Türkiye’de niçin Batı’daki gibi güçlü bir eğitim sistemi yoktur? Bu geriliğin temelinde “okuma yazma bilenlerin sayısı ne olursa olsun artırılmalı” anlayışı yatmaktadır. Oysa asıl mesele okuma-yazma oranının düşük olması değil aydınların iyi yetiştiril(e)memesindir.
Teyfur Erdoğdu
Doç. Dr. Yıldız Teknik Üniversitesi Öğretim Üyesi
Türkiye bugün Osmanlı Devleti’nin 19. yy.da içine düştüğü bütünlük buhranını yaşamaya başladı. Osmanlı’nın son ve Cumhuriyet’in ilk hükümetleri gibi birçok hükümet bu tür bir buhran içine düştükleri zaman ‘millet oluşturmak, parçalanmaları engellemek, dayandıkları ideolojileri yeniden üretebilmek ve/veya bir millete bağlılık duygusu pekiştirmek için’ en etkili yol olarak milli eğitimi kullanmışlardır.
Osmanlı Devleti, eğitimi bu amaçla ancak ömrünün çok geç bir döneminde istimal etmeye başladığı için meyvelerini göremeden inkıraza uğrarken Cumhuriyet’in ilk hükümetleri bu vasıta ile elde ettikleri meyveleri görseler bile meyve veren ağacın bakımı daha sonraki hükümetlerce yapılmadığı için semereler gittikçe yozlaşmıştır. Ayrıca son Cumhuriyet hükümetleri eğitime gereken önemi vermedikleri gibi izledikleri siyasalarla da tam tersine çözülmeye sebep olmuşlardır.
Osmanlı’dan miras kaldı
Bu yüzden milli eğitimden bugün şikâyetçi olmayan yok gibidir. Buna rağmen milli eğitimden sorumlu resmi tek makam olan bakanlık ne gibi ıslah ve aşılama çalışmaları yapıyor? Karşımızda koskocaman bir HİÇ duruyor. Bakanlık sadece sürekli çıkardığı garip düzenlemelerle başta çocuklar olmak üzere tüm sistemi deneme tahtasına çevirmiş durumda. Bu bakımdan milli eğitimin içine düştüğü bugünkü durum tek kelime ile ifade edilebilir: ÇIKMAZ. Çünkü ne kendileri öngörü sahibidirler ne de buna malik olan insanlarla çalışırlar. Cumhuriyet’in ilk yıllarında uyanık Türk eğitimciler yabancı uzmanların sözlerinin daha çok dinlendiğini bildikleri için onları ikna edip ve kendi fikirlerini onların ağzından söyletirlerdi. Bunlardan biri mesela ünlü John Dewey’dir. Dewey’in Türk milli eğitimi ile ilgili olan fikirlerine bakıldığında bunların aslında İnsan Sungu’nun düşünceleri olduğu görülür.
Bugünkü eğitimciler niçin hem öngörüsüz hem de basiretsizdirler? Çünkü her işte olduğu gibi eğitimciler de dört zümreye ayrılırlar: Maarif mimarları (eğitim felsefesine vâkıf ve hikmet-i maarif bilenler); maarif yüksek mühendisleri; maarif teknisyenleri (spor derslerinin saatleriyle, okul sıralarının kopyadan temizlenmesiyle meşgul olanlar) ve sonuncusu maarif muslukçuları (bunlar teknisyenlerde bulunan özelliklerden bile mahrum olanlardır). Bugün Türk milli eğitiminde mevcut olan birkaç maarif mimarı ya istenilen seviyede değildirler ya da “el-nadir ke’l-madum/nadir olan yok gibidir” ilkesince adem hükmünde sayılırlar. Bu yüzden hâkim güruh muslukçulardan oluşur. Kadrolarda muslukçuların yoğun şekilde bulunması aşağıda ayrıntısıyla ele alınacağı üzere perküsyon yükseltmesinin bir sonucudur.
Türkiye’deki bugünkü eğitimcilerde öngörü olmayınca bu sefer de elde sadece deneme yanılma yöntemi kalıyor. Pekiyi öngörü bulunması ve onun da isabetli olması için neye ihtiyaç vardır? Gerigörü (tarih) ve genişgörü (çağdaşlık ve evrensellik). Çünkü hiçbir sorun yüzeysel, ani veya büyülü müdahalelerle çözülemez. Temel varsayım cümlem şudur: Günümüz milli eğitim sorunlarının kaynağı Osmanlı maarif sisteminde aranmalıdır. Bu varsayım için getirdiğim birinci delil şudur: Osmanlı Maarif Nezareti’nin imparatorlukta oturtmaya çalıştığı sistemden Türkiye Cumhuriyeti Maarif Vekâleti’ne geçişte en ufak bir kopukluk bile olmamıştır. Sistemin altından suların çokça aktığı ve oldukça değiştiği doğrudur ama gün geçmez ki zihniyetin hiç değişmeden devam ettiğini gösteren örnekler karşımıza çıkmasın.
İçi boş diplomalar
Soruna ilişkin varsayımı ortaya koyduktan sonra gözler çözümle ilgili olan ön-eriyi bekliyorlar. Evet, bir ön-eri getireceğim ama bu bir teklif olmayacak. Çünkü teklif mükellefiyet doğurur. Onu da ancak elinde yetkisi olan makamlar yapabilir. Ben ise burada sadece gerigörü ve genişgörü ile elde ettiğim ön-eriyi sizlerle paylaşacağım. Ancak bunlar çözümün kendisini değil çözümün yollarını göstermek gücünde olacaklardır. Çünkü şu suale ne kadar doğru yanıt versek de sorunu çözmüş olmayız: Türkiye’de niçin Batı’daki gibi güçlü bir eğitim sistemi yoktur? Bu geriliğin temelinde çözüm olarak getirilen şu teklif yatıyor olsa gerek: Okuma yazma bilenlerin sayısı ne olursa olsun arttırılmalıdır.
Oysa asıl mesele okuma-yazma oranının düşük olmasında değil aydınların iyi yetiştiril(e)memesinde yatar. Nitekim Mümtaz Turhan’ın dediği gibi geri ve cahil bir topluma sadece okuma yazma öğretirseniz, okuma yazma bilen geri ve cahil bir toplum elde edersiniz. Nitekim bugün eskisi gibi sınıfta kalmak yoktur. Bunun sebebi alt sınıflarda başarısız öğrenci birikiminin önüne geçmektir. Böylelikle başarılı olanlar gibi başarısızlar da bir üst sınıfa terfi ettirilirler. Buna perküsyon yükselmesi denir. Bu uygulamanın sonucu şudur: Bugünkü lise mezuniyeti başarısız öğrencilerle dolu sınıflar yüzünden birkaç yıl önceki lise birinci sınıfın sağladığı öğretim seviyesini ifade eder. Zaman geçtikçe mezuniyet orta sonun ve sonra orta ikinin değer seviyesine düşecektir. Gitgide sonuçta diplomalar birer ehliyet ölçütleri olma değerlerini kaybedeceklerdir. Veya çoktan kaybetmişlerdir. Sınıfta kalmanın olduğu zamanlarda 8. sınıfta kalmış bir öğrencinin hiç değilse 7. sınıfı başarılı bir şekilde bitirdiğini bilirdik. Şimdi ise bunu bilmek mümkün değildir. Bugün bir diploma sadece öğrencinin belirli sayıda öğretim senesine katlandığını gösterir. Hepsi bu kadardır. Bu yüzden seviye düştükçe işverenler de isteklerini yükseltirler.
Nitelik düşüyor
Neredeyse artık doktora diploması olmayanlar eskiden lise diploması ile girilebilen düzgün ama sıradan bir işe giremeyecek hale geldiler. Pekiyi devletler niçin intihar anlamına gelen perküsyon yükseltmesi yaparlar? Çünkü her geçen gün daha çok mühendise, daha çok bilim adamına, daha çok din adamına, daha çok eğitimciye olan ihtiyaç artmaktadır ve bunları hızlı elde etmek zarureti vardır. Bu hız da niteliğin düşmesine sebep olur. Ancak burada tehlikeli olan şudur: Niteliği düşük olarak yetişenlerin eline büyük imkânlar verilmektedir ki işte bu durum bugünkü felaketin asıl sebebidir. Nitekim bu hızlı eleman ihtiyacı 19. ve 20. yy.larda ortaya çıkmış ve devlet eğitim alanına hemen el atmıştır. Eğitim vasıtasıyla sanayi medeniyetini meydana getirecek olan bir insan tarzının ortaya çıkması hedeflenmiştir (fabrikasyon insan). Osmanlı Devleti ise eğitimde ancak 19. yy’ın ortalarından itibaren ağırlığını hissettirmeye başlar. Bu hızlı eleman ihtiyacına karşın yine de İngiltere (Eton Koleji) ve Fransa (Ecole Libre des Sciences Politiques) belki bir oranda da Osmanlı (Mekteb-i Mülkiye, Galatasaray v.s.) niteliği düşmeyecek okullar kurmuşlar ve onları sıkı sıkıya muhafaza etmişlerdir. Bu okullarda yüksek devlet memuru ve aydın adayları eğitilmiştir. Devletin büyük imkânları da mümkün olduğunca ehliyetli insanlara verilmeye çalışılmıştır. Ancak Cumhuriyet döneminde bu türden seçkinci bir eğitim yoktur. Olmadığı için de muslukçular her geçen gün dört bir tarafı istila etmişlerdir.
Piyasaya adam yetiştirmek
Yukarıda bahsedilen kopukluk olmaksızın Osmanlı’dan Cumhuriyet’e devam eden zihniyet sürekliliğine birkaç örnek verelim: 19. yy’a gelene kadar Osmanlı topraklarında Latince ve Orta-zaman Yunancası bilen insanlar bulunur ve bunlar bilgi üretirlerken buhranlı 19. yy’a gelindiğinde Osmanlı Devleti eğitimde keyfiyetin yükseltilmesinden çok, iş görecek memurların etkinliklerini arttırmak gayesiyle okullarda Batı dillerinin öğretilmesini zorunlu kılmıştır. Bu politikada herhangi bir müstağriblik (occidentalizm) gayesi yoktur. Aynı zihniyet Cumhuriyet’in hemen başında da gözükür: 1931 yılında Milli Eğitim Vekâleti’ne yazılan bir layihada aynen şöyle denmektedir: “Rodos ve İstanköy’deki talebelerin durumları elimdir. Bunlar hem eski, hem yeni Türkçeyi okuyup yazmayı tedrise ve aynı zamanda da İtalyancayı öğrenmeye mecbur bulunmaktadırlar.” Layiha çocukların bu kadar çok lisanla meşgul olmalarından açıkça yakınmakta ve böyle “yorucu” işlerin çocukları “harap” ettiğini belirtmektedir (MSB, Ege Adaları, dosya no: 8, no: 70526/1 Aralık 1931).
Zihniyet değişmeden devam etmektedir. Bugün de yabancı dil -aslında sadece İngilizce- piyasaya nitelikli adam yetiştirmek veya yurtdışına insan gönderebilmek konusunda işe yaradığı için vazgeçilmez kabul edilir. Yoksa o da mantık, ahlak, felsefe, psikoloji, metafizik ve estetik dersleri gibi kolaylıkla bir kenara atılır kalırdı.
Eğitime önem veriyormuş gibi yapma zihniyeti de başka bir mirastır. Dün olduğu gibi bugün de önem verildiğini gösteren sözler ama bunun karşısında gerçekleri haykıran rakamlar ortadadır: 1913 yılı Osmanlı Devleti ile diğer devletlerin bütçelerinden eğitime ayrılan payın kişi başına düşen oranlarının karşılaştırılması görüntüyü berraklaştırır: Osmanlı’da 0.93, Bulgaristan’da 5.7, Romanya’da 7.02, İtalya’da 6.7 Frank. Bugünkü durum hiç de farklı değildir. Hatta daha da kötüdür. Son verilen istatistiklere göre 35 OECD ülkesi arasında Türkiye, öğrenci başına yaptığı yıllık 1614 dolar eğitim yatırımı ile son sırada yer alır. Almanya’da bu rakam 7925, Slovenya’da 7869, Portekiz’de 6624’dir. OECD ortalaması ise 7840 dolardır.
Eğitime para yatırmıyoruz
Sonuç olarak Türkiye’de eğitimin bilimsel, iktisadi ve disiplin yönünden tamamen iflas etmiş olduğunu söylemek hatalı olmayacaktır. Tek çözüm özelleştirilme olarak görülmektedir. Özel okulların küçük bir kısmı hariç diğerleri disiplin sorunu yaşamıyorlar. Bu doğru ama bilimsellikleri çok tartışmalı ve büyük kısmı da sadece para tuzağı konumunda. Devlet okullarının durumu ise perişan. Eğitim giderlerinin %65’i personel harcamalarına hasredildiği için velilerin sırtına fazladan yük biniyor. Nitekim Milli Eğitim Bakanı Çubukçu’nun bir soru önergesine verdiği yanıtta 2008-2009 yılında okulların temizlik ihtiyacını gidermek için velilerden toplam 75.044.000 TL’nin çıktığı belirtilir. Eğitim-Sen’in hazırladığı “2009-2010 Eğitim-Öğretim Yılı Başında Eğitimin Durumu” başlıklı layihada ise çocuğunu devlet okuluna gönderen velinin yılda ödediği paranın aile bütçesine gitgide daha fazla yük bindirdiği belirtiliyor. Pekiyi parası olmayan veliler ne yapıyorlar? Ya okul idaresi ile birebir bu işi halletmek zorunda kalıyorlar ya da Şark vilayetlerinde bazı örneklerde olduğu gibi bedenen yardımda bulunuyorlar ve okulların camlarını siliyorlar, onarımlarını üstleniyorlar.
Devlet okullarının disiplin sorunu ise müstesna mahalleler hariç dehşet boyutlarında seyrediyor. Zaman zaman haberlere yansıyan örnekleri hep birlikte görüyoruz. Bilimsel yönleri ise inanılmaz kötü. Tek bir veri bunu göstermeye yetiyor: 2009 ÖSS sınavında 30 bin lise öğrencisi sınavın tamamından, 81 bini fenden, 250 bini ise matematikten sıfır çektiler.
Fazla söze ve bakanlığın yerinde durmasına hacet yok.
2075 okunma

One comment
Yorum Yapın