini seçerken Taşkent, Semerkant gibi şehir isimlerinden hareket ediyorlar, hâlbuki oralar Îrânî bir dünyaydı. Türkler sonradan gelmişler ve geldikleri yerde de genellikle –son 20–30 yıl hâriç- yer adlarını değiştirmemişlerdir. Anadolu’da yaptıkları gibi ya değiştirmezler veyahut kendi telaffuzlarına uydururlar. İşte meselâ ‘Polis’ ‘Bolu’ olur. Buna benzer bir sürü örnek verebiliriz. Son kırk yılda bu askerî darbelerden sonra yer adları silme değiştirilir, yerlerine yalan-yanlış, saçma-sapan şeyler konulur.

   Türkçenin asıl akrabaları, Türk dilleri dediğimiz öbeğe giren dillerdir. İşte Kazakça, Kırgızca, Yakutça, uzak bir akraba Çuvaşça, Altayca ve Osmanlı Türkçesi. Bunlar asıl bir dil ailesidir Türkçeyle ilgili olarak. Bu Altay büyük dil ailesinin henüz delillendirilmeye ihtiyacı var. Yani yeterince bilimsel bir iddia vasfını taşımıyor, daha su götürüyor.

H.K.: Çalışan yok mu üzerinde Hocam?

T.D.: Çok var çalışan, çok var.Özellikle yurt dışında,Türk dil târihi ve genelde Türk dili üzerinde uzmanlaşmış ülkeler var.Rusya başta olmak üzere Almanya, Macaristan, Danimarka, Finlandiya,tâbî Amerika.Yani bugün her şeyin dönüp dolaşıp geldiği yer Amerika.Ama klâsik olarak,geleneksel olarak, o saydığım ülkelerdir.Bunlar Türkçe araştırmaları üzerinde odaklaşmışlardır.Tâbî Türkiye de her şeyde olduğu gibi geriden gelmiştir.Atı alan Üsküdar’ı geçtikten sonra bizde de işte, öncelikle Cumhuriyet’in kuruluşundan itibâren, İslâm’a seçenek arama bâbından işte millet fikri uyandırılmaya çalışılmış,milleti de uyduruk bir târihe, işte İslâm öncesi ne olduğu belli olmayan eski Türk tarihi ve bu arada dile dayanma gereği duymuşlar,ama aynı zamanda da dinden sonra en çok yıpratılan,sökülüp-bozulan Türkçe olmuştur.Böyle tuhaf bir aykırılık var.Hem bir yandan dili millî oluşumun esâsı gibi görmeye yönelmişler, hem de aynı zamanda alabildiğine katletmişler.Özellikle de tabî harf devrimi ile büyük bir darbe yiyiyor ve ondan sonra bir heyelâna uğruyor.

harun korkmaz teoman duralı

H.K.:  Hocam dilleri gelişmişliklerine göre sınıflandırabilir miyiz ve edersek karşımıza nasıl bir çerçeve çıkar?

T.D.: Çok nâzik bir konu. Şu anlamda,hem evet hem hayır.Yetersiz,ilkel kabûl edebileceğimiz dil yoktur.Her dil kendisini taşıyan kültüre,topluma hizmet eder.Toplumun ihtiyâcına cevap verecek yapıdadır her dil.Toplumun ihtiyâcı da çevresi ile yakın bağlantılıdır.Dolayısıyla her dil toplumun çevre ile olan alışverişini,eksiksizce yerine getirir. Dillerde gelişmişlikten, az gelişmişlikten bahsedilebilir mi? Toplumun, insanların genel kültür tekâmülüne de tuttuğu yere bağlı olarak evet dilleri de bu şekilde ayırabiliriz. Toplum çok üstün bir kültür taşıyıcısıysa, hâliyle onun yapısı ve söz dağarıda çok genişler. Derler ki; dilin söz dağarı –biraz önce söyledim- toplumun yaşadığı şartlarla ilgilidir. Meselâ Eskimo dilinde büyük ihtimalle atom taneciklerinin karşılığı yoktu. Yahut çok gelişmiş bir kimya terminoljisi yoktu. Ama karın renklerini belirleyecek derecede incelmiş bir kar söz dağarı vardı. Yanlış hatırlamıyorsam 6–7 çeşit kar sözü var. Meselâ İzlanda dilinde-yine bir Kuzeyli dil- yine 6 çeşit kar kelimesi var. Arapçada deveye verilen bir sürü ad vardır. Bizim meselâ dağlarda yaşayan –eskiden, şimdi artık kalmadı ya- göçer Türkmenler vardı. Bunların dağ keçisine verdikleri çeşitli adlar vardı. Boyuna, posuna, rengine, yavrulamasına falan-filan… Yine aynı şekilde bana Berivan aşiretinde anlatmışlardı, Kürtcede de yığınla ayırıcı nitelemeler var,orada yaşayan hayvanlarla alâkalı olarak.Yine meselâ yolların çeşitli  adları var.Toros Türkmenlerinde de öyleydi.Demekki ihtiyâçlara cevap verecek bir yapıyı dil taşıyor.Meselâ çok şaşmıştım Malayca öğrendiğim vakit.Malycada yaz ve kış sözleri yok.Çünkü onların yaşadığı yörede mevsim olmaz.Bizim anladığımız mânâda yağışlı mevsim var kurak mevsim var ama yaz-kış yok.Dolayısıyla bunları karşılayacak sözde yok.Ne kadar,bir toplum tarihî yayılıma sahipse yânî tarîhî tecrübe yayılımına,onun söz dağarı o kadar zengin ve geniş olur.Bunlar yeryüzünün büyük kültür dilleridir.Aynı şey insan içinde söz konusudur.İnsanın bilgi dağarı genişledikçe daha geniş ve zengin düşünmeye başlar.Zengin düşünme,dilin zenginleşmesi demektir.Çünkü;kelimelerle düşünüyoruz,başka bir şeyle düşünemeyiz. Düşünmende ne kadar yayılırsan ve derinleşirsen aynı zamanda,dile hâkimiyetin o kadar artar.Meselâ Shakespeare’in kullandığı şu kadar bin kelime vardır.Churcill, İngiliz Milletler Tarihi’ni yazarken şu kadar bin kelime kullanmış.

    Biz de en zengin bir kelime dağarına sâhip bir adam Ahmet Hamdi Bey’dir.Hamdi Tanpınar,ona yakın Yahya Kemal’den söz edebiliriz.

H.K.: O zamanlar için mi söyleyebiliriz bunu?

T.D.: Yok genel olarak,Çünkü öyle sanıyorum ki Türkcenin zirvesini teşkîl eder.19. Yüzyılın sonu ve 20. Yüzyılın başları.Bu zirvenin en iyi ifâdesini ünlü Redhause sözlüğünde buluruz.Türkcenin benim bildiğim,tanıdığım en geniş,en zengin sözlüğüdür ve onun girişinde İngilizce ile birlikte Türkcenin yeryüzünün en zengin,en güçlü dili olduğunu ifâde eder.Tâbî o günden bu yana Türkce dehşet kan kaybetmiştir,O bakımdan artık onu biz mehaz olarak alamayız.

   Ezcümle; dilde bir gelişmişlik vardır.Fakat bu hiçbir zaman, gelişmemiş addedilen dili ilkel bir durumda bırakmaz.İlkel dil diye bir şey yok,ilk dilin ne olduğunu bilmiyoruz.Dilin nasıl başladığını, nasıl bir seyir takîb ettiğini bilmiyoruz.Bugün yeryüzünün en eski kabûl edilen-tabî bunların hepsi inançtır,belgesi melgesi yoktur.öyle birtakım belirtilerden yola çıkılarak yapılan tespitlerdir-dili  Khoisan dilidir.Güney Afrika’da kullanılan bir dildir.Kalahari Çölü’nde yaşayan 3-5 zavallı kalmıştır bu dili kullanan.Bunlara Felemenkliler bossman demişler,İngilizlerde bunu bushman’e çevirmişler.Bossman orman adamı demek.Ormanda yaşıyorlardı bunlar,sonra beyazlar gelince kaçmaya başlıyorlar ve çöle sığınıyorlar.Bu adamların dilinin 80-90 kelimeden ibâret olduğu söylenir ve bunlar dillerini damaklarına vurarak kelimeleri telaffuz ederler.Bunlara click diller adı verilir.En kalabalık olarak 100-150 kişilik bir topluluk konuşmaktadır.Bunun insanlığın en eski dili olduğuna inanılıyor,yânî insanlığın ilk dönemlerindeki dile en yakın dil olduğu sanılıyor.Bu bir sanıdır.Baktığın vakit dilin dil bilgisi var,kavramlar var.Kavramsız bir dil olmaz mümkün değil.Çok az da olsa,çekinikte olsa bir kavram dağarı vardır.Ben meselâ kabîle dillerine örnek olarak, birinci sınıflara hep bir örnek veririm.Amerikan yerlilerinin kullandığı ve kavarmın ne kadar az olduğunu,bu yüzden akıl yürütmenin,o dillerde çok zor ve hatta imkânsız hâle geldiğinden bahsedilir.Öyle diller var ki;meselâ Büyük Okyanus’ta bir dil var.Adamlar üçe kadar sayabiliyorlar,ondan sonrasını ekleyerek götürüyorlar.Bazılarındaysa rakamlar nesne öbeklerine bağlı,bizim bildiğimiz anlamda genel-geçer rakam düzeni yok.Yani bir kayık,bir ağaç,bir taş,hep farklı birler kullanıyorlar.Bütün bu varlık öbeklerine farklı birler kullanıyorlar.Genel geçer bir,1-2-3 yok.Buna rağmen yine de çok az sayıda da olsa,bir kavram var bu dillerde.Dolayısıyla bunların,hayvanların iletişme tarzı ile bir alâkası yok,olamaz.

H.K.: Peki Hocam,o zaman dilde evrim var mı?

T.D.: Bana kalırsa yok,bence yok.Ama ne ben iddiamı kanıtlayabilirim,ne de bana karşı çıkanlar kanıtlayabilirler.Bunlar inanç konusudur.Yapacak bir şey yok bunda.

H.K.: Dilin toplum ve kültürle münâsebeti ne şekilde kendini gösterir? Toplumların seviyelerinde dilin nasıl bir rolü vardır?

T.D.:  Kültürle dil iç içedir.İkisi birbirini kapatır.Nerede insan varsa orada toplum ve kültür vardır.Toplumun,kültürün olduğu yerde,dil vardır.Çünkü toplumun kültürü yaratması için,insanların iletişmesi lâzım.Bu da dille mümkündür,başka bir imkânı yok bunun.Bildirişme diyoruz en genel anlamda.İşte orada el-kol hareketleri, baş sallama filan davranışlar var.Sözlü-kavramlı hâle geldiğinde de dil ortaya çıkıyor.Kayda geçmiş târih boyunca,gerek yazıdan önce gerekse yazının îcâdından sonra insanlar bütün bu sürede dil kullanmışlardır.Yâni insanın dilsiz olduğu bir döneme ilişkin hiçbir kanıt yoktur.

    Dilsiz yapılan işler var mıdır? Çok kesîf duygu ve tasvvuf.Zâten tasavvuf (mistiklik) duyguya dayanan bir olaydır,düşünmeye değil.Düşünme yok mudur?Olabilir,ama azdır.Yâni felsefe nasıl yüzde 99 düşünmeye dayanıyorsa, tasavvufta bunun tersi olarak duyguya dayanmak zorundadır.Düşünmeye girdiği ölçüde tasavvuf, değerini kaybeder,ayrı bir hâdise olur.Çünkü tasavvuf inançtır,Allah’la olan bağlantıdır.Allah’ı düşünemeyiz.Allah’ı sâdece duyarız.Allah’ı düşünmeye başladığımız anda inancımız sarsılır.Çünkü düşünmede olumlu ve olumsuz yanlar vardır.Şüphe dediğimiz sorgulama durumu çıkar ortaya.Duyguda bunu yapmazsın.Meselâ bir hâl olan rüyâ,onda hiç şüphenin yeri yoktur.Bunların hepsi,tasavvufun çerçevesine girer.Hâlbuki felsefe de ve tabî onun uzantısı olan bilimde rüyânın bir yeri yoktur.Sâdece uyanıklık hâli kaale alınır.

   Şimdi şu durumda kültür ile dili ayıramayız.Nerede kültür varsa orada dil vardır,kesin olarak.Bu gelişmişlik meselesi, az önce söyledim; kültür seviyesine göre ve kültürün tarihte işğâl ettiği konuma göre dil değişir,genişler ve derinleşir.

H.K.: Hocam, bizim bu toplumsal yozlaşmamızı ve davranışlarımızdaki  bozuklukları dilimizi kaybetmemize bağlayabilir miyiz?

T.D.:  Bunların hepsi iç içedir.Siyâsî,askerî kayıplar kendini kültür hayatına yansıtır.Kültür hayatındaki bu fakirleşme dilde yansısını verir.Öyle durumlar vardı ki bizim geçmişimizde, bunları bugün dile getirmeye hâcet yok.Yaşadığımız yeni şeyler var, bunları zenginlik olarak kabûl edebilir miyiz? Bir şey kültürün bağrından çıkıyorsa özgündür,ona ilişkindir.Dışarıdan da almış olabilirsin.Meselâ biz kahveyi Araplardan aldık.Yemen’de pişiriliyordu kahve.Onlarda Habeşistan’dan almışlar.Ama bağlı olduğumuz İslâm Medeniyeti’nin bir unsuruydu kahve pişirip içmek.Bizde o medeniyetin bir kültürü olduğumuzdan, o olay bize yapışıktı ,bizimdi,bizdendi,b,z,m bir parçamızdı.Kahveyi Avrupa burada bizden öğrendi.Viyana Seferi’nde, oradan palas-pandıras giderken bıraktığımız eşyalar arsında kahve çuvalları vardı ve o şekilde 1683’ten sonra,kahve pişirilmeye başlanıyor.Belki Arapların İspanya’ya getirdiği kahve vardı daha önce ama yaygın değildi.Avrupa’nın hey’et-i umûmu kahveyi Viyana’da öğrendi. Avrupa kahveyi içleştirdi,onu kendi kültürüne dönüştürdü.Meselâ bizim içtiğimiz biçimde içmiyorlar.Bizim gibi içen İtalya vardır meselâ,orası da çünkü çok yakındır İslâm Dünyası’na ve bununla bağlantılı olarak o espresso filan dedikleri, buradan giden bir şey. Ama öbürlerinin, tamamen kendilerine mahsus bir kahve pişirme ve içme tarzı geliştirdikleri söylenebilir.Şimdi,Avrupa’ya verdiğimiz kahvenin oradaki gelişmelerinden sonra, yeniden oradan alıyoruz kahveyi ve oradan aldığımız kahvenin sunulduğu,arz edildiği mekânlara kafe denilmeye başlandı.Geçenlerde bir tanesine sordum. ‘Niye kahve diyorsunuz da’ dedim, ‘kahvehâne demiyorsunuz.’ ‘Olmaz,o alaturkadır’ dedi.’Bu ise alafrangadır’ dedi.

    Birşeyi kendinleştirmediğin takdirde, o şeye bir karşılık bulamıyorsun, kelime de getiremiyorsun.O sana bir yabancı madde gibi kalıyor ve 80 yıllık cumhuriyet tarihimizde, hemen hiçbirşeyi, kendimize dönüştüremedik.Öyle olunca, bu bir kültür zenginliği anlamına gelmiyor.O, pot oturuyor.Hergün yeni bir ecnebî kelime geliyor.Meselâ şimdi bu günlerde herkesin ağzına otoban (Alm autobahn) diye gidiyor. Hiç olmazsa yakın geçmişe değin, Almancadan kelime girmemişti.Fransızca İbadullah (Allah’ın emri). Sonra İngilizce girmeye başladı.Şimdi bir de Almanca başımıza patladı.

   Kültürü korumak için donanmış olman lâzım.Bu askerî bir terimdir.Nasıl ki bir birlik muhârebe meydanında donanımsızsa yenilmeye mahkûm olur.Bu da aynı şekilde,donanımın yoksa kültür dünyâsında, her an bir şamarla iniverirsin aşağıya. Oradaki top atışları da kelime yönünden olur.

   Dildeki bu ecnebî kelime istilâsı bir zenginliğe götürmüyor. Zenginlik berâberinde yaratıcılığı getirmek mecbûriyetindedir. Senden olmayan kültür unsurlarıyla bir binâyı inşâ edemiyorsun. Ne bilimde, ne şiirde, ne romanda,ne mîmârîde ne musikîde,hiçbirşeyde…             

    Meselâ seksen yıldır musikîmiz de ölmüş durumdadır. Ahmet Adnan Saygun, Bülent Arel, bunlar müzik değil, bunların ne olduklarını bende bilmiyorum. Batının çiğnediği sakızı tekrar çiğnediğin takdirde kimse senden almaz,mümkün değil. İran’da çok zengin bir müzik gelişimi var. Ben kendi hesâbıma, hayranım. Tamâmıyla klasik biçimi muhâfaza ederek yapmıyor.Tabîi ki, sen dışarıdan etkileniyorsun.Aldığın etkileri kendi şartlarında öylesine mecz ediyorsun ki buradan yeni ve değişik bir şey ortaya çıkıyor.İlk aklıma gelen,bugün gördüğüm kadarıyla, Avrupa-Amerika dışında en canlı kültür dünyâsı İran’dadır.Kim ne derse desin, nizâmını severiz,sevmeyiz,tutarız,tutmayız o ayrı konu.Hattâ siyâsî hayatı da çok renkli ve etkin. Karşı çıkanlar, karşı fikir getirenler, evet diyenler, hayır diyenler vesâire… Muazzam bir kaynama hâlinde… Bunun dilde, müzikte, şiirde, edebiyatta yansımalarını görüyoruz. Bu durum, 79’dan bu yana ortaya çıkmış değil daha önce şah döneminde de vardı. Şâh döneminde de, meselâ Îran müziğinde ve özellikle edebiyatında çok önemli gelişmeler oldu bizde olmayan.Bakma Nobel filan-falan verdiklerine kanmamak lâzım.Bunlar  hava da bulut aman, yağmur yağacak demeye benziyor, yağmıyor ama. Aylardır biz bunun derdini çekiyoruz. Aman diyoruz ne güzel yağmur gelecek çok şükür Allah’a.Bir bakıyorsun öğleye doğru hepsi kaymış gitmiş.Onun gibi bir olay bu da.Öyle Nobel gözümüzü kandırmasın.Çok çorak topraklarda yaşıyoruz. Çoraklaştırılmış topraklarda…

3540 okunma

20 Ekim 2009, 20:12 tarihinde Röportajlar kategorisi altında yayınlandı. Bu yazıya yapılacak yorumlardan haberdar olmak için RSS 2.0 beslemesini kullanabilirsiniz. Yorum yapabilirsiniz, veya kendi sitenizden geri izleme yapabilirsiniz.


One comment

Erman TURGUT
 1 

Harun kardeşimi tebrik ederim.Kendisininde söylediği gibi zor bir konu üzerinde başarılı bir söyleşi yapmış.Teoman hocamızı da bizlere tanıttığı için ayrıca teşekkürler…

20 Ekim 09 Saat 20:40

Yorum Yapın

İsim (*Gerekli)
E-Posta (*Gerekli)
Site
Yorumunuz