<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>İstanbul Tarih</title>
	<atom:link href="http://www.istanbultarih.com/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://www.istanbultarih.com</link>
	<description>Şahsi Tarih Sitesi</description>
	<lastBuildDate>Wed, 02 May 2012 19:49:15 +0000</lastBuildDate>
	<language>en</language>
	<sy:updatePeriod>hourly</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>1</sy:updateFrequency>
	<generator>http://wordpress.org/?v=3.3</generator>
		<item>
		<title>Ezan ve Kur&#8217;an &#8211; Yahya Kemal Beyatlı</title>
		<link>http://www.istanbultarih.com/ezan-ve-kuran-yahya-kemal-beyatli/</link>
		<comments>http://www.istanbultarih.com/ezan-ve-kuran-yahya-kemal-beyatli/#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 02 May 2012 19:22:21 +0000</pubDate>
		<dc:creator>istanbultarih</dc:creator>
				<category><![CDATA[İktibas]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.istanbultarih.com/?p=4198</guid>
		<description><![CDATA[Meşhur Edebiyatçımız Yahya Kemal&#8217;in 30 Mart 1922&#8242;de Tevhid-i Efkar Gazetesinde yayınlanan &#8220;Ezan ve Kur&#8217;an&#8221; isimli yazısını sizlerle paylaşıyoruz. &#8220;Bu devletin iki manevi temeli vardır: Fath’in Ayasofya minaresinden okuttuğu ezan ki hala okunuyor! Selim’in Hırka-i saadet önünde okuttuğu Kur’an ki hala okunuyor!&#8221; diye belirtmiştir Yahya Kemal. 
Peki ya şimdi&#8230;  Ayasofya&#8217;da okunan ezan suskun&#8230; Devletimizin iki manevi [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: left;"><strong>Meşhur Edebiyatçımız Yahya Kemal&#8217;in 30 Mart 1922&#8242;de Tevhid-i Efkar Gazetesinde yayınlanan &#8220;Ezan ve Kur&#8217;an&#8221; isimli yazısını sizlerle paylaşıyoruz. &#8220;Bu devletin iki manevi temeli vardır: Fath’in Ayasofya minaresinden okuttuğu ezan ki hala okunuyor! Selim’in Hırka-i saadet önünde okuttuğu Kur’an ki hala okunuyor!&#8221; diye belirtmiştir Yahya Kemal. </strong></p>
<p style="text-align: left;"><strong>Peki ya şimdi&#8230;  Ayasofya&#8217;da okunan ezan suskun&#8230; Devletimizin iki manevi temelinden birisi mahzun&#8230; Sultan Fatih&#8217;in emaneti Ayasofya&#8217;nın en yakın zamanda Cami olarak yeniden hizmete girmesi duasıyla&#8230;</strong></p>
<p style="text-align: center;"><a href="http://www.istanbultarih.com/wp-content/uploads/2012/05/İstanbul-Ayasofya-Camisi.jpg"><img class="aligncenter  wp-image-4199" title="İstanbul-Ayasofya-Camisi" src="http://www.istanbultarih.com/wp-content/uploads/2012/05/İstanbul-Ayasofya-Camisi.jpg" alt="" width="418" height="269" /></a></p>
<p style="text-align: left;">Birçok günlerimi Ziya Gökalp’le konuşarak geçirdim. Diyarbekir’in bir harika olan bu oğlu konuştuğu zaman istikbalin muhayyel bünyanını kuran dev gibi bir mimara benzerdi; İlk Müslümanlar gibi mütedeyyin, ilk Türkler gibi bani idi; maziye arkasını çevirmiş sabit bir bakışla yalnız istikbale bakardı. Maziye karşı daüssılamı hararetle söylediğim bir gün dedi ki;</p>
<p style="text-align: left;"><strong>Harabisin harabati değilsin Gözün mazidedir ati değilsin</strong></p>
<p style="text-align: left;">Ben de mazinin kulağıma fısıldağı bir sesle cecap verdim:</p>
<p style="text-align: left;"><strong>Ne harabi ne harabatiyim Kökü mazide olan atiyim</strong> dedim. <span id="more-4198"></span></p>
<p style="text-align: left;">Bir cevaptan başka ciddi manası olmayan bu sözde sonraları hissettim ki, küçük bir hakikat varmış. Mütarekeden sonra maziye karşı daüssılam arttı. Kendimi avutmak için tek başıma İstanbul’da geziniyordum. Bu şehirde geçen beş asırlık hayatımızın safhalarını birer birer hissettikten sonra gönlüm bir merhalede tevakkuf etti. Fatih’in Edirne’den İstanbul üzerine o yürüyüş; yirmi iki yaşında bir çocuk olan o Fatih; Kostantiniyye fethine dair bir hadisin müjdesini hisseden o asker; tarihin en büyük faslını açmaya gelmiş olan o ejder gibi toplar Gelibolu’dan gelen o binbir yelkenli beyaz donanma; hasılı o safha kalbimde canlandı. Elli yedi gün süren o muhasaradan ihtiyar Akşemseddin’in kocamış bir kartal gibi kollarını açarak top gürültüsüne karışmış bir sesle: &#8220;Ya Müfettiha’l-ebvab!” diye bağırdığı tepelerden surlara baktım. İhtiyar Karaca Bey’in Rumeli askerlerini yıldırım gibi boşaltarak kırdığı Edirnekapı ve Tekfur Saray’ı burçlarının üstünde oturdum. Zağanos Paşa’nın elli yedi gün Türk hamlesiyle yıkmaya çalıştığı Eğri Kapı ve Haliç kulelerini gezdim. Yedikule’den Eyüb’e kadar Türk ordularının bir sel gibi taştığı uzun yolda yürüdüm. Topkapı’dan Edirnekapı’ya kadar giden büyük surun orta kapısından şehre girdim. Rumi mayısın yirmi dokuzuncu sah sabahı şafak sökerken, fetih askeri ilk defa buradan girmiştiler. O şafak vaktini, o müthiş mahşeri, 857 seneden İslâm’ın muntazır olduğu o sabahı, o büyük saatleri, o coşkunluğu, o sevinci bütün kalbimle hissettim.</p>
<p style="text-align: left;"><a href="http://www.istanbultarih.com/wp-content/uploads/2012/05/8082733.jpg"><img class="aligncenter size-full wp-image-4200" title="8082733" src="http://www.istanbultarih.com/wp-content/uploads/2012/05/8082733.jpg" alt="" width="225" height="225" /></a><br />
Fatih’in büyük tabutunun cephesinde duran destanı. Bellini’nin meşhur resmi kadar bu tasvirin vehmini veriyordu. Fakat bu gördüğüm rü’ya maziydi. Birgün Ayasofya minaresinden ezan okunduğunu işittim. 857 senesinin o sabahından beri asırlarca günde beş defa okunmuş olan bu ezan, hal-i vaki’di. Bu ezanı dinlerken Fatih’i asıl manasıyle ilk defa idrak ettim!<br />
Yine birgün padişahlarımızın Topkapı Sarayı’nda Revan Köşkü’nü ziyaret ediyordum; uzaktan Kur’an okunuyordu, yavaş yavaş sese doğru yaklaşırken nereden geldiğini ziyaretimde rehber olan zata sordum. Dedi ki: &#8220;Hırka-i Saadet Dairesi’nden geliyor”.</p>
<p style="text-align: left;">Peygamberimizin hırkasını sakladığımız cennet gibi yeşil bir odanın Türkkari penceresi önünde durduk. İçerde iki hafız vardı. Biri ellerini kavuşturmuş gözlerini yummuş oturuyordu, diğeri diz çökmüş müsterih ve yüksek bir sesle okuyordu, rehberime sordum: <strong>&#8220;Hırka-i saadet önünde Kur’an ne zaman okunur?</strong>” dedi ki:<strong> &#8220;Dört asırdan beri her saat! Geceli gündüzlü.”</strong></p>
<p style="text-align: center;"><a href="http://www.istanbultarih.com/wp-content/uploads/2012/05/ayasofya.jpg"><img class="aligncenter  wp-image-4202" title="ayasofya" src="http://www.istanbultarih.com/wp-content/uploads/2012/05/ayasofya.jpg" alt="" width="473" height="320" /></a><br />
Yavuz Sultan Selim’in Hırka-i Saadet’i, Mısır’dan getirip bu odadaki mevkiine koyduğundan beri kırk hâfız nöbetle kur’an okur. Türk tarihinde bir dakika bile buradaki Kur’aıı sesi kesilmemiştir.</p>
<p style="text-align: left;"><strong>Gezintilerimde bir hakikat keşfettim. Bu devletin iki manevi temeli vardır: Fath’in Ayasofya minaresinden okuttuğu ezan ki hala okunuyor! Selim’in Hırka-i saadet önünde okuttuğu Kur’an ki hala okunuyor!</strong></p>
<p style="text-align: left;">Eskişehir’in, Afyonkarahisar’m, Kars’ın genç askerleri siz bu kadar güzel iki şey için döğüştünüz!</p>
<p style="text-align: right;">Yahya Kemal Beyatlı</p>

<p class="sayac_bilgi">17878 okunma</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.istanbultarih.com/ezan-ve-kuran-yahya-kemal-beyatli/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>ORTAÇAĞ’IN MEŞHUR SEYYAHI İBN-İ BATTUTA’NIN GÖZÜNDEN KUDÜS</title>
		<link>http://www.istanbultarih.com/ortacag%e2%80%99in-meshur-seyyahi-ibn-i-battuta%e2%80%99nin-gozunden-kudus/</link>
		<comments>http://www.istanbultarih.com/ortacag%e2%80%99in-meshur-seyyahi-ibn-i-battuta%e2%80%99nin-gozunden-kudus/#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 22 Apr 2012 07:31:15 +0000</pubDate>
		<dc:creator>istanbultarih</dc:creator>
				<category><![CDATA[Araştırma]]></category>
		<category><![CDATA[Tarihçe]]></category>
		<category><![CDATA[Tarihine Sahip Çıkanlar Topluluğu]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.istanbultarih.com/?p=3889</guid>
		<description><![CDATA[İbn-i Battuta ve Seyahatnamesi Hakkında Bilgi;
14.Yüzyıl gezginlerden İbn Battuta (1304 – 1368) Fas’ın Tanca şehrinde dünyaya geldi. Bu şehirden çıktığı günden itibaren 28 yıl süren gezileri boyunca; Mısır, Arap Yarımadası, Irak, İran, Anadolu (başta Osmanlı Beyliği olmak üzere o dönemin belli başlı beylikleri) Deşt-i Kıpçak, Bizans(İstanbul), Orta Asya, Hindistan, Maldivler, Çin ve Endülüs’ü gezen İbn [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: center;"><strong><span style="text-decoration: underline;">İbn-i Battuta ve Seyahatnamesi Hakkında Bilgi;</span></strong></p>
<p>14.Yüzyıl gezginlerden İbn Battuta (1304 – 1368) Fas’ın Tanca şehrinde dünyaya geldi. Bu şehirden çıktığı günden itibaren 28 yıl süren gezileri boyunca; Mısır, Arap Yarımadası, Irak, İran, Anadolu (başta Osmanlı Beyliği olmak üzere o dönemin belli başlı beylikleri) Deşt-i Kıpçak, Bizans(İstanbul), Orta Asya, Hindistan, Maldivler, Çin ve Endülüs’ü gezen İbn Battuta devlet ve toplum yapıları, inanç ve adetleri, doğal güzellik ve ürünleriyle tanıttığı bu ülke ve şehirlerin 700 yıl önceki durumlarını başarıyla yansıtır. Bu eser; yazarı tarafından Tufetü’n Nüzzar fi Garaibi’l-Emsar ve Acaib’l-Efsar diye adlandırılmış, yaygın olarak Rıhle diye bilinmekte ve Türkçede İbn Battuta Seyahatnamesi diye bilinmektedir.</p>
<p style="text-align: center;"><a href="http://www.istanbultarih.com/wp-content/uploads/2011/10/ibn-battuta-21.jpg"><img class="aligncenter size-full wp-image-3891" title="ibn-battuta-2" src="http://www.istanbultarih.com/wp-content/uploads/2011/10/ibn-battuta-21.jpg" alt="" width="347" height="242" /></a></p>
<p>&nbsp;</p>
<p style="text-align: center;"><strong>İBN-İ BATTUTA SEYAHATNAMESİNDEN</strong></p>
<p style="text-align: center;"><strong>ORTAÇAĞ’IN MEŞHUR SEYYAHI İBN-İ BATTUTA’NIN GÖZÜNDEN KUDÜS</strong></p>
<p><strong><br />
</strong></p>
<p><strong><span style="text-decoration: underline;">Gazze’den Kudüs’e Seyahat</span></strong></p>
<p>Gazze’den Halil İbrahim kasabasına gittim. Yüce Allah peygamberimiz Muhammed(s.a.v)’i ve İbrahim(a.s)’i rahmetiyle kuşatsın. Burası alan bakımından büyük değilse de manevi yönden çok kıymetlidir.<span id="more-3889"></span> Bir vadi içinde bulunan şehir ışık gibi parlıyor. Dış görünüşü hoş, içi şirin. Yontma taştan yapılmış mescidi mimari yönden güzel ve sağlam; epeyce de yüksek. Bir sütuna yerleştirilmiş büyük taşın cephesi 37 karış uzunluğundadır. Hz. Süleyman -Allah’ın selamı onun üzerine olsun- tarafından cinlere yaptırıldığı anlatılır. Mescidin içinde bulunan kutsal mağarada İbrahim, İshak ve Ya’kup Peygamberlerin -Allah’ın selamı ve bereketi ­ bizim elçilerimize ve onlara olsun- mezarları vardır. Karşı taraflarında da üç kabir var; eşlerine ait. Minberin sağ tarafında kıble duvarına bitişik noktadan hala sağlam kalmış mermer merdivenle dar bir geçide inilir. O dar geçit. Üç kabrin sahiplerinin bulunduğu mermer döşeli bir dehlize ulaştırır. Söylenenlere göre burası yukarıdaki mezarların [gerçek hazinesidir ve] tam hizasında bulunmaktadır. Kutlu mağaraya giden yol orada ama şu anda kapalı. Ben oraya birkaç defa inmiştim.<strong> </strong></p>
<p>Bu üç mübarek kabrin hakikaten orada bulunduğuna kanıt olmak üzere bilginler tarafından anlatılan rivayetler arasında Cafer b. Ali Razi’’nin el-Müsfir li’l-Kulüb adını verdiği kitabından şu bölümü aktarmak isterim:</p>
<p>Ebu Hureyre’den -Allah ondan razı olsun- aktarıldığına göre, Allah Elçisi şöyle buyurdu: “Melek Cebrail beni İsra gecesi Beyt-i Makdis’e [=Kutlu Ev] götürdüğü vakit kabrine uğradım. Bana; ‘İn, iki rekat namaz kıl. Çünkü burası pederin İbrahim’in kabridir!’ diye buyurdu. Sonra Beytelehm denen mıntıkaya uğradım. Yine; ‘İn, iki rekat namaz kıl, burada kardeşin İsa doğmuştur!’ diye buyurdu. Sonra beni Sahreye [=kayaya]  getirdi.”</p>
<p>Peygamber sözünün geri kalan kısmı yukarıda ismini andığım eserde mevcuttur. [“el-Müsfir li’l- kulüb an sıhhat-i Kabri İbrahim ve İshak ve Ya’kub”].</p>
<p>Müslüman halkın ermişlerinden büyük alim Hatip Burhaneddin Ca’beri ile bu şehirde görüştüm. Ona İbrahim Peygamber’in kabrinin hakikaten burada bulunup bulunmadığını sordum. Şöyle cevap verdi.</p>
<p>“Bildiğim bütün ilim sahipler, o kabirlerin İbrahim, İshak ve Ya’kub peygamberlere ve onların eşlerine ait olduğunu kabul ediyor. Sapkınlardan oluşan bir grup hariç kimse bu hususta kötü konuşmadı! Bu haber önceki ulu bilginlerden sonrakilere aynen nakledildiği için kuşkudan uzaktır!”</p>
<p>Anlatıldığına göre bilginlerden biri bu mağaraya girerek Hz. Sara validemizin mezarı yanında durur. O esnada yanına gelen yaşlı bir adam:</p>
<p>“Bu kabirlerden hangisi Hz. İbrahim’indir?” diye sorar. Yaşlı adam, İbrahim’in herkesçe bilinen kabrini gösterir. Sonra oraya bir genç gelince bilgin ona da aynı soruyu sorar, cevap değişmez. Sonra bir çocuk gelir ziyaretçi olarak. Ona da aynı soruyu sorunca durum yine değişmez, aynı cevap gelir. Bunun üzerine bilgin;</p>
<p>“Bu kabrin hakikaten İbrahim’in kabri olduğuna tanıklık ederim, bunda kuşku yok!” diyerek mescide gider, namaz kılar. Ertesi gün dünyadan göçer. Yusuf Peygamber’in kabri de bu mescidin içindedir.</p>
<p>Halil Mabedi’nin doğu tarafında Gavru’ş-Şam mıntıkasına bakan yüksek tepenin üzerinde Lut Peygamber’in kabri var. –Allah’ın selamı onun üzerine olsun- Kabrin üzerine geniş, güzel bir bina inşa edilmiş. Türbe bu bina içindeki hücrelerden birinde. O hücrenin rengi beyazdır. Mimari açıdan çok güzeldir. Herhangi bir şeyle örtülmemiştir.</p>
<p>Lut gölü de bu civardadır. Suyu çok tuzlu. Lut kavminin yaşadığı ülkenin burası olduğu söyleniyor. Lut Peygamber’in türbesinin yanında Yakin Mescidi vardır. Epey yüksek bir noktada ve aydınlığıyla tüm binaları gölgede bırakıyor. yanı başında adam oturuyor. Mescidin iç kısmında kapıya yakın bir yerde tek kişinin sıcağını mihrabı benzer çökük bir yer var. Lut milleti mahvolduğu zaman İbrahim peygamber’in Allah Teala’yı hareket ederek bir miktar çöktüğü anlatılır. Yakınında bulunan mağarada Hz.Hüseyin’in kızı Fatıma’nın kabri vardır. Allah onlardan razı olsun. Kabrin yukarısında ve aşağısında bulunan iki mermer levhanın birinde son derece nefis bir hatla şunlar yazılı: “Esirgeyen ve bağışlayan Allahın adıyla“ ebedi yücelik ve kalıcılık ona özeldir. Yarattığı her şey onundur. O kullarına faniliği takdir etti. Peygamberde bir örnektir. Bu mekan, Hüseyinin kızı Fatmanın – ki Ümmü Seleme diye bilinir kabridir. Allah onlardan razı olsun. Öteki levhanın, Mısır’ın meşhur taş yontucusu Muhammed B. Ebu Sehl’in esir olduğu söyleniyor. Onun üstüne şu beyitler kazınmış:<br />
Gömdüm toprak ve taş arasına o narin bedeni,</p>
<p>Oysa yanık bağrımdı onun sıcak meskili,</p>
<p>Ey Fatma soyundan gelen Fatma’nın yaptığı talihli kabir,</p>
<p>Ey yücelerin evladına yar olan!</p>
<p>Eş ışıyan yıldızlardan doğan kızın mezarı,</p>
<p>Sendede ulu bir kadın yatıyor bir bilsen,</p>
<p>İffet, Allahın sevgisi ve haya fışkırır senden!<br />
<a href="http://www.istanbultarih.com/wp-content/uploads/2011/10/IbnBattuta-Minyatür.jpg"><img class="aligncenter size-full wp-image-3893" title="IbnBattuta - Minyatür" src="http://www.istanbultarih.com/wp-content/uploads/2011/10/IbnBattuta-Minyatür.jpg" alt="" width="296" height="320" /></a> <strong></strong></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong><span style="text-decoration: underline;">Kudüs<br />
</span></strong><br />
Sonra Buradan Kudüs’e hareket ettim. Yolda Yunus Peygamber’in kabrini ziyaret ettim. Yanı başında büyük binalar ve bir mescid vardı. Orada İsa’nın doğduğu ve doğumundan önce Meryem’e uzatılan meşhur hurma ağacının izlerinin bulunduğu Beytelehm’i ziyaret ettim. Çok kalabalık bir yer. Hıristiyanlar buraya hürmet gösteriyorlar. Gelen Ziyaretçilere ziyafet veriyorlar. Daha sonra Beyti’l-Makdis (Kutlu Ev) diye bilinen mescide ulaştım. Burası yücelik sıralamasında iki ulu mescitten (Mescid-i Haram ve Ravza-i Mutahhara) hemen sonra gelir. Şehir gayet büyük. Binaları yontma taştan inşa edilmiştir. Erdemli sultan Selahaddin Bin Eyyüb – Hakk Teala onu İslama yaptığı hizmetlerden ötürü mükafatlandırsın – Bu şehri fethettiği zaman kale duvarlarının bir kısmını yıktırmıştır. Daha sonra Melik Zahir Baybars, Franlar gelir de kullanırlar ha önce su yoktu. (Şam Bölgesinin Merkezi Olan) Dımaşk’ta emirlik eden Seyfeddin Tinkiz şu anda mevcut olan suyu getirdi.<br />
<strong><span style="text-decoration: underline;">Kutlu Mescid (Mescid-i Aksa)</span></strong><br />
Bu Mescid gayet sanatkarane bir tarzda yapılmış ulu maberlerdendir. Mimari açıdan eşsiz güzelliktedir. Yeryüzünde bundan daha büyük mescid bulunmadığı söyleniyor. Doğudan batıya uzunluğu Makiliye ölçüsüyle 752 arşın, güneyden kuzeye genişliği ise 435 arşındır. Üç taraftan ayrı ayrı kapılar vardır. Ben kıble tarafının yanlız bir kapısını biliyorum. Oradan imam girer. Mescid, çatısız, geniş bir meydandan ibarettir. Sadece “Mescid-i Aksa” diye bilinen mekan çatı ile örtülüdür. Mimarisinde göze çarpan hüner ve sanat insanı hayrete düşürür. Kubbenin her yanı altın yıldızla, çeşit çeşit rengarenk nakışlarla süslüdür. Mescidde üstü çatıyla kaplanmış birkaç bölüm daha vardır.</p>
<p style="text-align: center;"><a href="../wp-content/uploads/2011/10/mucahid23_Mescidi_Aksa.jpg"><img class="aligncenter" title="mucahid23_Mescidi_Aksa" src="../wp-content/uploads/2011/10/mucahid23_Mescidi_Aksa.jpg" alt="" width="270" height="276" /></a><br />
<strong></strong></p>
<p style="text-align: center;"><strong><span style="text-decoration: underline;">Kubbetü’s Sahra ( Kaya Kubbesi )</span></strong></p>
<p style="text-align: center;">
<p>Bu Kubbe çok sağlamdır. İnsanı şaşırtan son derece garip bir bina. Güzellikten nasibini almış. Her yanı sanatkarca bezenmiş. Mescidin tam ortasında yüksek bir çıkıntı üzerine inşa edilmiştir. Ona mermer bir merdivenle çıkılır. Dört kapısı vardır. Kubbenin her yanına sanatkarane bir tarzda mermer döşenmiştir. İçini ve dışını; tüm güzelliklerini, süslerini tarif etmekten aciz kalır kalem. Süslerin çoğu altın yıldızlı olduğundan ışık gibi parlar, bir yanıp bir söner. Kubbenin tam ortasında, kitaplarda anlatıldığı gibi, elçiler önderi Peygamberimizin göğe yükseldiği kutsal kaya (sahra) görülür. Bu kaya pek serttir. yaklaşık bir adam boyu yüksekliktedir. Alt tarafında bir oda sayılabilicek kadar geniş bir mağara mevcuttur. Buranında yüksekliği yine insan boyunda, içeriye merdivenle inilir. Orada mihrab şeklinde bir çıkıntı var. Kayanın etrafını çepeçevre saran iki kafes bulunuyor. Kaya’ya daha yakın olan demirden, uzak olansa ağaçtandır. Ayrıca kubbenin üzerinde asılı bir kalkan vardır. Halk bu kalkanın cengaver Hamza b. Abdülmunalib’e ait olduğuna inanır.<br />
<strong><span style="text-decoration: underline;">Kudüs’te Bulunan Bazı Mübarek Mekanlar</span></strong><br />
Bunlardan biri şehrin doğusunda, yüksek bir tepe üzerinde, Cehennem vadisi diye bilinen bir çukurun kenarındaki binadır. İsa Peygamber’in göğe çıktığı yer burasıdır deniliyor. Ünlü Sufi Rabiatül Adeviyye ile karıştırılmaması gereken ve çölde gezdiği için Rabia Bedeviyye denilen muhterem hatunun mezarı da ziyaret edilen mekanlardandır. Cehennem vadisinin tam ortasında bulunan bir kiliseye Hıristiyanlar “Hz.Meryem’in kabridir.” diyerek çok hürmet gösterirler. Yöne orada Hıristiyanlarca kutsal kabul edilen başka bir kilise mevcut. Onlar burayı ziyaret eder. Hz. İsa’nın kabri olduğuna inanırlar. Fakat bu gerçek değil! Oraya gelen her Hristiyan, Müslümanlara belirli vergi vermeye ve bazı aşağılayıcı hareketlere katlanmaya mecburdur. Gururunun kırılması pahasına tahammül eder buna. Orada İsa Peygamber’in beşiğinin konulduğu yer var. İnsanlar uğur ve bereket için oraya giderler. Rabbimizin selamı ve bereketi İsa Peygamber üzerine olsun.<br />
<strong><span style="text-decoration: underline;">Kuduslü Birkaç Bilgin ve Erdemli İnsan</span></strong><br />
Bunlar arasında Gazze’nin büyüklerinden şehir kadısı Şemseddin Muhammed b. Salim Gazzi’yi, Hatip İmadeddin Nabulusi’yi, hadis bilgini ve müftü Şihabeddin Taberi’yi, o sırada yolculuk ettiği için Kudüs’te bulunan Maliki bilgini, tekke şeyhi Ebu Abdullah Muhammed b. Müsbit Garnati’yi salih kulların büyüklerinden “Mahcüb” diye tanınan Erzurumlu Abu Abdurrahman b. Mustafa’yı sayabiliriz. Bu sonuncusu Şeyh Taceddin Rifai’nin talebelerindendir. Ben onunla görüştüm ve onun elinden tasavvuf hırkası giydim .<strong> </strong></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Akkurt, Yaşar, &#8220;Ortaçağ&#8217;ın Meşhur Seyyahı İbn-i Battuta&#8217;nın Gözünden Kudüs&#8221;, Tarihçe Dergısı, s. 25-27, Istanbul 2011</strong></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>KAYNAKÇA:</strong></p>
<p><strong>Ebu Abdullah Muhammed İbn Battuta Tanci, İbn Battuta Seyahatnaesi, çev: A.Sait Aykut, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul 2000, s.80 &#8211; 85</strong></p>

<p class="sayac_bilgi">14543 okunma</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.istanbultarih.com/ortacag%e2%80%99in-meshur-seyyahi-ibn-i-battuta%e2%80%99nin-gozunden-kudus/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Dünya&#8217;nın Renkleri Sultanahmed&#8217;te Buluşuyor</title>
		<link>http://www.istanbultarih.com/dunyanin-renkleri-sultanahmedte-bulusuyor/</link>
		<comments>http://www.istanbultarih.com/dunyanin-renkleri-sultanahmedte-bulusuyor/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 12 Apr 2012 11:09:44 +0000</pubDate>
		<dc:creator>istanbultarih</dc:creator>
				<category><![CDATA[Haberler]]></category>
		<category><![CDATA[Programlar]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.istanbultarih.com/?p=4176</guid>
		<description><![CDATA[75 Ülke&#8217;den; Yüzlerce Uluslararası Öğrenci Sultanahmet&#8217;te buluşuyor.
Bâb-ı Âlem Uluslararası Öğrenci Derneği&#8217;nin gerçekleştirdiği 5. Uluslararası Öğrenci Buluşması 14 Nisan&#8217;daki açılış programıyla başlıyor. 75 Katılımcı Ülke&#8217;den; Yüzlerce Uluslararası Öğrenci ve Dünya Kültürlerinden 34 Farklı Özel Etkinlik Bâb-ı Âlem Uluslararası Öğrenci Derneği&#8217;nin düzenlediği 5. Uluslararası Öğrenci Buluşması Sultanahmet&#8217;te yapılacak.

Bâb-ı Âlem Uluslararası Öğrenci Derneği&#8217;nin gerçekleştirdiği 5. Uluslararası Öğrenci Buluşması [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong>75 Ülke&#8217;den; Yüzlerce Uluslararası Öğrenci Sultanahmet&#8217;te buluşuyor.</strong></p>
<p>Bâb-ı Âlem Uluslararası Öğrenci Derneği&#8217;nin gerçekleştirdiği 5. Uluslararası Öğrenci Buluşması 14 Nisan&#8217;daki açılış programıyla başlıyor. 75 Katılımcı Ülke&#8217;den; Yüzlerce Uluslararası Öğrenci ve Dünya Kültürlerinden 34 Farklı Özel Etkinlik Bâb-ı Âlem Uluslararası Öğrenci Derneği&#8217;nin düzenlediği 5. Uluslararası Öğrenci Buluşması Sultanahmet&#8217;te yapılacak.</p>
<p style="text-align: center;"><a href="http://www.istanbultarih.com/wp-content/uploads/2012/04/540032_381327595232632_397852629_n.jpg"><img class="aligncenter  wp-image-4177" title="540032_381327595232632_397852629_n" src="http://www.istanbultarih.com/wp-content/uploads/2012/04/540032_381327595232632_397852629_n.jpg" alt="" width="403" height="576" /></a></p>
<p>Bâb-ı Âlem Uluslararası Öğrenci Derneği&#8217;nin gerçekleştirdiği 5. Uluslararası Öğrenci Buluşması Sultanahmet&#8217;te yapılacak. Türkiye&#8217;de öğrenim gören Uluslararası Öğrencilerin katılımıyla gerçekleştirilecek olan organizasyona 75 ülkenin öğrencileri katılacak, masa ve stand açarak ülkelerini tanıtacak. <span id="more-4176"></span></p>
<p>Önceki yıllarda Bâb-ı Âlem&#8217;in organizesi ile gerçekleşen Uluslararası Öğrenci Buluşması bu yıl 25 kurumun desteğiyle 14  16 Nisan tarihleri arasında gerçekleşecek. Organizasyonun açılışı 14 Nisan saat 11.00&#8242;da yapılacak. Ülkelerden kültürel objelerin sergileneceği standların yer alacağı programda Uluslararası Öğrenci Buluşmasına destek veren STK&#8217;lar da stand açacak. Üç gün sürecek organizasyonda oldukça renkli etkinlikler olacak.</p>
<p>Bu sene 5.&#8217;si gerçekleşecek olan buluşmaya dünyanın dört bir yanından 75 ülkenin öğrencisi katılacak. Sultanahmet Meydanı&#8217;nın farklı kültürlere ev sahipliği yapacağı buluşmaya katılacak ülkelerin isimleri şöyle;</p>
<p>BALKANLAR: Bosna Hersek, Kosova, Arnavutluk, Bulgaristan, Makedonya, Yunanistan<br />
KAFKASYA: Gürcistan, Ahıska, Azerbaycan, İnguşetya, Çeçenistan, Dağıstan, Kabartay Balkar, Karaçay Çerkes, Adige, Kırım, Tataristan<br />
Ortadoğu: Ürdün, Suriye, Filistin, Irak, Lübnan, Yemen<br />
KUZEY Asya: R.F. Tuva, Moğolistan, Tacikistan, Kırgızistan, Kazakistan, Özbekistan, Türkmenistan, Doğu Türkistan<br />
GÜNEY Asya: Afganistan, Tayland, Endonezya, Malezya, Pakistan, Bangladeş, Sri Lanka<br />
KUZEY AFRİKA: Etiyopya, Somali, Cibuti, Fas, Cezayir, Mısır, Sudan, Çad, Nijer, Tunus, Moritanya, Mali, Libya<br />
GÜNEY AFRİKA: Gine, Sierre Leone, Malavi, Uganda, Tanzanya, Gana, Burkino Faso, Burundi, Kenya, Kamerun, Nijerya, Ekvator Ginesi, Senegal, Gambiya, Ruanda, Gine Bissau, Gabon, Güney Afrika, Orta Afrika, Fildişi, Kongo, Demokratik Kongo, Komor<br />
GÜNEY AMERİKA: Haiti<br />
Sunulacak Sahne Programları</p>
<p>Kendilerine ayrılan masa ve çadırlarda ülkelerini ve ülkelerindeki önemli eşyaları, yiyecekleri, yerel kıyafetleri tanıtacak olan öğrenciler birçok etkinlikle de organizasyona katılan misafirlere gösteriler sunacak;</p>
<p> Kafkas Dansı<br />
 Afrika-Brundi Yerel Dansı<br />
 Endonezya Yerel Folklor Gösterisi<br />
 Doğu Türkistan On İki Makamda Müzik Dinletisi<br />
 Boşnak Gitar Dinletisi<br />
 Arapça, İspanyolca, Fransızca ve Farsça Şiir Dinletisi<br />
 Malavi rap gösteri ve dinletisi<br />
 Kazakistan ve Kırgızistan Ülkelerinden Gösteri<br />
 Irak ve Suriye&#8217;den Bağlama ve Türkü<br />
 Pakistanlı Öğrencilerden Şarkı<br />
 Fatih Sultan Mehmet İmam Hatip Lisesi Uluslararası Öğrenci Performansları<br />
 &#8220;Misafir Öğrenci Gözüyle İstanbul&#8221; konulu fotoğraf sergisi</p>
<p style="text-align: center;"><a href="http://www.istanbultarih.com/wp-content/uploads/2012/04/405047_378152155550176_156581917707202_1223441_1559304594_n.jpg"><img class="aligncenter  wp-image-4178" title="405047_378152155550176_156581917707202_1223441_1559304594_n" src="http://www.istanbultarih.com/wp-content/uploads/2012/04/405047_378152155550176_156581917707202_1223441_1559304594_n.jpg" alt="" width="411" height="576" /></a></p>
<p><strong>Bab-ı Âlem Başkanı Mehmed Ali Bolat: Herkesi Bekliyoruz</strong></p>
<p>Bâb-ı Âlem Uluslararası Öğrenci Derneği Başkanı Mehmet Ali Bolat, 5. Uluslararası Öğrenci Buluşması&#8217;nın oldukça renkli ve eğlenceli geçeceğini belirtirken &#8220;5.Uluslararası Öğrenci Buluşması&#8217;nı Sultanahmet Meydanı&#8217;nda 25 dernekle birlikte organize edeceğiz. Bununla Türkiye halkının Misafir Öğrenciler konusundaki farkındalığını artırmayı, Misafir Öğrencilerin de organizasyon kabiliyeti kazanmalarını hedefliyoruz.&#8221; dedi. Bu kadar farklı kültürü bir arada görmenin eşine az rastlanır bir şey olduğunu belirten Bolat, bütün İstanbulluları 14-15-16 Nisan&#8217;da Sultanahmet Meydanı&#8217;na beklediklerini ifade etti.</p>
<p><strong>Sayılarla Uluslararası Öğrenci Buluşması</strong></p>
<p>75 Katılımcı Ülke | 34 Farklı Etkinlik | 85.000 Beklenen Ziyaretçi Sayısı | 280.000 Ziyaretçilere Hediye edilecek basılı malzeme ve promosyon adedi | 1100 Salon, Sahne ve Stand Görevlisi | 800 kg Kuru Pasta İkramı | Sınırsız kerkede ve mango suyu.</p>
<p><strong>Organize Eden Kurumlar:</strong></p>
<p>Bâb-ı Âlem Uluslararası Öğrenci Derneği, Balkan Müslümanlarıyla Yardımlaşma ve Dayanışma Derneği, Uygur Öğrenci İşler Komitesi, Irak Türkmenleri Kardeşlik ve Kültür Derneği, AFKAD Afrika Kardeşlik Derneği, Azerbaycan Yurttaşları Derneği, Elbrus İnsani Yardım Derneği, Mevlana Uluslararası Öğrenci Derneği, İpekyolu Uluslararası Öğrenci Derneği, Kayseri Uluslararası Öğrenci Derneği, Hikmet Derneği, Arap ve Türk İlişkiler Derneği, Sefire-i Âlem Uluslararası Öğrenci Derneği, Gürcistan Dostluk Derneği, Uluslararası Genç Derneği, Sınırsız Kardeşlik ve İnsani Yardım Derneği (KIYADER), Türkiye İlahiyat Tedrisatına Yardım Eden Dernekler Federasyonu, Uluslararası Eğitim Gönüllüleri Derneği, Genç Boşnaklar Derneği, Asma Köprü Uluslararası Öğrenci Derneği, Yunus Emre Uluslararası Öğrenci Derneği, Güldünya Uluslararası Öğrenci Derneği, İzmir Uluslararası Öğrenci Derneği, Sakarya Uluslararası Öğrenci Derneği, Samsun Uluslararası Öğrenci Derneği, Karadeniz Uluslararası Öğrenci Derneği, Kültürlerarası Eğitim ve Dostluk Derneği (KADDER), İDSB</p>
<p style="text-align: center;">
<p style="text-align: center;"><strong>DETAYLI BİLGİ İÇİN: www.uluslararasiogrencibulusmasi.com/</strong></p>

<p class="sayac_bilgi">10694 okunma</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.istanbultarih.com/dunyanin-renkleri-sultanahmedte-bulusuyor/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>“Sultan Abdülhamid sayesinde Hitler’in çakısına sahip oldu”</title>
		<link>http://www.istanbultarih.com/sultan-abdulhamid-sayesinde-hitlerin-cakisina-sahip-oldu/</link>
		<comments>http://www.istanbultarih.com/sultan-abdulhamid-sayesinde-hitlerin-cakisina-sahip-oldu/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 06 Apr 2012 07:18:00 +0000</pubDate>
		<dc:creator>istanbultarih</dc:creator>
				<category><![CDATA[Anasayfa]]></category>
		<category><![CDATA[Röportajlar]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.istanbultarih.com/?p=4162</guid>
		<description><![CDATA[
SULTAN ABDÜLHAMİD’İN BİR SÖZÜ VE DEĞİŞEN BİR HAYATIN HİKAYESİ
 
Sultan Abdülhamid&#8217;in bir sözünü okudu ve hayatı değişti. Abdülhamid Han&#8217;ın muhafızına söylediği, “Asıl mesleğinin dışında mutlaka başka meşguliyetlerin de olsun.” nasihati Ergin Külünk&#8217;ü hatırı sayılır bir koleksiyoncu yaptı. Bütün parasını antikalara ve değerli objelere yatıran Ergin Külünk, üç katlı evinin iki katını antika koleksiyonuna ayırdı. Asıl mesleği [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<blockquote>
<p align="center"><strong>SULTAN ABDÜLHAMİD’İN BİR SÖZÜ VE DEĞİŞEN BİR HAYATIN HİKAYESİ</strong></p>
<p style="text-align: center;" align="center"> <a href="http://www.istanbultarih.com/wp-content/uploads/2012/04/ergin-turgut-külünk.jpg"><img class="aligncenter  wp-image-4167" title="ergin turgut külünk" src="http://www.istanbultarih.com/wp-content/uploads/2012/04/ergin-turgut-külünk-1024x682.jpg" alt="" width="430" height="286" /></a></p>
<p>Sultan Abdülhamid&#8217;in bir sözünü okudu ve hayatı değişti. Abdülhamid Han&#8217;ın muhafızına söylediği,<strong> “Asıl mesleğinin dışında mutlaka başka meşguliyetlerin de olsun.</strong>” nasihati Ergin Külünk&#8217;ü hatırı sayılır bir koleksiyoncu yaptı. Bütün parasını antikalara ve değerli objelere yatıran Ergin Külünk, üç katlı evinin iki katını antika koleksiyonuna ayırdı. Asıl mesleği inşaat mühendisliği olan Külünk&#8217;ün koleksiyonu arasında padişah tespihleri bile mevcut.</p>
<p>Yaklaşık 30 yıldır hayranı olduğu Abdülhamid Han&#8217;ın izinde yürüyor. Padişaha ait ulaşılabilecek ne kadar Türkçe eser varsa hepsini okuyan Ergin Bey, hayatına yön veren hikayeye de bu kitaplardan birinde rastladı. Selanik&#8217;teki Alatini Sarayı&#8217;nda sürgün hayatını geçiren 2. Abdülhamid, muhafızına “Askerlikten başka ne iş yapıyorsun?” diye sorar. “Sultanım malum, askerlik bütün vaktimizi alıyor.” cevabını alınca, “Ne kadar meşgul olursanız olun kendinize mutlaka farklı meşguliyet sahaları da bulun.” karşılığını verir. Sultan&#8217;ın sözleri Külünk&#8217;ün kulaklarına küpe olur. Bu sıralarda arkadaşlarından aldığı birkaç değerli hediyeyle tespih koleksiyonculuğuna merak sarar. İnci, turkuaz, yakut, mercan, bağa, necef, fildişi&#8230; Değerli taşlardan oluşan yaklaşık 500 tespihi var şu an. Bunların arasında Abdülhamid Han&#8217;ın bir paşasına hediye ettiği rivayet edilen bir tespih de bulunuyor, Vatikan&#8217;dan gelen bir papaz tespihi de&#8230;<span id="more-4162"></span></p>
<p>Üç katlı evinin iki katını koleksiyonlarına tahsis eden Külünk&#8217;ün yıllarını verdiği bu özel koleksiyonunda neler yok ki&#8230; Yazma eserlerden alay sancaklarına, kol saatlerinden, baytar ve sıhhiye çantalarına kadar her şey&#8230; Ayrıca onlarca el yazması Kur&#8217;an-ı Kerim, Şecereler, berat, ferman, cönk ve İttihat Terakki Partisi&#8217;nin mührünün yanı sıra padişahların özel mülkiyet tapuları ile Adolf Hitler imzasını taşıyan bıçaklar da bulunuyor. Türk tarihinin Batılılaşma döneminden tarihi eser, obje, yazılı ve matbu belgelerini toplayan Külünk, obje toplayıcılığının zamanla kültür korumacılığına dönüştüğünü ve bunun da öğrencilere, araştırma görevlilerine ve ülke kültürüne büyük hizmetleri olacağını düşünüyor.<br />
<strong></strong></p>
<p style="text-align: center;"><a href="http://www.istanbultarih.com/wp-content/uploads/2012/04/ergin-turgut-külünk1.jpg"><img class="aligncenter  wp-image-4168" title="ergin turgut külünk1" src="http://www.istanbultarih.com/wp-content/uploads/2012/04/ergin-turgut-külünk1-1024x682.jpg" alt="" width="430" height="286" /></a></p>
<p><strong>20 yıldır kahvaltı ve öğle yemeği yemiyor…</strong></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Tespihten çakıya, kalemden taş plaklara kadar birçok farklı koleksiyona sahip olan Külünk, evinin bir katını antika koleksiyonlarına tahsis edecek kadar zengin bir hazineye sahip. Birbirinden değerli parçaların arasında Adolf Hitler imzalı çakı da var; Sultan Abdülhamid&#8217;in Musul&#8217;daki bir arazisinin orijinal tapu senedi de tespih peşinden çakıyı, kalemi, padişah fermanlarını, beratları, hat, tezhip gibi el sanatlarını ve taş plakları getirir. O zamanlar genç bir inşaat mühendisi olan Ergin Bey, maddi olarak zorlanmaya başlar. Tam bu esnada hayatının geri kalan kısmını etkileyecek yeni bir karar alarak ‘Sanki Yedim&#8217; formülünü uygulamaya başlar. Bu yöntemle Fatih&#8217;te bir mescit yaptıran zatı örnek alan Külünk, 20 yıldır kahvaltı ve öğle yemeği yemiyor. Kıyafet harcamalarını da kısan Külünk, “Sanki yedim, sanki giydim” diyerek buralara vereceği parayı koleksiyona ayırıyor. Bu yöntemle 30 yıldır önemli bir birikime sahip olan Ergin Bey, Üsküdar&#8217;daki 4 katlı villasının bir katını koleksiyonlarına ayırmış.</p>
<p>Okuduğu kitapların yanı sıra koleksiyonuna katmak için peşinde koştuğu parçalar, aynı zamanda mütevazı bir tarihçi de yapmış Ergin Bey&#8217;i. “Bize, kültürümüze ait eski ne görürsem ilgimi çekmeye başladı.” diyen Külünk&#8217;ün bu ilgisi koleksiyonlarına yansımış. Bu nedenle vitrindeki ‘Adalet, uhuvvet, musavaat&#8217; damgalı meşhur İttihat-Terakki mührü de şaşırtmıyor insanı, Rauf Orbay&#8217;a ait bir sigara tabakası da. Duvarda asılı bulunan Abdülhamid Han&#8217;a ait Musul vilayetinde çok büyük bir arazinin orijinal tapu senedi, eski başbakanlardan Adnan Menderes&#8217;in şeker fabrikası açılışında defteri imzaladığı kalem, İkinci Mahmud, Abdülmecid ve Abdülhamid Han&#8217;lara ait ferman ve beratlar, evin ikinci katında tarihi yeniden yaşatıyor. Koleksiyonda bitpazarından alınmış öyle tarihi eşyalar var ki, bir dönem dünyayı titreten Nazi Almanya’sının Lideri Adolf Hitler&#8217;in imzaladığı bir çakının Rize&#8217;deki bir kahvehanede Külünk&#8217;ün eline geçmesi insanı hayrete düşürüyor. Memleketi Rize&#8217;de bulunduğu sırada bitpazarcıların uğradığı bir kahvehaneye giden Külünk, çakıya burada rastlamış ve hemen koleksiyonuna katmış. Sultan&#8217;ın kendisi koleksiyondan nasipsiz kalır mı? Abdülhamid Han&#8217;a ait birçok orijinal fotoğraf, çakılarla tespihlerin arasındaki duvarlardan bakıyor. Hiçbir yerde yayınlanmamış Sultan Abdülhamid portresinin yanı sıra padişahın kapak olduğu 1897 yılına ait Fransız Le Petit Journal dergisinin ve 1905 yılına ait Soleil da Dimanche adlı gazetenin orijinal kapakları koleksiyonu süslüyor.</p>
<p align="center"><a href="http://www.istanbultarih.com/wp-content/uploads/2012/04/DABBE1EC741F4F4D978E3906b.jpg"><img title="hitlerin çakısı" src="http://www.istanbultarih.com/wp-content/uploads/2012/04/DABBE1EC741F4F4D978E3906b.jpg" alt="" width="170" height="136" /></a><a href="http://www.istanbultarih.com/wp-content/uploads/2012/04/FBBA39D33E59E3488D729232b.jpg"><img title="FBBA39D33E59E3488D729232b" src="http://www.istanbultarih.com/wp-content/uploads/2012/04/FBBA39D33E59E3488D729232b.jpg" alt="" width="182" height="145" /></a></p>
<p><strong>Maaşlarını Biriktirdi </strong></p>
<p><strong><br />
</strong>Asıl mesleği inşaat mühendisliği olan ve yıllarca çalıştığı şirketlerde, hatta askerde aldığı yedek subay maaşından da kısarak eski objeleri toplayan Külünk&#8217;ün tespih koleksiyonu görülmeye değer&#8230; İçlerinde fiyatları milyarları da aşan tespihler bulunan koleksiyonda en değerli olanları; yakut, altın ve 101 tane iri zümrüt taşı ile işlenmiş fildişi, necef, inci, mercan ve eski kehribar çeşitlerinden oluşuyor. Külünk için bunlar arasından en önemli olanı ise; Sultan II. Abdülhamid&#8217;in yaverine hediye ettiği yüsürü tespihi&#8230; Külünk tespihle o kadar iç içe ki Türk ve Osmanlı el yapımı bir tespihi görünce, ustasının kim olduğunu tahmin edebilecek tecrübeye sahip. Ona göre her ustanın bir tespih stili var. Matkabı, burgu ve zımpara taşını tutuşuyla hareket ettirme yönü de farklı&#8230; 1980&#8242;li yıllarda kendi işini kuran Külünk, zaman içinde bu tutkusundan hiç vazgeçmemiş ve Türkiye&#8217;yi adım adım dolaşmış: &#8220;Bir tespih için Gaziantep sokaklarında günlerce dolaştım. Osmanlı hanedanına ait evrakları çöpçülerden satın aldım. Bir kalemin peşinden günlerce koşturdum,&#8221; diyen Külünk, bütün mütevazılığıyla &#8216;koleksiyoncu&#8217; sıfatını kabul etmiyor ve kendine &#8216;biriktirici&#8217; demeyi tercih ediyor.</p>
<p align="center">
<p>2. Abdülhamid&#8217;in koleksiyoncuya katkısı bu kadarla da sınırlı değil. Evinde bir de küçük marangoz atölyesi var Külünk&#8217;ün. Burada türlü türlü tahta sandıklar, kutular, bavullar ve mücevherlikler yapıyor. Kendi tabiriyle &#8220;bu da iyi bir marangoz olan Abdülhamid&#8217;e öykünme&#8221;. Peki Abdülhamid Han&#8217;a bu kadar düşkünlüğün sebebi ne? Ulu Hakan&#8217;ın bir siyasi deha olması bir sebep olsa da Külünk&#8217;e göre bu sorunun cevabı net değil. “Belki de genetiktir.” diye cevaplıyor. Şimdilerde Ergin Bey&#8217;in kendisi de oğullarına aynı nasihatte bulunuyor. Koleksiyonu ikisi de neyzen olan oğulları Mehmet ve Mustafa devam ettirecek. Bu, Ergin Bey&#8217;in koleksiyonculuğu bıraktığı anlamına gelmiyor. Ölünceye kadar devam edeceğini söyleyen Külünk, “Çınaraltı&#8217;nda sizi görürsem üzerinizdeki her şeye talip olabilirim.” diye uyarıyor</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p></blockquote>

<p class="sayac_bilgi">7696 okunma</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.istanbultarih.com/sultan-abdulhamid-sayesinde-hitlerin-cakisina-sahip-oldu/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>1 Nisan Şakası nereden geliyor? 1 Nisan Gerçeği</title>
		<link>http://www.istanbultarih.com/1-nisan-sakasi-nereden-geliyor-1-nisan-gercegi/</link>
		<comments>http://www.istanbultarih.com/1-nisan-sakasi-nereden-geliyor-1-nisan-gercegi/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 30 Mar 2012 23:17:43 +0000</pubDate>
		<dc:creator>istanbultarih</dc:creator>
				<category><![CDATA[Araştırma]]></category>
		<category><![CDATA[Tarihte Bugün]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.istanbultarih.com/?p=4158</guid>
		<description><![CDATA[
Yarın neredeyse tüm dünyada 1 Nisan günleri kişilerin tanıdıklarına, tanımadıklarına yaptıkları şakalarıyla geçirdikleri gün olması dolayısıyla 1 Nisan Şakası günü olarak bilinmektedir. Tüm bu bilinenler Türkiye&#8217;de de oldukça etkili olmaktadır. Ancak bilinmeyen nokta ise bu günün tarihsel kökeninin incelenmemesinden kaynaklanmaktadır.
Bugün ülkemizde de etkili olan bu şaka günü&#8217;nün kökeninin 15.yy&#8217;a kadar uzandığı bilinmektedir. Bilindiği üzere İspanya&#8217;da [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://www.istanbultarih.com/wp-content/uploads/2012/03/306271_10150708076684618_616774617_8872342_3281662_n.jpg"><img class="wp-image-4159 aligncenter" title="306271_10150708076684618_616774617_8872342_3281662_n" src="http://www.istanbultarih.com/wp-content/uploads/2012/03/306271_10150708076684618_616774617_8872342_3281662_n.jpg" alt="" width="320" height="222" /></a></p>
<p>Yarın neredeyse tüm dünyada 1 Nisan günleri kişilerin tanıdıklarına, tanımadıklarına yaptıkları şakalarıyla geçirdikleri gün olması dolayısıyla 1 Nisan Şakası günü olarak bilinmektedir. Tüm bu bilinenler Türkiye&#8217;de de oldukça etkili olmaktadır. Ancak bilinmeyen nokta ise bu günün tarihsel kökeninin incelenmemesinden kaynaklanmaktadır.</p>
<p>Bugün ülkemizde de etkili olan bu şaka günü&#8217;nün kökeninin 15.yy&#8217;a kadar uzandığı bilinmektedir. Bilindiği üzere İspanya&#8217;da medeniyet kurup bölgede islamiyeti yaymaya çalışan Endülüs Emevi Devleti 15.yy&#8217;ın sonlarında Avrupa&#8217;da kendisine karşı oluşturulan Haçlı ordularının hedefi haline gelmiştir. Başından bu yana Avrupa güçlerinin İspanya&#8217;dan müslümanları atma girişimleri 15.yy&#8217;ın sonlarında Endülüs Emevi Devleti&#8217;nin gücünün azalmasıyla daha da belirgin hale gelmiştir. Ancak müslümanlar tüm bu zorluklara rağmen direnişlerini sonuna kadar sürdürmüşlerdir. Bunu gören Haçlı orduları komutanı 31 Mart gecesi müslümanlara kaleyi ve şehri boşaltmaları halinde tüm müslümanların can ve mal güvenliğinin sağlanacağı sözünü vermiştir.<span id="more-4158"></span></p>
<p>Zaten müslümanlar zor durumda ve kış şartlarının ağırlığı, açlık ve kıtlık tehlikesi onları bu söze inanmalarını sağlamıştır. Neticede müslümanlar kaleyi Haçlılara teslim etmişlerdir. Aradan bir gün geçer yani 1 Nisan olmuştur. Haçlı orduları komutanı tüm müslümanların kadın çocuk demeden öldürülmelerini emretmiştir. Bunun üzerine müslümanlar &#8220;Bize söz vermiştiniz, canımız bağışlanacaktı demiştiniz&#8221; dediklerinde, Haçlı orduları komutanı hiçbir zaman unutulmayacak o sözü söylemiştir. &#8220;Benim size olan sözüm dün akşam için geçerliydi, bugün sizlere verilmiş bir sözüm yoktur&#8221; demiş ve tüm müslümanlar Haçlılar tarafından 1 Nisan günü hunharca katledilmiştir. İşte o gün yani &#8220;1 NİSAN&#8221; o günden sonra Hristiyanlar arasında Hile günü olarak kutlanmış ve günümüze kadar Şaka günü olarak gelmiştir.</p>
<p>Yukarıda anlattıklarımız hislerimizin, heyecanımızın ve hayalperestliğimizin ürünü değildir. Bizzat Fransızlar bile bu anlattıklarımızı doğrulamaktadırlar. Ancak ne kadar acı bir tesadüftür ki böyle bir gün bugün müslümanlar tarafından eğlenceli bir araç olarak kullanılmaktadır.</p>
<p>Bazı çevreler bunda ne var diyebilirler; onlar şunu unutmasınlar ki kültürel anlamda erezyona uğrayıp Batıyı sadece taklit ederek ve kendi kültürümüze hakaret ettirerek hiç kimse Türklük ve Müslümanlık şuurunu yaşayamaz. Tarih boyunca sadece Haçlı seferleri incelendiğinde sayısız Müslüman, Haçlılar tarafından inanılmaz işkencelerle ortadan kaldırılmıştır. Ancak bizim hafızlarımızın pili bittiği için tüm bunları hatırlamakta zorluk çekmekteyiz veya hatırlamak istememekteyiz. Yine şunu çok iyi bilmekteyiz ki tarih boyunca her zaman ve her yerde bilimsel alanda ilerleyen, teknolojiyi en iyi kullananlar her zaman Türk-İslam alimleri olmuştur.</p>
<p>Ancak ne hikmetse ülkemizde aydınız diye geçinenler Macellanları, Kopernikleri çok iyi bilirken, İbn-i Sinaları, Ali Kuşçuları, Farabileri ve sayısız islam alimlerini tanıyan yok denecek kadar azdır. Biz dün dediğimiz gibi her zaman ve her yerde Türk milletine kültürel mirasına sahip çıkmaya, kendi onuruyla alay edilen günlere tepki vermeye davet ediyoruz. Amacımız hiç bir zaman o hristiyan, o yahudi diyerek ayrımcılık yapıp onları ayıplamak, küçük düşürmek, alay etmek değildir.</p>
<p>Sadece ve sadece tüm İslam dünyasının kendi içinden çıkan beyinlerini küçük görmemesi, batının ilmiyle meşgul olup maneviyatını örnek almamasını sağlamaya çalışmaktır. Tüm bunları anlayan beyinlerin geleceği çelik zırhlı duvar gibi olmaya adaydır.</p>

<p class="sayac_bilgi">7779 okunma</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.istanbultarih.com/1-nisan-sakasi-nereden-geliyor-1-nisan-gercegi/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Tarihimizden bir kahraman portresi: Şehadet Aşığı Abdülezel Paşa</title>
		<link>http://www.istanbultarih.com/tarihimizden-bir-kahraman-portresi-sehadet-asigi-abdulezel-pasa/</link>
		<comments>http://www.istanbultarih.com/tarihimizden-bir-kahraman-portresi-sehadet-asigi-abdulezel-pasa/#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 25 Mar 2012 06:56:27 +0000</pubDate>
		<dc:creator>istanbultarih</dc:creator>
				<category><![CDATA[Tarihi Şahsiyetler]]></category>
		<category><![CDATA[Tarihine Sahip Çıkanlar Topluluğu]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.istanbultarih.com/?p=4150</guid>
		<description><![CDATA[

“–Ey gâzîler! Bilirsiniz ki eceli gelmeden hiç kimsenin ömrü sona ermez. Elli yıldır muhârebe meydanlarında bu gerçeğe defalarca şâhid oldum. Ayrıca bilesiniz ki, yıllardır şu gönlüm şehîd olmak aşkıyla yanıp tutuşmaktadır. Hâl böyleyken benden, yerimi terkedip de geri çekilmemi sakın ola istemeyin!..”      
 Abdülezel Paşa


Bazen kelimelerimizin tükendiği zamanlarımız olur. Gözlerimizi ufka çeviririz… Ve içimizden gelen sessiz [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: center;"><a href="http://www.istanbultarih.com/wp-content/uploads/2012/03/domeke_harbi_zonaro.jpg"><img class="aligncenter  wp-image-4152" title="teselya" src="http://www.istanbultarih.com/wp-content/uploads/2012/03/domeke_harbi_zonaro.jpg" alt="" width="420" height="270" /></a></p>
<p style="text-align: left;">
<strong>“–Ey gâzîler! Bilirsiniz ki eceli gelmeden hiç kimsenin ömrü sona ermez. Elli yıldır muhârebe meydanlarında bu gerçeğe defalarca şâhid oldum. Ayrıca bilesiniz ki, yıllardır şu gönlüm şehîd olmak aşkıyla yanıp tutuşmaktadır. Hâl böyleyken benden, yerimi terkedip de geri çekilmemi sakın ola istemeyin!..”      </strong></p>
<p style="text-align: center;"><strong> Abdülezel Paşa</strong></p>
<p style="text-align: left;">
<p style="text-align: left;">
Bazen kelimelerimizin tükendiği zamanlarımız olur. Gözlerimizi ufka çeviririz… Ve içimizden gelen sessiz çığlığa kulak veririz. Durgunluğun tam ortasında kopan fırtına gibi birdenbire kararlılıkla hareket ederiz. Bazen de gemileri yakıp arkamıza bakmadan hedefimize yöneliriz. Türk tarihinde bu kararlılık ve azim neticesinde binlerce zafere imza atan komutanlarımız vardır. Büyük komutanlar zaferlerini önce ruhlarında sonra savaş meydanlarında taçlandırırlar. Bunun en büyük misallerinden biri de İstanbul’un fethi öncesinde Fatih’in dudaklarından dökülen şu cümleler ”Ya Konstantiniyye beni alır ya ben Konstantiniyye’yi” zafere olan inancını ve kararlılığını gösteriyordu.</p>
<p style="text-align: left;">
Abdülezel Paşa’nın hayatı da ve cephelerde yapmış olduğu şanlı mücadelelerle geçmiştir. Kısaca hayatına baktığımızda; orduya, onaltı yaşında er olarak katılmış bulunmasına rağmen üstün gayret ve liyâkati sebebiyle paşalığa kadar yükselmiştir.<span id="more-4150"></span></p>
<p style="text-align: left;">
Kırım muhârebesinde, Karadağ ve Girit isyanlarının bastırılmasında büyük gayretleri olmuş ve Plevne müdâfasında da Gâzî Osman Paşa’nın en yakın silah arkadaşı olarak dâsitânî kahramanlıklar göstermiştir. II. Abdülhamîd Han, onun bu gayretlerinden ziyâdesiyle memnûn kalarak göğsüne kendi eliyle müstesnâ bir kahramanlık nişânı olan Plevne madalyası takmıştır.</p>
<p style="text-align: left;">
<p style="text-align: left;">
Ömrü, cenk meydanlarında sergilediği gayret, fedâkârlık, yiğitlik ve şecâat tablolarıyla doludur. Bilhassa Paşa’nın yetmiş yaşlarında ak sakallı bir pîr olarak katıldığı yirmialtıncı ve son gazâsı olan h. 1312 Osmanlı-Yunan harbinde şehîdlikle noktalanan kahramanlık ve cesaret dolu mücâdelesi, başlıbaşına bir destandır.</p>
<p style="text-align: left;">Şöyle ki:<br />
Onun paşalık yaptığı yıllarda Osmanlı Devleti, dıştan ve içten birçok tehlikelerle karşı karşıya bulunmaktaydı ve bu durum, devleti bir hayli yıpratıyordu. Böyle bir ânı kendileri için bulunmaz bir fırsat addeden Yunanlılar da, arâzîlerini genişletmek arzusuyla harekete geçtiler. İlk olarak Girit’e asker çıkardılar. Ardından adadaki Türk ahâlîye akıl almaz işkence ve katliamlara giriştiler. Bunun üzerine Osmanlı Devleti, altı gün içinde adanın boşaltılması yolunda Yunanistan’a bir nota verdi. Ancak Yunanistan’ın buna kayıtsız kalması üzerine harp îlân etti. Abdülezel Paşa da, bu harpte Alasonya ordusunun II. Tugay kumandanı olarak vazîfelendirildi. O esnâda Yunan kuvvetleri, taarruz hareketlerinin neticeye ulaşabilmesi için Osmanlı hududuna saldırmış bulunuyordu.</p>
<p style="text-align: left;">
Abdülezel Paşa derhal harekete geçerek serhadde ulaştığında hudûd kulelerindeki Osmanlı askerleri, etraflarını kuşatan Yunan kuvvetleri ile kahramanca bir mücâdele içinde idiler. Üzerlerine yağmur gibi yağan top gülleleri ve mermileri karşısında herhangi bir gerileme göstermeyen kuledeki yiğit askerler, fedâ-yı can ederek bir bir şehâdet şerbetini içiyorlardı.</p>
<p style="text-align: left;">
Bu hazin hâli gören Paşa, o an yiğitlerin yardımına koşmaya çalıştıysa da düşmanın kesif top ateşinden dolayı bir türlü kulelere yanaşamadı. Merhamet ve şefkatle dolu gönlü hem mahzûn ve hem de gadaplı bir halde atını sağa sola sürerek:<br />
<strong>“–Aman yâ Rabbî! Kardeşlerimiz cayır cayır yanarak şehîd düşüyorlar. Şu yiğit vatan evlâtları kulelerde mahvolacaklar. Âh bir akşam olup ortalık kararsa da, kendilerine yardım edebilsek!..”</strong>diye çırpındı ve akşamı zor etti.</p>
<p style="text-align: left;">
Nihâyet ortalık kararır kararmaz da bir tabur asker aldı, kulelerde bulunan fedâkâr ve yiğit gâzîleri kurtardı. Ertesi gün ise büyük bir hücûm başlattı. Kendisi de bil-fiil harbe iştirâk ederek kahraman yiğitleriyle beraber yıldırım gibi düşman üzerine atıldı. «Allâh, Allâh» nidâlarıyla harbin akışına kapılıp en ön safa geçti. Bunun üzerine telaşlanan yanındaki kumandanlar, yetmiş yaşlarındaki ak sakallı bu kumandana kör bir düşman kurşununun isâbet etmemesi için:<br />
“<strong>–Paşa hazretleri! Düşman mermileri etrafınızda uçuşuyor; ne olur biraz geri çekilseniz!..”</strong> dediler.<br />
Fakat yüreği nice gazâlarda pişmiş, cesûr ve gözüpek bir kumandan olan Abdülezel Paşa, bu îkâza yiğitçe:<br />
<strong>“–Ey gâzîler! Bilirsiniz ki eceli gelmeden hiç kimsenin ömrü hıtâma ermez. Elli yıldır muhârebe meydanlarında bu gerçeğe defalarca şâhid oldum. Ayrıca bilesiniz ki, yıllardır şu gönlüm şehîd olmak aşkıyla yanıp tutuşmaktadır. Hâl böyleyken benden, yerimi terkedip de geri çekilmemi sakın ola istemeyin!..”</strong> şeklinde ders verici târihî bir mukâbelede bulundu.</p>
<p style="text-align: left;">
Ardından cengâver askerlerine dönerek o kurşun yağmurları altında şunları söyledi:<br />
<strong>“–Kahraman evlâtlarım! Dîn, namus ve vatanımıza göz diken düşmana haddini bildirmek vaktidir! «Allâh, Allâh» diyerek hücûm edelim!.. Eğer şu tepeyi zaptedersek, önümüzde çiçeklerle süslenmiş geniş bir zafer sahrâsı açılacaktır. </strong><br />
<strong>Gâzîlerim! Analarınız sizi bugünler için doğurup büyüttü! Halîfe-i rû-yi zemîn olan Abdülhamîd Han-ı Sânî Hazretleri sizi bugünler için yetiştirdi. </strong></p>
<p style="text-align: left;">
<strong>İmdi vasıyetimdir ki, eğer şu tepeyi zaptedip oraya hâkim olduğumuzu görmeden şehâdet şerbetini içersem, beni şehîd olduğum yere defnetmeyin! Mezkûr tepeyi mutlaka ele geçirip beni oraya defnedin! Eğer bunu başaramazsanız, bırakın cesedim toprak üstünde kalsın ve kurtlara kuşlara yem olsun!</strong><br />
<strong>Bize Allâh’ın yardımı rehber, Hazret-i Peygamber’in imdâdı mukadder, halîfe-i rûy-i zemînin teveccühü de yâver olacaktır. Haydi yiğitlerim! Bismillâh! Dâimâ ileri!..”</strong></p>
<p style="text-align: left;">
Bu sözlerinden sonra hızla düşman saflarına doğru at süren Paşa’nın ardından bir kasırga gibi esen Osmanlı askerlerinin bu şiddetli hücûmu karşısında Yunanlılar tutunamayıp kaçmaya başladılar. Bir delikanlı çevikliğiyle serî hamle ve hareketlerle askeri pek mükemmel bir şekilde sevkeden Paşa, büyük bir sürûra garkolmuş bir vaziyette hücûma devam ediyordu. İşte bu esnâda alnına gelen bir kurşun, onun yıllardır arzuladığı ilâhî bir nîmet olan şehâdete vesîle olarak hakkında ikinci bir sürûr oldu. Paşa, bu sürûrla şehâdetin ulvî kanlarına bürünerek rahmet ve vuslat iklîmine kanat açtı.<br />
Cesed-i fânîsini atından indirip toprağa koyduklarında bu sürûrun izleri dudaklarında hâlâ mevcûddu. Bu, yüce sevgiliye şehîdlik şan ve şerefiyle kavuşmanın tatlı bir tebessümüydü. Zaten memleketine son ziyâretinde yakın bir ahbâbına şöyle demişti:<br />
<strong>“–Allâh Teâlâ, bana hâfızlık nimeti ve paşalık gibi iki rütbe bahşetti. Şimdi bir üçüncüsünü istiyorum ki, o da şehîdlik rütbesidir!”</strong><br />
Nitekim bu duâsı kabûl olmuş olacak ki, şehîdlik rütbesi de kendisine ihsân edildi.<br />
Rahmetullâhi Aleyh!</p>
<p style="text-align: center;"><a href="http://www.istanbultarih.com/wp-content/uploads/2012/03/abdulezel.jpg"><img class="aligncenter  wp-image-4153" title="abdulezel paşa" src="http://www.istanbultarih.com/wp-content/uploads/2012/03/abdulezel.jpg" alt="" width="305" height="412" /></a><br />
Cenâzesi, önce Pürnartepe’ye sonra da Alasonya Çarşı Câmii’nin hazîresine defnedildi.<br />
Daha sonra Sultan Abdülhamîd Han da, onun dîn, devlet ve millet hizmeti yolunda samîmiyetle gerçekleştirdiği büyük başarılar, eşsiz gayret ve fedâkârlıklara bir vefâ borcu sadedinde onun unutulmayıp dâimâ hayır ve duâlarla yâdına vesîle olması için kabrine güzel bir türbe yaptırdı.</p>

<p class="sayac_bilgi">11972 okunma</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.istanbultarih.com/tarihimizden-bir-kahraman-portresi-sehadet-asigi-abdulezel-pasa/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>ÇANAKKALE ZAFERİMİZ KUTLU OLSUN</title>
		<link>http://www.istanbultarih.com/canakkale-zaferimiz-kutlu-olsun/</link>
		<comments>http://www.istanbultarih.com/canakkale-zaferimiz-kutlu-olsun/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 19 Mar 2012 18:49:47 +0000</pubDate>
		<dc:creator>istanbultarih</dc:creator>
				<category><![CDATA[Tarihine Sahip Çıkanlar Topluluğu]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.istanbultarih.com/?p=4136</guid>
		<description><![CDATA[18 Mart 2012 tarihinde 97. Yılını idrak ettiğimiz, tarihimizde önemli bir kilometre taşı olan ÇANAKKALE ZAFERİ’miz, vatanın bütünlüğü ve ulusun bağımsızlığı söz konusu olduğunda, Türk milletinin neleri başarabileceğinin en güzel kanıtıdır. Çanakkale bu aziz milletin canlandığı, bir milletin küllerinden yeniden doğduğu topraklardır.

Tarihin eşine az rastlanır en büyük kahramanlık destanlarından biri olan Çanakkale Zaferi’miz, Milli Mücadele’mizde [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong>18 Mart 2012 tarihinde 97. Yılını idrak ettiğimiz, tarihimizde önemli bir kilometre taşı olan ÇANAKKALE ZAFERİ’miz, vatanın bütünlüğü ve ulusun bağımsızlığı söz konusu olduğunda, Türk milletinin neleri başarabileceğinin en güzel kanıtıdır. Çanakkale bu aziz milletin canlandığı, bir milletin küllerinden yeniden doğduğu topraklardır.</strong></p>
<p><a href="http://www.istanbultarih.com/wp-content/uploads/2012/03/canakkalezaferi.jpg"><img class="aligncenter size-full wp-image-4137" title="canakkalezaferi" src="http://www.istanbultarih.com/wp-content/uploads/2012/03/canakkalezaferi.jpg" alt="" width="500" height="375" /></a></p>
<p>Tarihin eşine az rastlanır en büyük kahramanlık destanlarından biri olan Çanakkale Zaferi’miz, Milli Mücadele’mizde ve Cumhuriyetimizin teşekkülünde adeta bir mihenk taşı olmuştur. Türkiye Cumhuriyeti Devletimizi kuran kadro, Çanakkale’de tüm imkansızlıklara rağmen bu necip milletin tüm dünyaya adeta bir aslan nidasıyla kükreyip hayasızca akın eden düşmanı, kanlarıyla suladıkları topraklardan söküp attıklarına şahid olmuşlardır. <strong>“Çanakkale Ruhu”</strong> dediğimiz bu ruh ile de Milli Mücadelemizi başlatmışlar ve neticesinde Türkiye Cumhuriyetimizi kurmaya muvaffak olmuşlardır.</p>
<p>Çanakkale’de; düşman kuvvetlerinin madden üstünlüğü, milletimizin vatan sevgisi karşısında bütün anlamını yitirmiş, teknolojik güç; cesaret ve kararlılık karşısında çaresiz kalmıştır. Kaldı ki ölümün şehidlikle abideleştiği bu kutlu mücadele, Cumhuriyetimizin de bir “önsözü” olarak şanlı Tarihimizdeki yerini almıştır.<span id="more-4136"></span></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Al bayrağımızın renginin şehidlerimizin kanlarından aldığı düşünüldüğünde,</p>
<p><strong>&#8220;Bayrakları bayrak yapan üstündeki kandır.</strong></p>
<p><strong>Toprak eğer uğrunda ölen varsa vatandır&#8221;</strong> dizeleri, mukaddesatı uğruna gözünü kırpmadan canlarını verenler sayesinde bugün var olduğumuzu açıkça kanıtlamaktadır. Türk milletinin binlerce yıllık bağımsız ve onurlu yaşaması, <strong>“bir gül bahçesine girercesine kara toprağa girmiş”</strong> kahraman şehidlerimizin gözleri kamaştıran mücadelesinin sonucunda olmuştur.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="http://www.istanbultarih.com/wp-content/uploads/2012/03/canakkale20111.jpg"><img class="aligncenter size-full wp-image-4139" title="canakkale2011" src="http://www.istanbultarih.com/wp-content/uploads/2012/03/canakkale20111.jpg" alt="" width="499" height="194" /></a></p>
<p>Geçmişten günümüze, tarihsel süreç içerisinde özellikle bizim tarihimizde şu görülmüştür ki;<strong> Bir milletin asıl gücü ne topudur ne tüfeğidir, bir milletin asıl gücü imanlı genç evlatlarıdır</strong>. Bunun isbatı da şanlı tarihimizdir. Ulubatlı Hasan’ı, Genç Osman’ı, Ezineli Yahya Çavuş’u ve 15’inde 20’sinde birçok imanlı genç evlatları bu necip millet bağrından çıkarmıştır.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>İstiklal Şairimiz Mehmed Akif</strong>, Çanakkale’de bu necip milletin aziz evlatlarının iman ve azmine hayran kalmış;</p>
<p><strong>“Asım’ın nesli diyordum ya, nesilmiş gerçek</strong></p>
<p><strong>İşte çiğnetmedi namusunu, çiğnetmeyecek”</strong> mısralarıyla o kahraman askerlerimizi övmüştür.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Millet olarak yokluklar içindeyken bile <strong>“Çanakkale Geçilmez”</strong> dedirten sağlam inancın, sarsılmaz bir ruhun mirasçılarıyız. Aydınlık geleceğimizin teminatı dün olduğu gibi bugün de işte bu ruhtur, bu inançtır.</p>
<p>Çanakkale Zaferimiz; sadece geçmişimizin bir aziz hatırası olarak değil, geleceğe yürüyüşümüzün en güçlü ilham kaynaklarından biri olarak da milletimizin hissiyatında son derece önemli bir yere sahiptir. Çanakkale Zaferleri milletimize muazzam bir güven duygusu aşılamış vatan için el ele verildiği takdirde her türlü zorluğun üstesinden gelineceğini ispatlamıştır.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Çanakkale&#8217;de ortaya konan İstiklal Mücadelemiz eşsiz bir destandır. Bu destanı Anadolu’dan Üsküp’ten, Diyarbakır’dan Kudüs’ten, Mostar&#8217;dan kısaca Osmanlı Coğrafyasının dört bir yanından kalkıp gelen cengaverler yazmıştır.</p>
<p style="text-align: center;"> <a href="http://www.istanbultarih.com/wp-content/uploads/2012/03/çanakkale-gazze.jpg"><img class="aligncenter  wp-image-4140" title="çanakkale gazze" src="http://www.istanbultarih.com/wp-content/uploads/2012/03/çanakkale-gazze.jpg" alt="" width="432" height="419" /></a></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Şair Tevfik Fikret’in dediği gibi;</p>
<p><strong>“Zulmün topu var, güllesi var, kal’ası varsa</strong></p>
<p><strong>Hakkın da dönmez yüzü, bükülmez kolu vardır”</strong></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Bu duygu, düşünce ve heyecan ile Çanakkale Zaferimizi tebrik ediyor, “Çanakkale Geçilmez” diyerek şehid düşüp topraklarımızı bereketlendiren şehidlerimizi ve mukaddesatı uğruna gazi olan ecdadımızı rahmet ve minnet ile anıyoruz. Bizlerin de o ecdada layık evlatlar olabilmemizi Yüce Allah’tan temenni ve niyaz ediyorum.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p style="text-align: right;"><strong>İbrahim AKKURT</strong></p>
<p style="text-align: right;"><strong>Tarihine Sahip Çıkanlar Topluluğu Başkanı</strong></p>
<p>&nbsp;</p>

<p class="sayac_bilgi">9485 okunma</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.istanbultarih.com/canakkale-zaferimiz-kutlu-olsun/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Çanakkale ile ilgili Videolar</title>
		<link>http://www.istanbultarih.com/canakkale-ile-ilgili-videolar/</link>
		<comments>http://www.istanbultarih.com/canakkale-ile-ilgili-videolar/#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 17 Mar 2012 23:56:55 +0000</pubDate>
		<dc:creator>istanbultarih</dc:creator>
				<category><![CDATA[Anasayfa]]></category>
		<category><![CDATA[Videolar]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.istanbultarih.com/?p=936</guid>
		<description><![CDATA[ÇANAKKALE 1915

SON KALE ÇANAKKALE

ŞEHİDLER MAHŞERİ : ÇANAKKALE ( ÇANAKKALE BELGESELİ )


KINALI KUZULAR

ÇANAKKALE DESTANI

ÇANAKKALE GEÇİLMEZ ( ÇİZGİ FİLM )

 ÇANAKKALE ŞEHİDLERİNE ŞİİR
 





5710 okunma
]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: center;"><strong>ÇANAKKALE 1915</strong></p>
<p style="text-align: center;"><p><a href="http://www.istanbultarih.com/canakkale-ile-ilgili-videolar/"><em>Click here to view the embedded video.</em></a></p></p>
<p style="text-align: center;"><strong>SON KALE ÇANAKKALE</strong></p>
<p style="text-align: center;"><p><a href="http://www.istanbultarih.com/canakkale-ile-ilgili-videolar/"><em>Click here to view the embedded video.</em></a></p><span id="more-936"></span></p>
<p style="text-align: center;"><strong>ŞEHİDLER MAHŞERİ : ÇANAKKALE ( ÇANAKKALE BELGESELİ )</strong></p>
<p style="text-align: center;"><p><a href="http://www.istanbultarih.com/canakkale-ile-ilgili-videolar/"><em>Click here to view the embedded video.</em></a></p></p>
<p style="text-align: center;">
<p style="text-align: center;"><strong>KINALI KUZULAR</strong></p>
<p style="text-align: center;"><strong><p><a href="http://www.istanbultarih.com/canakkale-ile-ilgili-videolar/"><em>Click here to view the embedded video.</em></a></p></strong></p>
<p style="text-align: center;"><strong>ÇANAKKALE DESTANI</strong></p>
<p style="text-align: center;"><p><a href="http://www.istanbultarih.com/canakkale-ile-ilgili-videolar/"><em>Click here to view the embedded video.</em></a></p></p>
<p style="text-align: center;"><strong>ÇANAKKALE GEÇİLMEZ ( ÇİZGİ FİLM )</strong></p>
<p style="text-align: center;"><p><a href="http://www.istanbultarih.com/canakkale-ile-ilgili-videolar/"><em>Click here to view the embedded video.</em></a></p></p>
<p style="text-align: center;"> <strong>ÇANAKKALE ŞEHİDLERİNE ŞİİR</strong></p>
<p style="text-align: center;"> <strong><p><a href="http://www.istanbultarih.com/canakkale-ile-ilgili-videolar/"><em>Click here to view the embedded video.</em></a></p></strong></p>
<p style="text-align: center;">
<p style="text-align: center;">
<p style="text-align: center;">
<p style="text-align: center;">

<p class="sayac_bilgi">5710 okunma</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.istanbultarih.com/canakkale-ile-ilgili-videolar/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>SİYONİZM Nedir? Ülkemiz ve Dünya Üzerindeki Emelleri</title>
		<link>http://www.istanbultarih.com/siyonizm-nedir-ulkemiz-ve-dunya-uzerindeki-emelleri/</link>
		<comments>http://www.istanbultarih.com/siyonizm-nedir-ulkemiz-ve-dunya-uzerindeki-emelleri/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 12 Mar 2012 18:24:04 +0000</pubDate>
		<dc:creator>istanbultarih</dc:creator>
				<category><![CDATA[Araştırma]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.istanbultarih.com/?p=4125</guid>
		<description><![CDATA[Araştırma: İbrahim AKKURT

İnsanoğlu geçmişten günümüze birçok zararlı fikir akımları ve tehlikelerle karşı karşıya kalmıştır. Bu tehlikelerden bazıları kısa bir süre tesirli olmuş, bazıları ise günümüze kadar mevcudiyetini devam ettirmektedir. Bahsetmiş olduğumuz, insanlığın karşılaştığı tehlikelerden günümüzde en zararlısını teşkil eden şüphesiz ki Siyonizm’dir.
Terminolojide &#8220;Siyonizm&#8221; kelimesi, Siyon (İbranice: Tzi-yon) kelimesinden türetilmiştir. İsim esas olarak, Kudüs yakınlarında bulunan [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: center;"><strong>Araştırma: İbrahim AKKURT</strong></p>
<p style="text-align: center;"><a href="http://www.istanbultarih.com/wp-content/uploads/2012/03/siyonizm02.jpg"><img class="size-full wp-image-4126 aligncenter" title="siyonizm02" src="http://www.istanbultarih.com/wp-content/uploads/2012/03/siyonizm02.jpg" alt="" width="300" height="271" /></a></p>
<p>İnsanoğlu geçmişten günümüze birçok zararlı fikir akımları ve tehlikelerle karşı karşıya kalmıştır. Bu tehlikelerden bazıları kısa bir süre tesirli olmuş, bazıları ise günümüze kadar mevcudiyetini devam ettirmektedir. Bahsetmiş olduğumuz, insanlığın karşılaştığı tehlikelerden günümüzde en zararlısını teşkil eden şüphesiz ki Siyonizm’dir.<br />
Terminolojide <strong>&#8220;Siyonizm&#8221;</strong> kelimesi, Siyon (İbranice: Tzi-yon) kelimesinden türetilmiştir. İsim esas olarak, Kudüs yakınlarında bulunan Siyon Dağı ile bu dağ üzerindeki Siyon Kalesi&#8217;ni belirtmek için kullanılmaktaydı. Sonraları, Kral Davud döneminde, &#8220;Siyon&#8221; tüm Kudüs şehrine ve İsrail Diyarı&#8217;na atıfta bulunan bir kapsayıcı mekan haline geldi. Tevrat&#8217;taki birçok ayette, İsrailoğullarından Siyon halkı, Siyon&#8217;un oğulları ya da kızları olarak bahsedilir.</p>
<p style="text-align: left;">
<p style="text-align: left;"><strong>Siyonizm;</strong> Yahudi ırkını üstün gören ve diğer insanları insan yerine koymayan, -insanlığı Yahudilere hizmet etmek için yaratılmış olarak düşünen- ırkçı bir harekettir. Siyonizm; Arz-ı Mevud’a ulaşmak için Nil’den Fırat’a bütün toprakların Yahudilerin eline geçmesi projesini de hedeflerken, idealine ulaşmak için her şeyi mübah görür ve gösterir. Öyle ki, Tevrat’ı değiştiren, Peygamberlerini katleden, Hz. Musa Tur Dağı’nda iken buzağıya tapmaya başlayan ve Hz. Yakup’u (haşa) Allah ile güreştiren ve galip getiren ırkçı zihniyet, Yahudilerin tanınması açısından önemli bir ipucudur. Yahudi din ve kültürüne ait olmayan ne varsa yok edilmesini hedefleyen Siyonizmin diğer bir hedefi, Mescid-i Aksa’nın yıkılması ve yerine Süleyman Mabedi’nin kurulması projesidir.<span id="more-4125"></span></p>
<p><a href="http://www.istanbultarih.com/wp-content/uploads/2012/03/Adsız.jpg"><img class="aligncenter  wp-image-4127 alignnone" title="arz-ı mev'ud" src="http://www.istanbultarih.com/wp-content/uploads/2012/03/Adsız-1024x1021.jpg" alt="" width="368" height="368" /></a></p>
<p><strong>Arz-ı Mev’ud (Tanrı&#8217;nın vaad ettiği topraklar) diye tabir edilen bölge</strong></p>
<p style="text-align: left;">Siyonizm hakkında kısaca bir bilgi verdikten sonra Siyonizm’in son 150 yılda ne aşamalar kaydettiği, üzerinde yaşadığımız coğrafya ve insanlık için ne kadar tehlike arz ettiğini anlamaya çalışalım.</p>
<p>Siyonizm’in tarihi her ne kadar milattan öncelere gitse de, dünya çapında ses getirecek ve şu an günümüzde dahi etkilerini hissettiren sistemin kurucusu olarak Theodore Herzl ismini zikredebiliriz. Herzl, Yahudilerce Siyonizm hareketinin babası ve İsrail Devleti’nin kurucusu kabul edilmektedir. Theodor Herzl, 19. asır nihayete ererken Viyana’da “Neue Frie Presse” (Yeni Hür Basım) ismiyle yayınlanan gazetenin Paris muhabirliğini yapmakta idi.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p style="text-align: center;"><a href="http://www.istanbultarih.com/wp-content/uploads/2012/03/herzl.jpg"><img class="wp-image-4128 alignnone" title="herzl" src="http://www.istanbultarih.com/wp-content/uploads/2012/03/herzl.jpg" alt="" width="235" height="300" /></a><strong></strong></p>
<p style="text-align: center;"><strong>Theodor Herzl&#8217;in yazmış olduğu Der Juden Statt(Yahudi Devleti) isimli eserin ilk sayfası</strong></p>
<p style="text-align: center;">Gazetecilik mesleğinden istifade ederek, Batı’daki nüfuzlu Yahudi ailelerin durumlarını inceden inceye tetkik etti. Neticede, Yahudilerin Filistin’e dönmek için kuvvet ve kudretlerinin kafi gelebileceğine hükmetti. Bunun için önce fikirlerini yaymak gerekiyordu. <strong>“ Der Juden Statt” yani “Yahudi Devleti”</strong> ismiyle, Almanca bir kitap yayınladı. Böyle bir davanın muzaffer olabilmesi için 3 esasın olması gerektiğini düşünüyordu. Bu üç esas ise şunlardı:<strong> Fikir, Kadro, Para!..</strong></p>
<p>Theodor Herzl, fikirlerini duyurmak için 1897 yılında İsviçre’nin Basel şehrinde bir Yahudi Kongresi topladı. Bu, Yahudilerin Filistin’e dönme haraketini temsil eden siyonizmin ilk kongresidir. Birinci Dünya Siyonist Kongresi sonunda yayınlanan Basel Deklarasyonu’na göre, Filistin’de bir “yurt” edinilmesi için çalışılacak, Dünyadaki Yahudiler, dernekler organize olacaklar, Yahudi “milli duygusu” Güçlendirilecek ve devletlerin desteğini sağlamaya çaba gösterilecekti. Basel Kongresi politik Siyonizm’i doğurarak Dünya Siyonist Örgütü’nü de vücuda getirmiş oldu.,<br />
Theodore Herzl, Siyonist Kongre vasıtasıyla aynı fikir etrafında toplanan bir kadronun teşekkülünü sağlamıştı. Şimdi sıra Para da idi. Para mevzusunu da Almanya’da ticaret ile uğraşan dünyanın sayılı zengin ailelerinden Rochild’i çeşitli şantaj ve tehtid ile yanına alması ile sağlamış oldu.</p>
<p style="text-align: center;"><a href="http://www.istanbultarih.com/wp-content/uploads/2012/03/Resim-29.jpg"><img class="wp-image-4129 alignnone" title="herzl ve siyonist kongredeki delegeler" src="http://www.istanbultarih.com/wp-content/uploads/2012/03/Resim-29.jpg" alt="" width="433" height="299" /></a><strong></strong></p>
<p style="text-align: center;"><strong>Theodore Herzl ve topladığı ilk Siyonist Kongre’nin delegeleriyle bir fotoğrafı</strong></p>
<p style="text-align: left;">Fikir, Kadro ve Para gibi bu 3 esası yerine getirdikten sonra bu ırkçı emperyalist akım gözünü Osmanlı Toprakları içerisinde yer alan Filistin bölgesine dikmişti. Fakat para karşılığında Osmanlı Devleti’nin zor zamanında toprak satacak diye bekledikleri Osmanlı Sultanı İkinci Abdülhamid, köküne kadar şahsiyet abidesi kişiliği ile para karşılığı Filistin’de toprak isteyen Siyonist heyeti huzurundan kovmuş ve onlara şu tarihe geçen sözlerle yanıt vermiştir. <strong>“Atalarımın kanlarıyla sulayıp aldıkları toprakları ben parayla satmam, Filistin’in Osmanlı’dan kopmasını görmektense vücudumdan bir parça koparılmasını tercih ederim. Çabuk huzurumdan defolun”</strong>. İşte bu sözlerinden dolayı bugün Filistin halkı, Sultan Abdülhamid’in ismini andıkları zaman isminin sonuna r.a. (Allah ondan razı olsun) sözünü eklemektedirler.</p>
<p><a href="http://www.istanbultarih.com/wp-content/uploads/2012/03/AFİŞ-3.jpg"><img class="aligncenter  wp-image-4130" title="abdülhamid han" src="http://www.istanbultarih.com/wp-content/uploads/2012/03/AFİŞ-3-790x1024.jpg" alt="" width="284" height="368" /></a></p>
<p style="text-align: left;"><strong>Filistin’i bir dava bilerek savunan bu uğurda tahtını feda eden; CENNETMEKAN ABDÜLHAMİD HAN</strong></p>
<p style="text-align: left;">1897’de Basel’de toplanan Siyonist Kongrenin 100 yıllık hedeflerini 3 ana başlık halinde toplayabiliriz.</p>
<p><strong>1 – İlk 50 yılda Filistin’e yerleşimi sağlamak, ileride kurulacak devletin temellerini hazırlamak.</strong></p>
<p style="text-align: left;">Kendilerine para karşılığı toprak satmayan Osmanlı Sultanı İkinci Abdülhamid’i tüm nüfuzlarını kullanarak tahtından indirmek (-ki Sultan Abdülhamid’in tahttan indirilme hadisesinde, hal’ fetvasını padişaha arz eden heyette Selanik Mebusu Yahudi Emanuel Karasu’nun bulunması bunun en bariz misalidir) ve Osmanlı Devleti’nin yıkılmasını sağlamak böylelikle Filistin bölgesine yerleşmek. 1917 tarihinde İngilizlerin bölgeyi işgali ile bu göç hareketine start vermişlerdir.</p>
<p style="text-align: center;"><a href="http://www.istanbultarih.com/wp-content/uploads/2012/03/Resim-32.jpg"><img class="aligncenter  wp-image-4131" title="ben gurion devletin kuruluş bildirisini okurken" src="http://www.istanbultarih.com/wp-content/uploads/2012/03/Resim-32.jpg" alt="" width="421" height="277" /></a><strong></strong></p>
<p style="text-align: center;"><strong>İsrail&#8217;in ilk cumhurbaşkanı Ben Gurion İsrail Devleti&#8217;nin kuruluş bildirisini Theodore Herzl&#8217;in fotoğrafı altında okurken</strong></p>
<p style="text-align: center;">
<p style="text-align: left;"><strong>2 – İkinci 50 yılda İsrail isminde bir devlet kurmak.</strong></p>
<p style="text-align: left;">Dünya Siyonizmi, İkinci Dünya Savaşını tanzim ederek tüm dünyanın dikkatini savaşa çekmişlerdir.  Bu vesileyle o kargaşa ortamında İsrail Devleti’nin bağımsızlığını ilan etmişlerdir. Kurulan İsrail devletini koruması için de Birleşmiş Milletleri vücuda getirmişlerdir. Bu tarihten sonra Büyük İsrail Devleti’ni kurmak için faaliyetlerini kademe kademe hızlandırmışlardır.</p>
<p><strong>3 – 1897 Basel Kongresinin 100. yılında Büyük İsrail Devleti’ni kurmak.</strong></p>
<p style="text-align: left;">Büyük İsrail Devleti diye tarif edilen bölge Arz-ı Mev’ud (Tanrı tarafından vaad edilen topraklar) ki bu bçlge Nil ile Fırat arasındaki bölgeyi kapsamaktadır. Bu bağlamda bölgede yıllarca çeşitli taşeron terör örgütleri kurmuş ve desteklemişlerdir. Bunlardan en bilineni ASALA VE PKK Terör örgütleridir. Fakat bu planlarının tutmadığını 1997 yılında dönemin ABD Ankara Büyükelçisi Morton Abramovitz <strong>“Türkiye’deki hükümet D-8’i (İslam Birliği) kurarak Büyük İsrail hayalimize son verdi”</strong> demiştir. Yine bu acı pişmanlığa bir misal de 2009 yılında dönemin İsrail Başbakanı Olmert’in, Gazze’de başarısızlığa uğramaları sonucu <strong>“Büyük İsrail Devleti projesi çökmüştür”</strong> diyerek istifa etmesidir.</p>
<p>Siyonizm’in niye tüm dünya insanlığı tarafından bir felaket olduğu, İkinci Dünya Savaşı’nda Avrupa’da istenmeyen topluluk olarak Yahudilerin görünmesinin nedenlerini öğrenmek isteyenler <strong>Siyon protokollerine</strong> bakmalıdırlar.  22 maddelik bu protokolün ilk 9 maddesi bütünü hakkında karar vermemizi sağlayacaktır;</p>
<p>1. Gelecek nesilleri, ahlâka aykırı, telkinlerle ifsat etmeli, bozup yozlaştırmalı<br />
2. Aile hayatını yıkmalı,<br />
3. İnsanlara aşağı sınıflarla tahakküm etmeli, azınlıkları kışkırtıp üste çıkarmalı<br />
4. Sanatı zayıflatarak, edebiyatı müstehcen ve şehevî hale sokmalı,<br />
5. Mukaddesatı, hürmeti yıkmalı, hürmetle anılan kimseler hakkında rezilâne vak&#8217;alar uydurulmalı,<br />
6. Hudutsuz bir lüks, baş döndürücü modalar icad etmeli, çılgınca sarfiyatı teşvik etmeli, herkesi borçlandırmalı<br />
7. Kalabalıkların vakitlerini, eğlencelerle, oyunlarla oyalamalı, herkes düşünmekten alıkonulmalı,<br />
8. Müfrit (aşırı) nazariyelerle, halkın fikirleri zehirlenmeli, gürültü ve kargaşalıklar çıkarılmalı,<br />
9. Umumi hoşnutsuzluklar meydana getirilmeli, içtimai (sosyal) sınıflar arasına kin ve itimatsızlık sokulmalı</p>
<p>Theodore Herzl’in, “Der Juden Statt” isimli eserinin Türkiye ile ilgili olan kısmını, 1965’te İlahiyat Doçenti merhum <strong>Yaşar Kutluay “ Siyonizm ve Türkiye”</strong> ismiyle yayınlamıştır. Okunmasını tavsiye edeceğimiz bu eserin yazarı Yaşar Kutluay’ın ölümü de esrarengiz olmuştur. Yine bu bağlamda Hayim Naum ismini zikretmemiz gerekmektedir. Hayim Naum Lozan Antlaşması esnasında İsmet İnönü tarafından Lozan’a götürülmüş Mısır Hahambaşı’sıdır.<br />
İnönü, Hayim Naum’u Lozan’a götürerek batılı devletlerin Türkiye’ye karşı olan sert tutumunu yumuşatmak istemiştir. Fakat Haim Naum, gizli kapılar ardında batılılarla anlaşarak şu meşhur 7 maddelik doktrinini sunmuş ve batılı devletleri Lozan’da ikna etmiştir. Bu 7 Maddelik Haim Naum Doktrini nedir peki?</p>
<p>1 – Türkiye’de işsizliği arttıracaksınız<br />
2 – İnsanları aç bırakacaksınız<br />
3 – Borca esir edeceksiniz<br />
4 – Dininden uzaklaştıracaksınız<br />
5 – Mezheb, ırk ve siyasi görüş olarak böleceksin<br />
6 – Böldüğün parçaları birbirleriyle çarpıştıracaksın<br />
7 – Bu parçalanmış ve yeterince yumuşamamış lokmaları alıp Siyonizm’in hizmetine sokacaksın.</p>
<p><strong>Siyon Protokolleri ve Hayim Naum Doktrini Ülkemiz ve Dünya üzerinde yaşayan insanların iyi bilmesi ve buna karşı önlem alması gereken hususlardır. Ülkemiz ve ülkemizin bulunduğu bölgede yaşayan devletler, bu coğrafyada varlıklarını devam ettirmek istiyorlar ise; Siyonizm’in kirli emellerine karşı önlem almalı ve Siyonizm karşısında ABDÜLHAMİDİ BİR DURUŞ sergilemelidir.</strong></p>
<p><strong>KAYNAKLAR</strong></p>
<p>•    Yaşar Kutluay, Siyonizm ve Türkiye, Çatı Yayınları<br />
•    Sedat Demir, Yahudi Devleti, Ataç Yayınları<br />
•    Kadir Mısıroğlu, Bir Mazlum Padişah; Sultan İkinci Abdülhamid, Sebil Yayınları<br />
•    Lütfü Akdoğan, Siyon Protokolleri, Tercüman Gazetesi<br />
•    Nasuhi Güngör, Yenilikçi Hareket, Anka Yayınları<br />
•    Refik Şakir En-Nedşe, II.Abdülhamid ve Filistin, Semerkand Yayınları</p>
<p style="text-align: left;"><strong>Kaynak: İstanbul Tarih Bülteni 3. Sayı s.41-44</strong></p>

<p class="sayac_bilgi">8901 okunma</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.istanbultarih.com/siyonizm-nedir-ulkemiz-ve-dunya-uzerindeki-emelleri/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>İstiklal Marşı&#8217;nın Kabulü (12 Mart 1921) ve Mehmed Akif Belgeseli</title>
		<link>http://www.istanbultarih.com/istiklal-marsinin-kabulu-12-mart-1921/</link>
		<comments>http://www.istanbultarih.com/istiklal-marsinin-kabulu-12-mart-1921/#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 11 Mar 2012 23:25:27 +0000</pubDate>
		<dc:creator>istanbultarih</dc:creator>
				<category><![CDATA[Anasayfa]]></category>
		<category><![CDATA[Araştırma]]></category>
		<category><![CDATA[Türkiye Cumhuriyeti Tarihi]]></category>
		<category><![CDATA[Videolar]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.istanbultarih.com/?p=897</guid>
		<description><![CDATA[&#160;

İstiklal Marşı, Türkiye Cumhuriyeti&#8217;nin ve Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti&#8217;nin millî marşıdır. Mehmet Akif Ersoy tarafından kaleme alınan bu eser, 12 Mart 1921′de Birinci TBMM tarafından İstiklal Marşı olarak kabul edilmiştir. İstiklal Harbi&#8217;nin başlarında, İstiklal Harbi&#8217;nin milli bir ruh içerisinde verilmesi imkânını sağlamak amacıyla Maarif Vekaleti, 1921′de bir güfte yarışması düzenlemiş, söz konusu yarışmaya toplam 724 [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>&nbsp;</p>
<p><p><a href="http://www.istanbultarih.com/istiklal-marsinin-kabulu-12-mart-1921/"><em>Click here to view the embedded video.</em></a></p><img class="alignleft size-medium wp-image-902" title="10000967" src="http://www.istanbultarih.com/wp-content/uploads/2009/03/10000967-300x210.jpg" alt="10000967" width="300" height="210" /></p>
<p>İstiklal Marşı, Türkiye Cumhuriyeti&#8217;nin ve Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti&#8217;nin millî marşıdır. Mehmet Akif Ersoy tarafından kaleme alınan bu eser, 12 Mart 1921′de Birinci TBMM tarafından İstiklal Marşı olarak kabul edilmiştir. İstiklal Harbi&#8217;nin başlarında, İstiklal Harbi&#8217;nin milli bir ruh içerisinde verilmesi imkânını sağlamak amacıyla Maarif Vekaleti, 1921′de bir güfte yarışması düzenlemiş, söz konusu yarışmaya toplam 724 şiir katılmıştır. Kazanan güfteye para ödülü konduğu için önce yarışmaya katılmak istemeyen Mehmet Akif Ersoy, Maarif Vekili Hamdullah Suphi&#8217;nin ısrarı üzerine, İstiklal Harbi&#8217;nin özellikle hangi ruh ve ideolojik çerçeve içerisinde verilebileceğini Türklere göstermek amacıyla, Ankara&#8217;daki Taceddin Dergahı&#8217;nda yazdığı ve İstiklal Harbi&#8217;ni verecek olan Türk Ordusu&#8217;na ithaf ettiği şiirini yarışmaya koymuştur. Yapılan elemeler sonucu Türkiye Büyük Millet Meclisi&#8217;nin 12 Mart 1921 tarihli oturumunda, bazı mebusların itirazlarına rağmen Mehmet Akif&#8217;in yazdığı İstiklal Marşı kabul edilmiştir. Mecliste İstiklal Marşı&#8217;nı okuyan ilk kişi dönemin Milli Eğitim Bakanı Hamdullah Suphi Tanrıöver olmuştur.</p>
<p>Mehmet Akif Ersoy İstiklal Marşı&#8217;nı, şiirlerini topladığı Safahat&#8217;ına dahil etmemiş ve İstiklal Marşı&#8217;nın Türk Milleti&#8217;nin eseri olduğunu beyan etmiştir. Şiirin bestelenmesi için açılan ikinci yarışmaya 24 besteci katılmış, 1924 yılında Ankara&#8217;da toplanan seçici kurul, Ali Rıfat Çağatay&#8217;ın bestesini kabul etmiştir.[4]  Bu beste 1930 yılına kadar çalındıysa da 1930′da değiştirilerek, dönemin Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası Şefi Osman Zeki Üngör&#8217;ün 1922′de hazırladığı bugünkü beste yürürlüğe konmuş, toplamda dokuz dörtlük ve bir beşlikten oluşan marşın armonilemesini Edgar Manas, bando düzenlemesini de İhsan Servet Künçer yapmıştır. Protokol gereği, sadece ilk iki dörtlük beste eşliğinde İstiklal Marşı olarak söylenebilmektedir.</p>
<p><span id="more-897"></span>Türkiye&#8217;de ilk defa bir milli marş yazılması teşebbüsü, 1920&#8242;de Genel Kurmay Başkanı İsmet İnönü tarafından yapıldı. Maarif Vekili Dr. Rıza Nur&#8217;u ziyaret eden İsmet İnönü, Milli heyecanı koruyacak, milli azim ve imanı besleyecek, zinde tutacak bir marşın yazılmasını, ordu adına teklif etti. Yarışma Maarif Vekaletinin genelgesiyle okullara duyuruldu ve basın yoluyla da &#8220;Türk şairlerinin nazarı dikkatine&#8221; sunuldu. Yarışmaya 724 parça şiir katıldı. Fakat hiçbirisi milli marş olmaya layık görülmedi. Böyle bir marşın ancak Mehmet Akif tarafından yazılabileceği ve para meselesinden dolayı yarışmaya katılmadığı da ağızlarda dolaşıyordu. Hasan Basri Bey, para meselesinin kaldırıldığını söyleyerek, Akif&#8217;in yarışmaya katılmasını sağladı. Mehmet Akif&#8217;in şiiriyle birlikte üç parça, orduya gönderilerek, asker üzerinde tesiri en fazla olan eserin tespit edilmesi istendi. Cevap olarak Mehmet Akif&#8217;in şiirinin beğenildiği bildirildi.</p>
<p>Maarif Vekaleti tarafından gönderilen İstiklal Marşı teklifi gündeme alındı. Başkanvekili Hasan Fehmi Efe&#8217;nin başkanlığındaki toplantıda ele alınan marşın tab ve tevziine karar verildi. Marş, Hamdullah Suphi tarafından Meclis&#8217;te okundu. Büyük bir coşkuyla dinlenen marş, sık sık alkışlarla kesildi. Marşın kabul edilmesi, 12 Mart 1921 tarihindeki toplantının öğleden sonraki oturumunda ele alındı.</p>
<p>Akif&#8217;in marşının oya sunulması kararlaştırıldı ve &#8220;Oy birliği ile kabul edildi.&#8221; Marş teklif üzerine en son ayakta dinlendi. Kahraman orduya ithaf edilen marş, İstiklal marşı olarak kabul edildi. Akif  &#8220;Onu milletime ve kahraman ordumuza hediye ettim. Zaten o milletin eseridir, milletin malıdır. Ben yalnız gördüğümü yazdım&#8221; dedi ve bu marşı Safahat&#8217;a almadı. İstiklâl mücâdelesinin en çetin bir safhasında milletin duygularını belirtecek bir &#8220;İstiklâl Marşı&#8221;nın yazılması istenmiş ve böylece, Maarif Vekâleti tarafından bir müsabaka açılmış ve müsabakada birinciliği kazanacak zâta 500 lira nakdî mükâfat verileceği ilân edilmişti.Yurdun her tarafından 500′den fazla şâir müsabakaya girmişti. Fakat yazılan marşlar, milletin hissiyatına tercüman olacak bir durumda değildi. Mehmet Âkit, marşın mükâfatlı olmasından dolayı müsabakaya katılmamıştı. Zamanın Maarif Vekili Hamdullah Suphi böyle bir marşın ancak, Safahat nâzımı şâir Mehmed Akif tarafından yazılabileceğine inanmış ve 5 Şubat 1337, Milâdî 1921 tarihinde şu mektubu kendisine yazmıştır.</p>
<p><!--more--></p>
<p><img class="alignleft size-large wp-image-898" title="istiklal_marsi" src="http://www.istanbultarih.com/wp-content/uploads/2009/03/istiklal_marsi-663x1024.jpg" alt="istiklal_marsi" width="398" height="614" /></p>
<h3>İstiklal Marşı&#8217;nın orjinal metni</h3>
<h3>İSTİKLAL MARŞI VE AÇIKLAMASI</h3>
<p>Korkma, sönmez bu şafaklarda yüzen al sancak;</p>
<p>Sönmeden yurdumun üstünde tüten en son ocak.</p>
<p>O benim milletimin yıldızıdır, parlayacak;</p>
<p>O benimdir, o benim, milletimindir ancak.</p>
<p>Mehmet Akif, Türk milletine cesaret ve tahammül aşılamak için ve onda bulunan duyguları harekete geçirmek için, şiirine korkma sözüyle başlıyor. Bayrak bir milletin  geleceğinin ve bağımsızlığının sembolüdür. Bayrağın sönmesi Türk milletinin istiklalini kaybetmesidir. Şair ülkemizde tek bir insan kalana kadar bu vatanı savunacağımızı belirtiyor. O halde en son Türk bireyi son nefesini vermeden Türk istiklal ve bağımsızlığını yok etmek, Türk bayrağını söndürmek mümkün değildir. Zira bayrağımız milletimizin yıldızıdır. Bayrağın kaderi ile milletimizin kaderi birbirine bağlıdır. Bayrak bizimdir, biz yaşadıkça onu elimizden kimse alamaz.Türk milletinin bütün fertlerini öldürmedikçe bağımsızlığını kimse yok edemez.</p>
<p>Çatma, kurban olayım çehreni ey nazlı hilal!</p>
<p>Kahraman ırkıma bir gül! Ne bu şiddet, bu celal?</p>
<p>Sana olmaz dökülen kanlarımız sonra helal&#8230;</p>
<p>Hakkıdır, Hak&#8217;a tapan milletimin istiklal!</p>
<p>Şair, ikinci kıtada bayrağımızın o zaman ki kırgın, küskün, öfkeli halini dile getiriyor. Türk vatanının bazı parçaları, işgal edilmiştir. Bu yüzden bazı bölgelerde bayraklarımız indirilmiş, yerine düşman bayrakları asılmıştır. Kaş çatmak, öfke halini ifade eder. Kaş ayrıca, edebiyatımızda hilale benzetilir. Sevgilinin kaşları daima hilal şeklinde gösterilmiştir. Bayraktaki hilal de tıpkı nazlı bir sevgilinin kaşı gibi çatılmıştır. Kahraman Türk milletini üzmektedir. Türkün beklediği, özlediği gülen bir bayraktır.Türk bayrağının gülmesi göklerde dalgalanmasıdır. Bir aşığın sevgilisinden güler yüz beklemesi gibi bağımsızlığa aşık Türk milleti de özgürlüğün sembolü olan bayraktan gülmesini beklemektedir. Bu milletimizin en doğal hakkıdır. Çünkü, Türkler bağımsızlıkları ve bayrakları uğruna pek çok kan dökmüşlerdir. Bu kanları bayrağa helal etmeleri için onun da nazlanmayı bırakıp, göklerde dalgalanması gerekir. Türk milleti daima Allah&#8217;a inandığı için özgürlük onun hakkıdır.</p>
<p>Ben ezelden beridir hür yaşadım, hür yaşarım.</p>
<p>Hangi çılgın bana zincir vuracakmış? Şaştım!</p>
<p>Kükremiş sel gibiyim, bendimi çiğner, aşarim.</p>
<p>Yırtarım dağları, enginlere sığmam, taşarım.</p>
<p>Şair &#8220;ben&#8221; diyor.(Ancak kastettiği mana aslında bizdir Türk milleti adına konuşmaktadır) Türk milleti ezelden beri hür yaşamıştır,hür yaşayacaktır. Onun özgürlüğünü elinden almak isteyen ancak çıldırmış olmalı,zira böyle bir harekete kalkışanlar ağır bir şekilde cezalandırılır. Türk milleti bağımsızlığı uğrunda önüne çıkacak her engeli aşacak güçtedir. O; böylesine yüce bir amaç için dağları delecek, enginlere sığmayıp,denizleri taşıracaktır güçtedir.</p>
<p>Garbın afakını sarmışsa çelik zırhlı duvar,</p>
<p>Benim iman dolu göğsüm gibi serhaddim var.</p>
<p>Ulusun, korkma! Nasıl böyle bir imanı boğar,</p>
<p>&#8220;Medeniyet!&#8221; dediğin tek dişi kalmış canavar?</p>
<p>Bu kıtada şair vatanımızı istilaya kalkışan Avrupalılara meydan okuyor. 20. asrın başında Avrupa medeniyeti 19.yy. deki görkeminden oldukça uzaktır. O sebeple şair batıyı tek dişi kalmış canavara benzetiyor. Ancak Avrupa mevcut teknik imkanlarını seferber ederek topuyla, tüfeğiyle, tankıyla bizi yok etmeye çalışmaktadır. Mehmetçik ise bu güce topla, tüfekle, mızrakla, kılıçla cevap vermeye çalışmaktadır. Avrupalı kendini çelik zırhla korurken Mehmetçik ona iman dolu altın göğsüyle karşılık vermektedir.</p>
<p>Arkadaş! Yurdumu alçakları uğratma, sakin.</p>
<p>Siper et gövdeni, dursun bu hayasızca akın.</p>
<p>Doğacaktır sana va&#8217;dettiği günler Hakk&#8217;ın&#8230;</p>
<p>Kim bilir, belki yarın, belki yarından da yakın.</p>
<p>Şair kahraman Türk askerine hitap ediyor. Türk yurdunu alçakları uğratmaması için gerekirse canini feda etmesini öneriyor. Şehit gövdelerinin meydana getireceği siperler düşmana mani olacaktır. Mehmet Akif düşmanın çok kısa bir süre içinde bu hayasızca akına son vereceği Allah&#8217;ın Türk milletine Kuran-Kerimde vaat ettiği zafer gününün yarından bile daha yakın bir zamanda doğacağına inanmaktadır.</p>
<p>Bastığın yerleri &#8220;toprak!&#8221; diyerek geçme, tanı:</p>
<p>Düşün altındaki binlerce kefensiz yatanı.</p>
<p>Sen şehit oğlusun, incitme, yazıktır, atanı:</p>
<p>Verme, dünyaları alsan da, bu cennet vatanı.</p>
<p>Şair Türk ordusuna vatanin kutsallığını hatırlatıyor. Toprak ile vatan arasında büyük bir fark vardır. Toprağı vatan haline getiren onu elde etmek ve korumak için savaşan fertlerin varlığıdır. Kısacası sıradan bir toprak büyük bir değer taşımaz; ama vatan toprağı uğrunda şehit olan atalarımızın o topraktaki mezarlarıdır. Bu kutsal vatani dünyalara değişmeyiz. Toprak dünyanın her yerinde bulunur. Ancak atalarımızın kanlarıyla sulanan topraklar vatanimiz üzerindedir.</p>
<p>Kim bu cennet vatanının uğruna olmaz ki feda?</p>
<p>Şüheda fışkıracak toprağı sıksan, şüheda!</p>
<p>Canı, cananı, bütün varımı alsında Huda,</p>
<p>Etmesin tek vatanımdan beni dünyada cüda.</p>
<p>Bu vatan cennet kadar kıymetlidir. Şehit olanların ruhu dini inanışımıza göre doğrudan doğruya cennete gider. Şehitlerimiz bu vatan toprağında yattığı için cennetten farksızdır. Bir avuç toprağı sıksak şehitler fışkıracak sanırız. Canımızdan çok sevdiğimiz insanları varımızı yoğumuzu Allah alsında yalnız yaşadığımız sürece bizi vatanımızdan ayrı düşürmesin.</p>
<p>Ruhumun senden, ilahi, şudur ancak emeli:</p>
<p>Değmesin mabedimin göğsüne namahrem eli.</p>
<p>Bu ezanlar-ki şahadetleri dinin temeli-</p>
<p>Ebedi yurdumun üstünde benim inlemeli.</p>
<p>Allah&#8217;a şair hitap ediyor. Mehmet Akif&#8217;in Allah&#8217;tan tek dileği ibadet yerlerinin göğsüne düşman elinin değmemesidir. Camilerimizden okunan ezanlar sonsuza kadar Türk yurdunun üstünde inlemelidir. Çünkü bu ezanlar dinimizin temelidir.</p>
<p>O zaman vecd ile bin secde eder-varsa-taşim,</p>
<p>Her cerihamdan, ilahi, boşanıp kanlı yaşım,</p>
<p>Fışkırır ruh-ı mücerred gibi yerden na&#8217;şım;</p>
<p>O zaman yükselerek arşa değer belki başım.</p>
<p>Ezan sesleri yurdumuzun üstünde inledikçe şehitlerimizin de ruhları şad olacaktır. Ezan sesi sadece yaşayanlara değil, ölülere hatta onların mezar taşlarına bile tesir eden yüce bir anlam taşır. Şehit atalarımızın her şeyden arınmış ruhları yerden fışkıracak, ezan sesiyle ayağa kalkacak ve dışa yükselecektir.</p>
<p>Dalgalan sen de şafaklar gibi ey şanlı hilal!</p>
<p>Olsun artık dökülen kanlarımın hepsi helal.</p>
<p>Ebediyen sana yok, ırkıma yok izmihlal:</p>
<p>Hakkıdır, hür yaşamış, bayrağımın hürriyet;</p>
<p>Hakkıdır, Hakk&#8217;a tapan, milletimin istiklal!</p>
<p>Şair zafer gününün heyecanını yaşıyor. Şanlı bayrağımız dalgalandıkça gökyüzünü şafakla yarış edercesine gökyüzünü kızıl renge boyamaktadır. Türk milleti yeniden bağımsızlığına kavuşmuştur. Artık onun için yok olma korkusu kalmamıştır. Bayrağımız şehitlerimizin kanlarını hak etmiştir. Bağımsızlık Allah&#8217;a tapan ve doğruluktan ayırmayan Türk milletinin en doğal hakkıdir.</p>
<p><strong>Mehmet Akif ERSOY</strong></p>
<h3>&#8220;Pek aziz ve muhterem efendim,</h3>
<p>İstiklâl marşı için açılan müsabakaya iştirak buyurmamaklarındaki sebebin izâlesi için pek çok tedbirler vardır Zât-i üstadânelerinin matlûb şi&#8217;iri vücûda getirmeleri maksadın husûli için son çâre olarak kalmıştır. Asl endîşenizin icâbettiği ne varsa hepsini yaparız. Memleketi bu müessir telkin ve tehiç vâsıtalarından mahrum bırakmamanızı rica ve bu vesile ile en derin hürmet ve muhabbeti arz ve tekrar eylerim.&#8221;</p>
<p>Bu mektubun yazılmasından bir ay bile geçmeden milletin istediği İstiklâl Marşı yazılmış ve kahraman orduya ithaf olunmuştu. Marş, Maarif Vekili Hamdullah Suphi ve arkadaşları tarafından beğenilmişti. Yalnız bu marşın üstada-ı rencide etmeden Büyük Millet Meclisi&#8217;nden nasıl geçirileceği üzerinde düşünülmüştü. Bu sıralarda Maarif Vekâletince seçilen yedi marş da Büyük Millet Meclisi&#8217;ne getirilmişti. Türkiye Büyük Millet Meclisi&#8217;nin 1 Mart  1337 (1921) tarihindeki toplantısında kararı, Karesi Meb&#8217;usu Basri Çantay, Meclise gelen marşlardan birinin okunması için bir takrir vermişti. Bu takrir Meclis üyelerinin re&#8217;yine sunulmuş ve tasvîb olunmuştur.</p>
<p>Marşlardan birinin okunması için Meclis Reisi tarafından, Hamdullah Suphi Bey kürsüye davet edilmiş ve ezcümle şöyle konuşmuştur: -Arkadaşlar, hatırlarsanız, Maarif Vekâleti son mücâdelemizin ruhunu terennüm edecek bir marş için şâirlerimize müracaat etmiştir. Birçok şiirler geldi, burada yedi tanesi en fazla vasfı hâiz olarak görülmüş ve seçilmiştir.</p>
<p>Hamdullah Suphi, Mehmed Âkif&#8217;ten bir marş yazmasını rica ettiğini, marşın yazıldığını, beğenildiğini söylemiş ve intihabının Meclis&#8217;e ait olduğunu da sözlerine ilâve etmiştir. Hamdullah Suphi, gür sesiyle Meclis&#8217;in kürsüsünde İstiklâl Marşı&#8217;nı okumuştur.</p>
<p>&#8220;Hakkıdır, hür yaşamış bayrağımın hürriyet<br />
Hakkıdır, Hakka tapan milletimin İSTİKLÂL&#8221;</p>
<p>mısraları ile bu marş, Meclis üyelerinin şiddetli ve heyecanlı tezahüratına vesile olmuş, salon alkış sesleriyle dolmuştur. Kastamonu meb&#8217;usu Dr. Suad Beyin 12. Mart. 1337 (1921) tarihinde Büyük Millet Meclisi Riyasetine vermiş olduğu takrirde:</p>
<h3>Riyâset-i Celîleye :</h3>
<p>Müzâkere kifayetini ve Mehmed Akif Beyin İstiklâl Marşı&#8217;nın kabulünü teklif ederim.</p>
<p>Bundan başka Bolu meb&#8217;usu Tunalı Hilmi de takrir vermiş ise de reddedilmiş ve gene aynı tarihte Karâsi meb&#8217;usu Hasan Basri tarafından Riyâset-i Celîleye verilen takrirde:</p>
<h3>Riyâset-i Celîleye :</h3>
<p>&#8220;Bütün meclisin ve halkın takdîrâtını celbeden Mehmed Âkif Beyefendinin şiirinin tercîhan kabulünü teklif ederim. &#8216; &#8216;</p>
<p>Takrir Meclis Reisi tarafından oya sunulmuş ve kabul edilmiştir.</p>
<p>Böylece Mehmed Âkif tarafından yazılan marş İstiklâl Marşı olarak ekseriyetle kabul edilmiştir.</p>
<p>Kırşehir Meb&#8217;usu Müfid Efendi, bu marşın, Hamdullah Suphi Bey tarafından Kürsüde tekrar okunmasını Konya Mebusu Refik Koraltan da Milletin ruhuna tercüman olan işbu İstiklâl Marşının ayakta dinlenmesini teklif etmiştir.</p>
<p>Bunun üzerine 12 Mart 1337 (1921) &#8216;de kabul edilen ve kanuniyet kesbeden İstiklâl Marşı tekrar Hamdullah Suphi tarafından okunmuş ve marş ayakta dinlenmiştir.</p>
<p>&#8220;Doğacaktır sana vâdettiği günler Hakkın,<br />
Kim bilir, belki yarın, belki yarından da yakın.&#8221;</p>
<p>İşte bu ruh ve îmân ile Türk Ordusu Sakarya boylarında, İzmir yollarında Allah&#8217;ın lütuf ve insaniyle şecaat ve kahramanlıklarını göstermiş ve nihayet 9 Eylü 1922 tarihinde Hakk&#8217;ın vaat ettiği o parlak güneş, İzmir ufuklarında doğmuş, Müslüman Türkün saffet ve kudreti karşısında düşman büyük bir hezimete uğramış ve denize dökülmüştür.</p>
<p>Aziz ve mübarek vatanımızın her karış toprağı şehitlerimizin kanlarıyla sulanmış, zaferin şahikasına ulaşmıştır. Nitekim İstiklâl Marşında:</p>
<p>&#8220;Korkma ! Sönmez bu şafaklarda yüzen al sancak;<br />
Sönmeden yurdumun üstünde tüten en son ocak.<br />
O, benim milletimin yıldızıdır, parlayacak,<br />
O, benimdir; o, benim milletimindir ancak!&#8221;  mısraları ne derin bir mânâ taşımaktadır.</p>
<p>İzmir&#8217;in meşhur Kadife Kalesi&#8217;nde büyük Şanlı Türk bayrağı dalgalanmağa ve şiddetli alkışlar arasında yurdun her tarafında zafer şenlikleri yapılmağa başlanmıştı.</p>
<p>Mehmed Âkif&#8217;e niçin istiklâl Marşı&#8217;nı Safahâtı&#8217;na koymadığı sorulduğunda o büyük insan:</p>
<p>&#8220;O benim değildir. Ancak milletimindir.&#8221; diye cevapta bulunmuştu. Aynı zamanda müsabaka için ayrılan (500) TL. o zaman fakir çocuk ve kadınlara örgü öğretmek, bir geçim sağlamak emeliyle teşekkül etmek üzere bulunan Darü&#8217;l Nisaiyye&#8217;ye teberru etmiştir.</p>
<p>Yakın arkadaşlarından, Ankara Baytar Müdürü&#8217;nün anlattığı palto hikâyesine göre. Millî Mücâdele sırasında. Ankara Baytar Müdürlüğünde bulunmuş olan bir zât. Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi konferans salonundaki bir konuşmasında şöyle demişti:</p>
<p>Mehmed Âkif&#8217;in giyecek bir paltosu yoktu. Tâceddin Dergâhi&#8217;ndan Büyük Millet Meclisi&#8217;ne kadar paltosuz olarak yaya giderdi. O zamanlar Ankara&#8217;nın soğuğu çok şiddetli idi. Ben daireme gelir, paltomu Mehmed Âkif&#8217;e gönderirdim. O da giyer Meclise giderdi, İstiklâl Marşı için verilen parayı geri vermesinden dolayı kendisine, Mehmed Âkif üzerinde bir palton yok, verilen parayı da almazsın, dedim. Bunun üzerine, bana darıldı, paltomu da kabul etmedi. O soğuklarda paltosuz olarak Büyük Millet Meclisine gitti, geldi.</p>
<p>Mehmed Akif&#8217;in buna benzer şahsına has daha birçok meziyetleri vardır. Dürüsttür, hattâ Harb-i Umûmî içinde kardeşinin evinde çayı şekerle içtiklerini görünce, milletin yemediğini siz nasıl yiyorsunuz, demiş ve bir müddet kardeşinin evine bile gitmemiştir. Mehmed Âkif&#8217;in rahatsız bulunduğu Alemdağı&#8217;nda son günlerde içlerinde Târık Us&#8217;un da bulunduğu bir grup üstadın ziyaretine gitmişler, Mehmed Âkif bitkin bir hâlde yatağında yatıyordu. Konuşma esnasında söz İstiklâl Marşı&#8217;na intikâl ettirilmiş, gelen ziyaretçilerden biri:</p>
<p>- Acaba İstiklâl Marşı yeniden yazılsa daha iyi olmaz mı? demiş, bu söz üzerine yatağında bitkin bir hâlde yatmakta olan Akif; birdenbire başını kaldırmış ve ona:</p>
<p>- Allah bir daha bu millete İstiklâl Marşı yazdırmasın!<br />
Evet:<br />
- Allah bir daha bu memleketin, bu milletin istiklâlini tehlikeye düşürmesin! Bir daha onu istiklâl Marşı yazmaya mecbur etmesin, sözüyle ziyaretçileri susturmuş, o büyük insanın ne demek istediği herkes tarafından anlaşılmıştı.</p>
<p>Büyük insan Mehmed Akif Ersoy, mezarına milleti için yazmış olduğu istiklâl Marşı&#8217;yla konulmuştur. Tarihte kendi eseriyle gömülen ilk bahtiyar ölülerden biri de şüphesiz Mehmed Âkif Ersoy olmuştur.</p>
<p>Cenâb-ı Hak rahmet etsin, ruhu şad olsun.</p>
<p>*Veli Ertan,  Milli Kültür Dergisi, Aralık 1979</p>
<h2>İstiklâl Marşı&#8217;nın Açıklaması</h2>
<p>Millî ve manevî değerleri coşkunlukla işleyen edebî eserler, o milleti manen kuvvetli kılar. Savaş sırasında cephedeki askere cesaret ve kuvvet, geride kalana sabır ve metanet verecek şiirlere, hikâyelere, destanlara, türkülere ihtiyaç vardır. Böyle buhranlı devrelerde, milletin şâirlerden, yazarlardan beklediği manevî destek budur.</p>
<p>İşte Âkif, Türk milletine, cesaret, metanet, sabır aşılamak, daha doğrusu onda mevcut bulunan bu duyguları harekete getirmek üzere kaleme aldığı şiirine &#8220;korkma&#8221; sözüyle başlıyor. &#8220;Al sancak&#8221; yâni bayrak, bir milletin istiklâlinin sembolüdür. O elden ele dolaşan bir meş&#8217;ale gibi nesilden nesile sönmeden, yere düşürülmeden devredilecektir.</p>
<p>Bayrağın sönmesi, Türk milletinin istiklâlini kaybetmesi, &#8220;yurdun üstünde tüten en son ocağın sönmesi&#8221; ise, son Türk erkeğinin ölümü demektir. O hâlde, son Türk erkeği, son nefesini vermeden, Türk istiklâlini yok etmek, Türk bayrağını söndürmek mümkün değildir. Zîra bayrağımız, milletimizin yıldızıdır. Bayrağın kaderi ile milletin kaderi birbirine bağlıdır. Bayrak bizimdir. Bize, milletimize aittir. Biz yaşadıkça onu kimse elimizden alamaz. Bu kıtada anlatılanları bir cümle ile ifâde etmek istersek; Türk milletinin bütün fertlerini öldürmedikçe, istiklâlini kimse yok edemez.</p>
<p>Şâir ikinci kıtada; bayrağımızın o zamanki kırgın, küskün, öfkeli hâlini dile getiriyor. Türk vatanının bâzı kısımları istilâ edilmiştir. Bu yüzden bazı bayraklarımız indirilmiş, yerlerine düşman bayrakları asılmıştır. Kaş çatmak, öfke hâlini ifâde eder. Kaş bizim edebiyatımızda hilâle benzetilir. Sevgilinin kaşları dâima hilâl şeklinde gösterilmiştir. Sevgili de nazlı bir güzeldir. Aşıkına eziyet etmekten, onu üzmekten zevk duyar. Bayraktaki hilâl de, tıpkı nazlı bir sevgilinin kaşı gibi çatılmıştır. Kahraman Türk ırkını üzmektedir. Türkün beklediği, özlediği ise, gülen bir yüzdeki kaşlar gibi, hilâlin açılmasıdır. Türk milleti, bayrağımızı yine göklerde dalgalanır hâlde görmeyi arzu etmektedir. Bir aşıkın sevgilisinden güler yüz beklemesi gibi, istiklâle âşık Türk milleti de istiklâlin sembolü olan bayraktan, yüzünün gülmesini, hilâl şeklindeki kaşının açılmasını beklemektedir. Bu ise milletimizin en tabiî hakkıdır. Çünkü, Türkler, istiklâlleri, bayrakları uğruna pek çok kan dökmüştür. Bu kanları bayrağa helâl etmesi için, onun da artık nazlanmayı bırakıp, göklerde dalgalanması lâzımdır. Bu kıtada, Mehmet Âkif, üstü kapalı olarak Allah&#8217;a hitap etmekte, Türk milletine bu dayanılmaz hâli, düşman istilâsını reva gördüğü için, Allah&#8217;a serzenişte bulunmaktadır. Zîra Müslüman Türk milleti, asırlarca îlâ-yı kelimetullah (Allah kelâmını, Kur&#8217;anı yüceltmek) İslâm dînini ve adaletini dünyaya yaymak için savaşmıştır (gaza etmiştir). Bu uğurda pek çok şehit vermiştir. Böyle bir milletin düşman istilâsına uğraması haksızlıktır. Bu durum ancak günahkârlara reva görülebilir bir cezadır. Türk Milleti dâima Hakk&#8217;a (Allah&#8217;a) inandığı, taptığı, onun yolundan ayrılmadığı için bu cezayı hak etmemiştir. Onun hakkı istiklâldir.</p>
<p>Üçüncü kıt&#8217;ada şâir &#8220;ben&#8221; diyor. Ancak kastettiği mânâ aslında &#8220;biz&#8221;dir. Türk milleti adına konuşmaktadır. Türk milleti ezelden beri hür yaşamıştır, dâima da hür yaşayacaktır. Ona esaret zinciri vurmaya kalkışmak çılgınlıktır. Zîra böyle bir harekete yeltenenler ağır şekilde cezalandırılır. Türk milleti, hürriyeti ve istiklâli uğrunda, önüne çıkacak her engeli aşacak kudrettedir. O böyle yüce bir gaye için, dağları yırtmak, engin denizleri taşırmak,bendleri aşmak gibi olağanüstü hareketleri başarabilecek güçtedir. Ergenekon Efsânesi, Türk&#8217;ün bu üstün vasfını ifâde etmektedir.</p>
<p>Dördüncü kıt&#8217;ada, şâir, vatanımızı istilâya yeltenen Avrupalılara meydan okuyor. Yirminci asrın başında Avrupa medeniyeti artık can çekişmektedir. Ondokuzuncu asırdaki üstünlüğünü kaybetmiş durumdadır. Bu yüzden tek dişi kalmış bir canavardır. Ancak Avrupa bu zayıflamış durumunu hazmedemediğinden, mevcut teknik imkânlarını seferber ederek, topuyla, tüfeğiyle bizi yok etmek gayretindedir. Avrupa medeni imkânlarını, Türklüğü dünya haritasından silmek için, bir vasıta olarak kullanmaktadır Mehmetçiğin süngüsüne topla, tüfekle cevap vermektedir. Avrupalı kendini çelik zırhlarla korurken Mehmetçik, onun modern silâhlarına îman dolu göğsüyle karşı durmaktadır. Bu silâhlarıyla, Avrupalı, kudurmuş bir canavar gibi uluyarak, kahraman Türk ordusunu sindirmeğe çalışmaktadır. Şâir, askerlerimize, bu artık eski gücünü kaybetmiş, zâlim, Müslüman Türk düşmanı, haçlı ordularından korkmamalarını, îman dolu bir göğsün, en modern silâhlara karşı koyabileceğini haykırıyor. Neticede Mehmet Âkif, haklı çıkmış, Avrupa medeniyeti îmanlı Türk askeri karşısında gerilemeğe mecbur edilmiş, bir kısmı Akdeniz&#8217;e dökülürken, bir kısmı da bayrağımızı selâmlayarak, memleketimizi terk etmiştir.</p>
<p>Beşinci kıt&#8217;ada, şâir yine kahraman Türk askerine hitâp ediyor Türk yurduna alçakları (düşmanları) uğratmaması için gerekirse canını feda etmesini tavsiye ediyor. Şehit gövdelerinin meydana getireceği siperler, düşmana mâni olacaktır. Bu kıt&#8217;ada &#8220;uğratmak&#8221; sözü de tesadüfen kullanılmış değildir. Şâir bu sözü, &#8220;Düşman yurdumuza girmesin&#8221;, &#8220;Onu yurda sokma&#8221; mânâsına kullanmamıştır. &#8220;Uğramak&#8221; bir yerde çok kısa bir süre için bulunmaktır. Mehmet Âkif, düşmanın çok kısa bir süre için de olsa, yurdumuzda bulunmasına müsamaha edilmemesini Türk askerinden islemektedir. Şâir, bu hayâsızca akının uzun sürmeyeceğine, Allah&#8217;ın Türk milletine (Kur&#8217;ânda) vaat ettiği zafer gününün yarından bile daha yakın bir zamanda doğacağına inanmaktadır. Bu îmanını, orduya da aşılamak arzusundadır.</p>
<p>Altıncı kıt&#8217;ada da şâir, Türk ordusuna vatanın kutsiyetini hatırlatıyor. Toprak ile vatan arasında büyük fark vardır. Toprağı vatan hâline getiren onu elde etmek ve korumak için şehit olan atalarımızın, o topraktaki mezarlarıdır. Kısacası alelâde toprak büyük bir değer taşımaz. Ama vatan toprağı, uğrunda şehit olan atalarımızın kanıyla sulanmış olduğu, şehit mezarlarıyla dolu bulunduğu için mukaddestir.<br />
Bu vatanı dünyalara değişmeyiz. Toprak dünyanın her yerinde vardır. Ancak şehit atalarımızın mezarları sâdece bu vatanın üzerinde mevcuttur. Bu yüzden vatanımızı korumak için seve seve canımızı veririz. Yedinci kıt&#8217;ada da, aynı duygu ve düşünceler işleniyor. Bu vatan cennet kadar kıymetlidir. Şehit olanın ruhu, dini inançlarımıza göre doğrudan doğruya cennete gider. Şehitlerimiz, bu vatan topraklarında yattığı için, vatanımız da cennetten farksızdır. Bu vatan topraklarının her tarafı şehit mezarlarıyla baştan başa doludur. O kadar ki, toprağı sıksak şehitler fışkıracak sanırız. Bu yüzden de, bu vatan bizim en mukaddes, en sevgili varlığımızdır. Canımızı, canımızdan çok sevdiğimiz insanları, varımızı yoğumuzu Allah&#8217;a seve seve veririz. Esasen her şeyi bize veren Allah&#8217;tır. İstediği zaman da elimizden alır. Onun emrine karşı gelmek, isyan etmek aklımızdan geçmez. Fakat Allah&#8217;tan bir tek dileğimiz vardır: O da bizi yaşadığımız sürece vatanımızdan ayrı düşürmemesidir.</p>
<p>Şâir, sekizinci kıt&#8217;ada Allah&#8217;a hitâp ediyor. Şâirin Allah&#8217;tan yegâne dileği, mabedinin göğsüne yabancı (düşman) eli değmemesidir. Camilerimiz ve mukaddes saydığımız bütün varlıklarımıza düşman eli değmemelidir. Bu ezanlar ebediyen, Türk yurdunun üstünde inlemelidir. Ezan sesi hiçbir zaman susmamalıdır. İslâmiyetin beş şartından biri de kelime-i şahadet getirmek, yani &#8220;eşhedü en la ilahe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abdühû ve resûlühü&#8221; demektir. Günde beş vakit okunan ezan&#8217;ın mâna ve muhtevası içerisinde kelime-i şahadet de vardır. Bir insanın Müslüman olması için kelime-i şahadet getirmesi şarttır. Ezan ve kelime-l şahadet olmayınca, İslâmiyet de olmaz.</p>
<p>Dokuzuncu kıt&#8217;ada, ezan sesleri, yurdumuzun üstünde inlediği müddetçe şehitlerimizin de ruhlarının şâd olacağına işaret ediliyor. Ezan sesi, sadece yaşayanlara değil, ölülere, hattâ onların mezar taşlarına bile tesir eden yüce bir mânâ taşır. Şehit atalarımızın maddeden tecerrüd etmiş (sıyrılmış) ruhları yerden fışkırarak ezan sesiyle ayağa kalkacak ve arşa yükselecektir.</p>
<p>Son kıt&#8217;ada şâir, zafer gününün heyecanını yaşıyor. Şanlı bayrağımız dalgalanmakta, şafağın kırmızılığıyla  adetâ yarış edercesine, gök yüzünü Kızıl renge boyamaktadır. Türk ırkı, yeniden hürriyetine ve istiklâline kavuşmuştur. Artık onun için yıkılmak, yok olmak düşünülemez. Bayrağımız göklerde dalgalanmaya başladığı için, şehitlerimizin kanlarını helâl edebiliriz. Zira, hedefe ulaşılmış, yüce gaye gerçekleşmiştir. Kısacası zafer kazanılmıştır. Esasen bu Allah&#8217;a tapan ve doğruluktan ayrılmayan büyük Türk milletinin en tabiî hakkıdır.</p>
<p>Böylece Şâir, şiir boyunca vatanımızın kutsiyetini, istiklâlin mânâ ve ehemmiyetini bu uğurda canım vermenin her Türk askeri için, bir borç olduğunu ifâde etmiştir. Son kıt&#8217;ada da kahraman Türk ordusuna çok yakında gerçekleşeceğini ümit ettiği, büyük zaferin heyecanını yaşatmak suretiyle, onun manevî gücünü son noktasına ulaştırmayı başarmıştır.</p>
<p><a href="http://www.istanbultarih.com/istiklal-marsinin-kabulu-12-mart-1921/"><em>Click here to view the embedded video.</em></a></p>

<p class="sayac_bilgi">35801 okunma</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.istanbultarih.com/istiklal-marsinin-kabulu-12-mart-1921/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>2</slash:comments>
		</item>
	</channel>
</rss>

