<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>İstanbul Tarih</title>
	<atom:link href="http://www.istanbultarih.com/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://www.istanbultarih.com</link>
	<description>Şahsi Tarih Sitesi</description>
	<lastBuildDate>Mon, 06 Feb 2012 09:47:30 +0000</lastBuildDate>
	<language>en</language>
	<sy:updatePeriod>hourly</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>1</sy:updateFrequency>
	<generator>http://wordpress.org/?v=3.3</generator>
		<item>
		<title>Sultan II. Abdülhamid Han&#8217;ı Anıyoruz</title>
		<link>http://www.istanbultarih.com/sultan-ii-abdulhamid-hani-aniyoruz/</link>
		<comments>http://www.istanbultarih.com/sultan-ii-abdulhamid-hani-aniyoruz/#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 05 Feb 2012 06:36:14 +0000</pubDate>
		<dc:creator>istanbultarih</dc:creator>
				<category><![CDATA[Röportajlar]]></category>
		<category><![CDATA[Tarihine Sahip Çıkanlar Topluluğu]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.istanbultarih.com/?p=4041</guid>
		<description><![CDATA[Tarihine Sahip Çıkanlar Platformu, &#8216;Üç Kıtanın Son Hükümdarı II. Abdülhamid Han Anılıyor&#8217; adlı programda Sultan II. Abdülhamid Han&#8217;ı anıyor&#8230;

“2012, Sultan İkinci Abdülhamid Yılı” olmalıdır…
“Ülkemiz ve dünya üzerinde gelişen siyasi ve sosyal olaylarla, yapılan akademik ve popüler tarih çalışmalarıyla değeri her geçen gün biraz daha anlaşılan Sultan İkinci Abdülhamid Han gerektiği gibi anlaşılmayı bekliyor. Bunun için [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Tarihine Sahip Çıkanlar Platformu, &#8216;Üç Kıtanın Son Hükümdarı II. Abdülhamid Han Anılıyor&#8217; adlı programda Sultan II. Abdülhamid Han&#8217;ı anıyor&#8230;</strong></p>
<p style="text-align: center;"><a href="http://www.istanbultarih.com/wp-content/uploads/2012/02/1.jpg"><img class="aligncenter  wp-image-4042" title="1" src="http://www.istanbultarih.com/wp-content/uploads/2012/02/1-1024x490.jpg" alt="" width="614" height="294" /></a></p>
<p style="text-align: center;"><strong>“2012, Sultan İkinci Abdülhamid Yılı” olmalıdır…</strong></p>
<p><strong>“Ülkemiz ve dünya üzerinde gelişen siyasi ve sosyal olaylarla, yapılan akademik ve popüler tarih çalışmalarıyla değeri her geçen gün biraz daha anlaşılan Sultan İkinci Abdülhamid Han gerektiği gibi anlaşılmayı bekliyor. Bunun için bizler Tarihine Sahip Çıkanlar Topluluğu olarak 2012 yılının “Sultan İkinci Abdülhamid Han’ı Tanıma ve Anlama Yılı” olmasını istiyoruz. “</strong> diyor Tarihine Sahip Çıkanlar Topluluğu Başkanı İbrahim Akkurt.</p>
<p>Gerçekleştirdikleri anma programları ve tarih alanında ortaya koydukları çalışmalarla isimlerinden söz ettiren Tarihine Sahip Çıkanlar Topluluğunu ve Topluluk Başkanı İbrahim Akkurt’u, yine bir anma programı hazırlıkları esnasında bulduk ve <strong>Kaynak Medya</strong> olarak kendisiyle keyifli bir röportaj gerçekleştirdik.<em><span id="more-4041"></span></em></p>
<div><em></em><em><strong> </strong></em></div>
<div> </div>
<div><em></em><em><strong>Öncelikle kimdir bu Tarihine Sahip Çıkanlar Topluluğu?</strong></em></div>
<div>
<p>-    Tarihine Sahip Çıkanlar Topluluğu; Merhum Mehmed Akif’in dediği gibi “Sahipsiz olan memleketin batması haktır, Eğer sen sahip çıkarsan bu vatan batmayacaktır” düsturu ile hareket eden; Tarih sahasında ilmi çalışmalar yapıp, Tarihi şahsiyetleri anma programları düzenleyerek milletimizin Tarih konusunda bilinçlenmesi için gayret gösteren bir oluşumdur.</p>
</div>
<div> </div>
<div><em></em><em><a href="http://www.istanbultarih.com/wp-content/uploads/2012/02/logo4.jpg"><img class="aligncenter  wp-image-4052" title="logo4" src="http://www.istanbultarih.com/wp-content/uploads/2012/02/logo4-1024x1014.jpg" alt="" width="368" height="365" /></a></em><strong></strong></div>
<div> </div>
<div><strong>Tarihine Sahip Çıkanlar Topluluğu ne zaman kuruldu ve şu ana kadar ne gibi çalışmalar gerçekleştirdi?</strong></div>
<div>
<p>-    Tarihine Sahip Çıkanlar Topluluğu 10 Şubat 2009 tarihinde Sultan İkinci Abdülhamid Han’ı anma programı ile birlikte kurulmuş oldu. Bu tarihten itibaren çeşitli faaliyetlerimiz oldu. Bunlar; 10 Şubat 2009, 10 Şubat 2010 ve 13 Şubat 2011 tarihlerinde – artık bir gelenek haline getirdiğimiz- Sultan İkinci Abdülhamid Han’ı anma programları, 26 Eylül 2010 ve 25 Eylül 2011 tarihlerinde -Cesaretin ve Tevazunun Sultanı olarak nitelediğimiz- Yavuz Sultan Selim Han’ı Anma programları ve 12 Kasım 2010 tarihinde –Kutlu Müderris- İdris-i Bitlisi’yi anma Programlarımız olmuştur. Anma programlarımız haricinde; Ülkemizin farklı üniversitelerinden doktora ve yüksek lisans öğrencilerinin, bölümlerinin mezunu olmuş arkadaşlarımızın, kısmen de lisans öğrencilerinin yazılarının yer aldığı; tarihin farklı dönemlerine ışık tutan bir dergi olan “TARİHÇE” dergimiz ve anma programları esnasında ücretsiz olarak dağıttığımız tarihi şahsiyetlerimizi tanıtan kitapçıklarımızla tarihimize hizmet vermeye çalışıyoruz. Bunun yanında tarih alanında çıkan haberlerin, gelişmelerin, ve zaman zamanda gerçekleştirdiğimiz röportajların yer aldığı internet sitemiz olan: www.istanbultarih.com vasıtasıyla sanal alemden de faaliyetlerimizi sürdürmekteyiz. Nasip olursa 11 Şubat 2012 Cumartesi günü yine bir Sultan İkinci Abdülhamid Han’ı anma programı ile halkımızın huzuruna çıkmayı bekliyoruz.</p>
</div>
<div> </div>
<div><a href="http://www.istanbultarih.com/wp-content/uploads/2012/02/DSC_9433.jpg"><img class="aligncenter  wp-image-4049" title="DSC_9433" src="http://www.istanbultarih.com/wp-content/uploads/2012/02/DSC_9433-1024x678.jpg" alt="" width="614" height="407" /></a></div>
<div> </div>
<div><strong>Tarihimizde birçok önemli tarihi şahsiyet varken neden Sultan Abdülhamid Han ismi sizin programlarınızda ön plana çıkmaktadır? Bunu bize anlatır mısınız?</strong></div>
<div> </div>
<div>-    Esasında Tarihine Sahip Çıkanlar Topluluğu olarak tarihin tüm dönemlerini inceleyen, her döneme ışık tutabilecek çalışmalar içerisindeyiz. 15. yüzyılda yaşamış Floransalı düşünür Makyavelli “Hükümdar” isimli eserinde der ki: &#8211; İki türlü insan vardır. Birincisi; Kitapları izleyen insanlar, ikincisi; kitapların izlediği insanlar. Sultan İkinci Abdülhamid Han bu tarifi yapılan insan profilinin ikinci kategorisinde yer almaktadır. Sultan Abdülhamid, Dünya konjektürünün değiştiği, güçlü devletlerin Osmanlı’nın yıkılmasında ittifak ettiği ve Osmanlı’yı “Hasta Adam” olarak nitelendirdikleri bir dönemde 31 Ağustos 1876 tarihinde Osmanlı Devleti’nin 34. padişahı olarak tahta çıkmıştır. Mahir siyaseti sayesinde yıkılmakta olan devleti şaha kaldırmış, eserleri ve icraatları ile adeta devletin yıkılmasını 33 yıl geciktirmiştir. O tarihlerde Sultan Abdülhamid Han’ın yaşadığı tecrübeleri bizler bugün devletimiz, milletimiz ve İslam ümmeti olarak yaşamaktayız. Evet belki aradan 100 yıldan fazla bir zaman geçti, fakat o günlerde oynanan oyunlar bugün bizler üzerinde oynanıyor yahut oynanmaya çalışılıyor. Hülasa devletimiz, milletimiz ve ümmetimiz üzerinde oynanan oyunları anlayabilmenin en güzel yolu Sultan İkinci Abdülhamid Han’ı anlamak, anlatmak ve onun vesilesiyle tarihimize, kültürümüze, medeniyetimize sahip çıkmaktır. Belki de bunlardan dolayıdır ki programlarımızda Cennetmekan Sultan İkinci Abdülhamid Han” ismi ön plana çıkmaktadır.</div>
<div>
<p>-    Neticede Sultan Abdülhamid Han da hepimiz gibi bir beşerdir. Yani sevabı da vardır, günahı da vardır. Bizler tarihle ilgilenirken bu noktaya özellikle dikkat etmeliyiz. Fakat yapılmayan işlenmeyen olayları da tarihi şahsiyetlere ve devletlere isnat etmemeliyiz. Maalesef Sultan İkinci Abdülhamid Han, geçmişte tarih kitaplarında iğrenç iftiralara, ideolojik kavgalara maruz kalmış bir tarihi şahsiyetimizdir. Bunun sebeplerinden bir tanesi de; İslam düşmanlarının, Türk düşmanlarının ve bizlerin bu coğrafyada izzetli bir duruş sergilememizin düşmanı olanların Sultan Abdülhamid aleyhtarlığında birleşmeleridir. Sultan Abdülhamid Han’a birtakım iftiralar atarak onun üzerinden milli ve manevi değerlerimiz çürütülmeye, küçük düşürülmeye çalışılmaktadır. Ancak son yıllarda gerek akademik gerekse de popüler tarih alanında yapılan çalışmalarla Sultan İkinci Abdülhamid Han ve dönemi aydınlatılmaya, anlatılmaya, anlaşılmaya başlanmıştır. Sultan 2. Abdülhamid’in iradesiyle parasız yatılı olarak orta tahsilini Galatasaray Lisesi’nde tamamlayan, sonra profesör olan, Milli Eğitim Bakanlığı döneminde ulu hakanla ilgili olarak birçok asılsız habere kaynak olan Hamdullah Suphi Tanrıöver’in itirafı tozlu raflardan günümüze ışık saçmaktadır. “Bir inkılâp yapılmış, saltanat kaldırılmış, cumhuriyet ilan edilmişti. Politika gereği saltanat ve sultanları kötülemek lazımdı. Biz de öyle yaptık.”. Tarih er ya da geç iftira ve yalanlardan arınacak, milli kahramanlarımızın itibarlarını iade edecektir.</p>
<p>-    Üzerinde bulunduğumuz coğrafyanın ve insanlığın sorunlarının çözümü noktasında bu çalışmaları çok kıymete değer bulmaktayız. Bizler Sultan Abdülhamid Han’ı tüm yönleriyle ele alan bu çalışmaların devam etmesini arzulamaktayız. Özel bir televizyon kanalının yaptığı “Abdülhamid’in Dersaadeti” ve TRT’nin yaptığı “Üç Kıtanın Son Hükümdarı: Sultan İkinci Abdülhamid” Belgeselleri, Erciyes Üniversitesi ERUSAM Biriminin hazırladığı 5 Ciltlik “Devr-i Hamid Sultan İkinci Abdülhamid” Ansiklopedisi son yıllarda yapılan mühim çalışmalar arasında zikredilebilir.</p>
</div>
<div> </div>
<div><img src="http://a5.sphotos.ak.fbcdn.net/hphotos-ak-ash4/423955_121081721348038_100003386313001_96622_486379775_n.jpg" alt="" width="680" height="960" /></div>
<div> </div>
<div> </div>
<div><strong>Sultan İkinci Abdülhamid Han’ın ismi İstanbul’a yapılması planlanan 3. köprü için geçmekte, bu konudaki görüşleriniz nelerdir?</strong></div>
<div> </div>
<div>2011 yılında ve 2012 yılında eserleri, icraatı ve örnek devlet adamı kişiliği ile     gündemimizde sıkça yer alan Sultan İkinci Abdülhamid Han’ın ismi, ifade ettiğiniz gibi İstanbul’a     yapılması planlanan 3. köprü için geçmektedir. Devr-i saltanatında ilk boğaz     köprüsü projesini hazırlatan ve ismi “Cisr-i Himidiye” olan bu köprünün yaşatılması ve Sultan Abdülhamid Han’ın isminin yeni yapılacak köprüye     verilerek üçüncü köprünün isminin “Hamidiye Köprüsü” olmasını bizleri tarihimizle barıştıracak bir adım olarak görüyoruz. 21 Eylül 2012 tarihinde doğumunun 170. yılını idrak edeceğimiz Sultan İkinci Abdülhamid Han’ı bu vesileyle bir kez daha rahmet ile anıyor ve diyoruz ki her yıl bir büyüğümüzün ismi içinde bulunduğumuz yıla verilmekte 2012 yılı da “Sultan Abdülhamid Han” yılı olsun istiyoruz.</div>
<div> </div>
<div>
<p><strong>Bu yıl 11 Şubat Cumartesi günü yapacağınız “Sultan Abdülhamid Han’ı Anma Programı” nasıl olacak? Bu konuda bilgi verir misiniz?</strong></p>
<p>-    Daha öncede belirttiğim gibi “Sultan İkinci Abdülhamid Han’ı Anma” programlarını artık bir gelenek haline getirdik. 11 Şubat Cumartesi günü 4.nü gerçekleştireceğimiz anma programı bu yıl 2 bölümden oluşmaktadır. Birinci bölüm, Çemberlitaş’ta Birlik Vakfı toplantı Salonunda 12:00 – 13:30 saatleri arasında olacaktır. Bu bölümde; Kısa bir sinevizyon gösterimi, Abdülhamid Han’ın hayatından kesitlerin yer alacağı bir sunum ve Sultan Abdülhamid Dönemi ile alakalı konuşmaların yer alacağı bir panel olacaktır. 13:30’da programın ilk kısmı sona erdikten sonra programa katılan kalabalık ile birlikte Çemberlitaş’ta İkinci Mahmud türbesinde medfun bulunan Sultan Abdülhamid Han’ın kabrine doğru hareket edeceğiz. Programımızın ikinci kısmında; Türbe’de kabri başında Sultan İkinci Abdülhamid Han için küçük 6 hafızımız Yasin-i Şerif okuyacaklar ve akabinde Sultan Abdülhamid Han’ın ruhu için okunan hatimlerin duasının yapılması ile programımız nihayete erecektir. Ayrıca programa katılan herkese Sultan İkinci Abdülhamid Han’ın Hayatının anlatıldığı kitapçıktan ve Tarihçe dergimizden hediye edeceğiz.</p>
</div>
<div> </div>
<div><a href="http://www.istanbultarih.com/wp-content/uploads/2012/02/Davetiye_son.jpg"><img class="aligncenter" title="Davetiye_son" src="http://www.istanbultarih.com/wp-content/uploads/2012/02/Davetiye_son-1024x951.jpg" alt="" width="614" height="571" /></a></div>
<div> </div>
<div><strong>Peki bu program haricinde 2012 yılı içerisinde ne gibi programlar yapmayı hedefliyorsunuz?</strong>-    Malumunuzdur ki bu tip organizasyonları yapabilmek için vakti müsait olan bir kadro, organizasyonlarda yapılan harcamaları karşılamak için bir bütçe ve tarihine sahip çıkan bir halk kitlesinin desteği gerekmektedir. Zaman ve şartlar neyi gösterir bilemem. Fakat bizim düşüncemiz; 3 Haziran’da tahttan askeri darbe ile indirilip daha sonra şehid edilen Sultan Abdülaziz Han’ı Anma Programı, Eylül ayında Kanuni Sultan Süleyman ve Yavuz Sultan Selim Han’ı anma programları ve 21 Eylül 2012 tarihinde doğumunun 170. yıldönümünü idrak edeceğimiz “Sultan İkinci Abdülhamid 170 yaşında” isimli programları gerçekleştirmeyi hedefliyoruz.</div>
<div>
<p><strong>Son olarak söylemek istediğiniz bir şeyler var mı?</strong></p>
<p>- Kısıtlı imkanlar ile gerçekleştirdiğimiz bu programlara Tarihine Sahip Çıkan tüm halkımızı davet ediyoruz. Eğer bizler tarihimizi doğru kaynaklardan öğrenmez ve mazisi tertemiz olan tarihimize sahip çıkmaz isek; Tarihimizi ve tarihi şahsiyetlerimizi karalayan diziler ve yayınlar da yapılır, işlememiş olduğumuz soykırım gibi bizim tarihimize ve medeniyetimize çok uzak olan bir kavramı da boynumuza yaftalarlar. Tarih; milletlerin hafızasıdır, Tarih; milletlerin tecrübeler mecmuasıdır ve yine Tarih; Geçmişi geleceğe bağlayan köprüdür. Bunun için gelin hep birlikte bu şanlı tarihimize aziz ecdadımıza sahip çıkalım. Şairin dediği gibi “Bâki olan kubbede hoş bir sadâ bırakabilmektedir”. Gelin el ele vererek bu hoş sadâyı gelecek nesillere bırakalım. Anma programlarımızla, tarihi anlatan yayınlarımızla özellikle yeni yetişen neslimizi tarih şuuruna sahip bireyler olarak yetiştirelim.</p>
</div>
<div> </div>
<div> </div>
<div><strong>KAYNAK: http://www.kaynakmedya.com/haber/2157/ii-abdulhamid-han-aniliyor.html</strong></div>

<p class="sayac_bilgi">2744 okunma</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.istanbultarih.com/sultan-ii-abdulhamid-hani-aniyoruz/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>İstanbul&#8217;un &#8221;kara kışlı tarihi&#8221;</title>
		<link>http://www.istanbultarih.com/istanbulun-kara-kisli-tarihi/</link>
		<comments>http://www.istanbultarih.com/istanbulun-kara-kisli-tarihi/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 02 Feb 2012 06:08:31 +0000</pubDate>
		<dc:creator>istanbultarih</dc:creator>
				<category><![CDATA[Araştırma]]></category>
		<category><![CDATA[Haberler]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.istanbultarih.com/?p=4029</guid>
		<description><![CDATA[ 
Yaklaşık 5 bin yıllık tarihe sahip olan İstanbul, Bizans, Osmanlı ve Cumhuriyet dönemlerinde Haliç&#8217;in donduğu,insanların yiyecek ve yakacak sıkıntısıyla karşı karşıya kaldığı &#8221;kara kışlar&#8221; yaşadı.
Tarihçi Necdet Sakaoğlu,İstanbul&#8217;un Bizans, Osmanlı ve Cumhuriyet dönemlerinde büyük kışlar yaşadığını belirtti.
Bizans döneminde yaşanan kışlarla ilgili çok az bilgilerin olduğunu aktaran Sakaoğlu, &#8221;Büyük kış oldu, kıtlık oldu, hastalık oldu deniliyor. [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a title="İstanbul'un ''kara kışlı tarihi''" href="http://www.haber7.com/"><img class="aligncenter" src="http://image.haber7.com/haber/haber7/photos/2010/247020120201115649784.jpg" alt="İstanbul'un ''kara kışlı tarihi''" width="245" height="180" /> </a></p>
<p><strong>Yaklaşık 5 bin yıllık tarihe sahip olan İstanbul, Bizans, Osmanlı ve Cumhuriyet dönemlerinde Haliç&#8217;in donduğu,insanların yiyecek ve yakacak sıkıntısıyla karşı karşıya kaldığı &#8221;kara kışlar&#8221; yaşadı.</strong></p>
<p>Tarihçi Necdet Sakaoğlu,İstanbul&#8217;un Bizans, Osmanlı ve Cumhuriyet dönemlerinde büyük kışlar yaşadığını belirtti.</p>
<p>Bizans döneminde yaşanan kışlarla ilgili çok az bilgilerin olduğunu aktaran Sakaoğlu, &#8221;Büyük kış oldu, kıtlık oldu, hastalık oldu deniliyor. Eski tarih yazarları, olayın kendisini tasvir etmekten çok, olayın neden olduğu felaketleri anlatmışlar. Bizans dönemi, 5. yüzyılda üst üste 30 yıl aralıklarla büyük kışların yaşandığı dönemdir. O dönemde de Haliç&#8217;in donduğu belirtiliyor&#8221; dedi.</p>
<p><strong>-Osmanlı dönemi-</strong></p>
<p>Osmanlı tarihinde de çok sert kışların olduğunu, insanların donma, yangın gibi olaylardan dolayı hayatını kaybettiğini aktaran Sakaoğlu, şunları söyledi:<span id="more-4029"></span></p>
<p>&#8221;1573 kışı, çok anormal geçmiş kışlardan biridir. En az 1 ay süren bir periyottur. Ondan sonra 1621&#8242;de, 2. Osman&#8217;ın padişahlığı sırasında yaşanan zorlu bir kış mevsimi var. Aralık sonunda başlamış, Ocak sonuna kadar devam etmiştir. 1754&#8242;te de büyük bir kış vardır. O da tesadüfen 3. Osman döneminde yaşanmıştır. Her iki padişahın döneminde de kışın getirdiği felaketler çok ağır olmuştur. Osmanlı döneminde yaşanan 1621 kışında Haliç donmuştur. O zamanlar köprü falan yok. İnsanlar Galata&#8217;dan Eminönü&#8217;ne yürüyerek geçmiştir. Haliç&#8217;te çocuklar buzların üzerinde kaydırak oynamışlar. 1754 kışı 2 aya yakın sürmüş. Aralıksız kar yağmış. Üsküdar ile Sarayburnu arası buzlarla kaplanmış. Bunun Karadeniz&#8217;e dökülen büyük ırmaklardan kopuk gelen buzların, boğazın dar yerlerinde meydana getirdiği sıkışıklıklar olduğunu düşünüyoruz. İstanbul Boğazının donması mümkün değil. Çünkü büyük akıntılar var, tuzlu su.&#8221;</p>
<p>Osmanlı Padişahlarından 3. Osman&#8217;ın, babası 2. Mustafa öldüğünde henüz 5 yaşında olduğunu aktaran Sakaoğlu, &#8221;3. Osman, sarayın harem hapishanesine kapatılmış. Dünya ile hemen hemen hiçbir ilgisi olmadan 51 sene burada kapalı kaldıktan sonra tahta çıkmış. 2-2,5 sene padişahlık yapmış. Tahta çıkışı 13 Aralık. 13 Ocak&#8217;ta da şiddetli kış başlamış. O dönem büyük yangınlar çıkmış. Dolayısıyla halk tarafından 3. Osman, &#8216;uğursuz padişah&#8217; olarak görülmüş. Meşhur Hocapaşa ve Cibali yangınları da bu dönemde olmuş&#8221; dedi.</p>
<p><strong>-Yaşanan sıkıntılar-</strong></p>
<p>İstanbul&#8217;u ağır geçen kışların çok etkilediğini, her dönem kışın getirdiği sorunların farklı farklı yaşandığını aktaran Sakaoğlu, kentin tarih boyunca üretimi az, tüketimi çok olan bir şehir konumunda kaldığını, her dönem nüfusunun da çok olduğunu belirtti.</p>
<p>İstanbul&#8217;un yakacağının, Karadeniz&#8217;deki odun iskelelerinden geldiğini, kötü geçen kış mevsiminde şehrin yakacak sıkıntısı çektiğini kaydeden Sakaoğlu, sözlerine şöyle devam etti:</p>
<p>&#8221;Zaten halk felaketi gördüğü zaman fazla fazla yakacak aldığı için kısa zamanda biten yakacağın arkası gelmiyor. İstanbul&#8217;un zahire ihtiyacı Karadeniz, Romanya ve Akdeniz&#8217;den gemilerle geliyor. Fırtına, kış başlayınca zahire taşıyan gemiler, İstanbul&#8217;a ulaşamıyor. Fırınlarda ekmek çıkmamaya başlıyor. Kıtlık yaşanıyor. Ayrıca yangınlar çok meydana geliyor. Herkes ısınmak için bir şeyler yakmak zorunda. 1850&#8242;lere kadar İstanbul&#8217;da ve Türkiye&#8217;de soba yok. Sobadan önce ocak, mangal, tandır var. Ocak dediğiniz şey, evi ısıtmaz. Duvarda olan bir şeydir. Ocak sadece ateş edinmeye yarar. İnsanlar çok zor şartlarda, bu soğukları geçirmiş. 1800&#8242;lere kadar pencere camı yok, tabaka cam yok, kepenk var. Evi ısıtmak çok zor. İstanbul böyle bir felaketler zincirini, kışa bağlı olarak her zaman yaşıyor.&#8221;</p>
<p>Günümüzde ısınma, yiyecek ve giyecek sorununun yaşanmadığını vurgulayan Sakaoğlu, &#8221;Günümüzdeki sorun ise kar yağınca taşıtların çalışmaması, iş yerlerine ulaşımın zorlaşmasıdır. Şehir çok büyük. Büyük bir kentin, doğal bir kışı geçirmesi geçmişte de zormuş, günümüzde de zor. Geçmişin sorunları farklı, günümüzün sorunları farklı&#8221; dedi.</p>
<p><strong>-1929, 1954, 1963 ve 1987 kışları-</strong></p>
<p>İstanbul&#8217;un kış tarihinde 1929 kışının önemli bir yere sahip olduğunu ifade eden Sakaoğlu, şunları söyledi:</p>
<p>&#8221;Bu kışın özelliği şu. Sürekli kar yağışı evresi var. 6 Ocak&#8217;ta başlayan kar yağışı, 12 Mart&#8217;a kadar devam etmiş. Kar yağışı, 2 ay devam etmiş. Asıl büyük kış Avrupa&#8217;da yaşandığı için, Tuna Nehri donmuş. Donan Tuna Nehri&#8217;nin çözülme evresi İstanbul&#8217;u etkilemiş. Çözülen buzlar, Karadeniz&#8217;e inmiş. Dalgalarla süreklenerek, evvela Rumelihisarı önüne gelmiş. Rumelihisarı boğazın en dar yeridir. Orayı büyük buz parçaları kilitlemiş. O kışın hatıraları arasında bunlar var. Bu dönemin, Avrupa&#8217;daki büyük kışın neden olduğu büyük ırmaklardaki donmaların, bir süre sonra çözülmesiyle oluşan buz kitlelerinin akıntıyla boğaza gelmesi ilginç olayların arasındadır. Bize yakın, fotoğraf ve görüntülerle çok iyi tespit edilmiş, en büyük İstanbul kışı 1929&#8242;da yaşanmıştır.&#8221;</p>
<p>1929 yılından sonra da İstanbul&#8217;un kış mevsimlerini zor geçirdiği yılların olduğunu vurgulayan Sakaoğlu, 1954 yılında da aynı şekilde büyük bir kışın yaşandığını, Tuna Nehri&#8217;nden kopan buzların İstanbul&#8217;a geldiğini bildirdi.</p>
<p>Sakaoğlu, 1963&#8242;te yaşanan ağır kış mevsiminde, bir kaç gazetecinin donarak hayatını kaybettiğini kaydederek, &#8221;Trakya&#8217;daki kışı görüntülemek isterken tipide boğuldular ve kurtarılamadılar. 1987&#8242;de ağır bir kış yaşandı. Bu ani ve olağanüstü bir kıştı. Şehir bir metre kalındığındaki karın altında kaldı ve hayat tamamen durdu. Tabiat halen en güçlü etkendir. Kar İstanbul&#8217;un tamamında, hatta Türkiye&#8217;nin tamamında hayatı tamamen durdurabilir. Tabiat halen, bizim bütün teknik imkanlarımıza, seferber ettiğimiz ekipmanlara rağmen dünyaya egemendir&#8221; şeklinde konuştu.</p>
<p><strong>-&#8221;İstanbul, mevsimsel sürprizi çok olan bir şehirdir&#8221;-</strong></p>
<p>Bugünlerde yaşanan kış mevsiminin çok doğal bir süreç olduğunu, bu soğuklara &#8221;ayandon soğukları&#8221; denildiğini dile getiren Sakaoğlu, &#8221;Olmaması anormal, olması doğaldır. Tam gününde, zamanında olması gereken &#8216;ayandon soğukları&#8217;dır. &#8216;Zemheri&#8217; dediğimiz soğukların başlangıcıdır. Mart ayının sonuna kadar, Türkiye&#8217;nin bulunduğu kuşak için normal kıştır. Kışın en ağır günleridir. Bu &#8216;kocakarı soğuğu&#8217; dediğimiz soğuklarda biter. &#8221;Kocakarı soğuğu&#8221;nun Arapçası, &#8221;Berdülacuz&#8217;dur. &#8216;Yaşlanmış kadın&#8217; anlamına geliyor. Araplar bu kelimeyi, &#8216;soğuğun kocamışı&#8217;na kullanmışlar. &#8216;Soğuğun son dönemi&#8217; anlamına geliyor. İstanbul mevsimsel sürprizi çok olan bir şehirdir. İki deniz arasında bir boğaz var, Haliç var. Karşısı Romanya, Rusya, Ukrayna&#8217;dan gelen rüzgarları yaşıyor. Karayeli alıyor, poyrazı alıyor. Rutubet yükleniyor. İstanbul bir acayip yerdedir. Mevsimleri sürprizlidir. Bu sürprizleri her zaman yaşar&#8221; dedi.</p>
<p><strong>Kaynak: AA</strong></p>

<p class="sayac_bilgi">1552 okunma</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.istanbultarih.com/istanbulun-kara-kisli-tarihi/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Kurtuluş Mücadelesinin Efsaneleşen Komutanı : Kazım Karabekir Paşa&#8217;yı Vefâtının 64. yıldönümünde rahmetle anıyoruz</title>
		<link>http://www.istanbultarih.com/sanli-komutan-kazim-karabekir-pasa/</link>
		<comments>http://www.istanbultarih.com/sanli-komutan-kazim-karabekir-pasa/#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 25 Jan 2012 23:41:19 +0000</pubDate>
		<dc:creator>istanbultarih</dc:creator>
				<category><![CDATA[Anasayfa]]></category>
		<category><![CDATA[Tarihi Şahsiyetler]]></category>
		<category><![CDATA[Tarihine Sahip Çıkanlar Topluluğu]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.istanbultarih.com/?p=831</guid>
		<description><![CDATA[
Kazım Karabekir ( 1882)- (26.01.1948)

Kazım KARABEKİR, 1882 yılında İstanbul&#8217;da doğdu. Mehmet Emin Paşa&#8217;nın oğludur. İlköğrenimini İstanbul, Van, Harput ve Mekke&#8217;de tamamladıktan sonra, 1896&#8242;da İstanbul Fatih Askeri Rüştiyesi&#8217;ni, 1899&#8242;da Kuleli Askeri İdadisi&#8217;ni, 1902&#8242;de Harbiye Mektebi&#8217;ni ve 1905&#8242;te de Erkân-ı Harbiye Mektebi&#8217;ni bitirerek yüzbaşı rütbesiyle orduya katıldı. İki yıllık kıta stajını Manastır&#8217;da yaptı. İttihat ve Terakki&#8217;nin Manastır [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: center;"><p><a href="http://www.istanbultarih.com/sanli-komutan-kazim-karabekir-pasa/"><em>Click here to view the embedded video.</em></a></p></p>
<p style="text-align: center;"><strong>Kazım Karabekir ( 1882)- (26.01.1948)</strong></p>
<p style="text-align: center;"><img class="aligncenter size-medium wp-image-832" title="karabekir" src="http://www.istanbultarih.com/wp-content/uploads/2009/03/karabekir-240x300.jpg" alt="karabekir" width="240" height="300" /></p>
<p>Kazım KARABEKİR, 1882 yılında İstanbul&#8217;da doğdu. Mehmet Emin Paşa&#8217;nın oğludur. İlköğrenimini İstanbul, Van, Harput ve Mekke&#8217;de tamamladıktan sonra, 1896&#8242;da İstanbul Fatih Askeri Rüştiyesi&#8217;ni, 1899&#8242;da Kuleli Askeri İdadisi&#8217;ni, 1902&#8242;de Harbiye Mektebi&#8217;ni ve 1905&#8242;te de Erkân-ı Harbiye Mektebi&#8217;ni bitirerek yüzbaşı rütbesiyle orduya katıldı. İki yıllık kıta stajını Manastır&#8217;da yaptı. İttihat ve Terakki&#8217;nin Manastır örgütünün kurulmasına katıldı. 1907&#8242;de kolağası (önyüzbaşı) rütbesi alarak İstanbul Harbiye Mektebi, tabiye öğretmen vekilliğine atandı. İttihat ve Terakki İstanbul örgütünün kurulmasında görev aldı. 2.Meşrutiyet&#8217; ten sonra Edirne&#8217;de 2.Ordu 3.Fırka (tümen) erkân-ı harfliğine (kurmaylığına) atandı.</p>
<p>31 Mart 1909 ayaklanmasında Hareket Ordusu&#8217;nda görev aldı. 1910 Arnavutluk ayaklanmasının bastırılması harekâtında çalıştı. 14 Nisan 1912&#8242;de binbaşılığa yükseldi. Balkan Savaşı&#8217;nda Trakya sınır komiseri olarak görev yaptı. 1914&#8242;te kaymakam (yarbay) rütbesiyle Birinci Kuvve-i Seferiye komutanlığıyla İran ve ötesi harekâtıyla görevlendirildi. Bir süre sonra İstanbul Kartal&#8217;da 14. Fırka komutanlığına atandı ve Çanakkale&#8217;ye gönderildi. Kerevizdere&#8217; de Fransızlar&#8217; a karşı üç ay savaştıktan sonra miralaylığa (albay) yükseldi. Buradan, İstanbul&#8217;da I. Ordu erkân-ı harbiye başkanlığına, sonra Galiçya&#8217; ya gidecek ordunun ve ardından Mareşal Von der Goltz&#8217; un erkân-ı harbiye başkanlığına atanarak Irak&#8217;a gitti.</p>
<p>1916&#8242;da Kutü&#8217;l-Amare&#8217;yi kuşatan 18. Kolordu komutanlığına getirildi ve burayı aldıktan sonra Irak&#8217;ta İngilizler&#8217; le çarpıştı. 1917&#8242;de Diyarbakır&#8217;daki 2. Kolordu komutanlığına getirildi ve Van, Bitlis, Elaziz (Elazığ) cephelerindeki 2. Ordu komutanlığına vekâlet etti. 1918&#8242;de Erzincan ve Erzurum&#8217;u Ermeniler&#8217; den ve Ruslar&#8217; dan geri aldı. Ardından Sarıkamış, Kars ve Gümrü Kalelerini ve Karaköse’ yi kurtardı. Aynı yıl Mirliva (Tümgeneral) oldu. Mondros Mütarekesi sırasında sadrazam olan Ahmet İzzet Paşa&#8217;nın erkân-ı harbiye-i umumiye reisliği (genelkurmay başkanlığı) önerisini kabul etmeyerek Anadolu&#8217;da görev almak istedi. Önce Tekirdağ&#8217;daki 14. Kolordu Komutanlığı&#8217;na, ardından da Erzurum&#8217;daki 15. Kolordu Komutanlığı&#8217;na atanmasını sağlayarak Nisan 1919&#8242;da göreve başladı.<span id="more-831"></span></p>
<p>Hazırlıkları yapılan Erzurum Kongresi&#8217;nin toplanmasında önemli rol oynadı. Kurtuluş Savaşı&#8217;nda Edirne milletvekilliği ve Doğu cephesi komutanlığı yaptı. Ermeniler&#8217; in eline geçen Sarıkamış, Kars ve Gümrü Kalelerini geri alarak 15 Kasım 1920&#8242;de Ermeni ordusunu kesin olarak yendi. Ermeni hükümetiyle Ankara hükümeti adına Gümrü Antlaşması&#8217;nı imzaladı. Kars&#8217;ın alınmasıyla ferikliğe (korgeneral) yükseldi. Rus Sovyet Sosyalist Federe Cumhuriyeti ve Kafkasya hükümetleriyle Kars Antlaşması görüşmelerini yürüttü. Halk Partisi’nden Ayrıldı Kurtuluş Savaşı&#8217;nın bitiminden sonra I. Ordu müfettişliğine atandı, 1923&#8242;te İstanbul milletvekili oldu. 1924&#8242;te, TBMM&#8217;deki Dörtler Grubu&#8217;nu destekledi. Ardından askerlikten ayrılarak Halk Fırkası&#8217;ndan istifa etti. 17 Kasım 1924&#8242;te kurulan Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası&#8217;nın başkanlığına seçildi. Parti 3 Haziran 1925&#8242;te Şeyh Sait ayaklanması nedeniyle kapatıldı. Karabekir Mustafa Kemal Paşa&#8217;ya karşı yapılan İzmir suikasti ile ilgili görülerek bazı partililerle birlikte yargılandıysa da beraat etti. Siyasi hayatına on iki yıllık aradan sonra, 6 Ocak 1939&#8242;da İstanbul milletvekili olarak devam etti. 1946&#8242;da TBMM başkanlığına seçildi ve bu görevde iken 26 Ocak 1948&#8242;de Ankara&#8217;da öldü.<br />
Bu eserler şunlardır.</p>
<p style="text-align: center;">1- Hayatım (Karabekir Paşa bu eserinde gençlik yıllarını anlatmaktadır.)</p>
<p style="text-align: center;">2- İttihat ve Terakki Cemiyeti 1896-1909 (Bu eserde Paşa İttihat ve Terakkinin kuruluş dönemini ve ilk çalışmalarını anlatmaktadır.)</p>
<p style="text-align: center;">3- Birinci Cihan Harbine Neden Girdik ? (Birinci Cilt) (Bu eserde Paşa&#8217;nın istihbarat subayı olduğu dönemleri kapsadığından Osmanlının 1.Dünya Savaşı&#8217;na neden girdiğini çarpıcı belgelerde ortaya koymaktadır.)</p>
<p style="text-align: center;">4- Birinci Cihan Harbine Nasıl Girdik? (İkinci Cilt) (Cihan harbine Osmanlı İmparatorluğu&#8217;nun nasıl girdiğini anlatmaktadır.)</p>
<p style="text-align: center;">5- Birinci Cihan Harbini Nasıl İdare Ettik? (Üçüncü Cilt) &#8211; Erzincan ve Erzurum&#8217;un Kurtuluşu (Karabekir Paşa bu eserinde ise Erzurum ve Erzincan&#8217;ın nasıl kurtarıldığını anlatmaktadır)</p>
<p style="text-align: center;">6- Birinci Cihan Harbini Nasıl İdare Ettik? (Dördüncü Cilt) &#8211; Sarıkamış, Kars ve Ötesi &#8211; (Bu eserde ise Sarıkamış, Kars bölgelerinin nasıl kurtarıldığını anlatmaktadır)</p>
<p style="text-align: center;">7-Ermeni Dosyası (Paşa savaşacağı Ermenilerin tarihçesini araştırmış ve kaleme almıştır.)</p>
<p style="text-align: center;">8- Ermeni Mezalimi (Paşa Ermenilerin görev yaptığı doğu illerindeki katliamlarını belgelerle ve resimlerle ortaya koyarak, günümüzde koparılan kızılca kıyamete hayalle değil belgelerle cevap vermiştir.)</p>
<p style="text-align: center;">9-Paşaların Hesaplaşması ? İstiklal harbine neden girdik,niçin girdik ve nasıl idare ettik ? (Paşa, İstiklal Harbi öncesi İstiklal Harbi&#8217;ne kimlerin ve nasıl karar verdiğini, kimlerin karşı çıktığını ve inanmadığını bu eseriyle anlatmakta ve resmi tarihimizi kökten değiştirecek belgeleri koyup doğrularıyla bir dönemi aydınlatmaktadır.)</p>
<p style="text-align: center;">10- İstiklal Harbimiz (5 CİLT TAKIM) (Karabekir Paşa&#8217;nın en çok konuşulan ve tartışılan eseri. 1960 yılında ailesinin Türkiye Yayınevi tarafından yayınlattığı ve hemen yasaklanıp toplatılan eseri. Eseri baskıya hazırlayan Paşa&#8217;nın rahmetli damadı Prof.Faruk ÖZERENGİN beyefendinin deyimiyle &#8220;trenle Ankara&#8217;ya ailece toplanıp giderken kanun kaçakları gibi korka korka ürkek gözlerle baka baka gittiğimiz&#8221; diye anlattığı olay 5 yıl sürmüş ve sonunda beraat edip yayınına devam edilmiştir.</p>
<p style="text-align: center;">11- İstiklal Harbimizin Esasları (Karabekir paşanın 1933 yılında bastırmak istediği ancak matbaanın basılarak kireç ocaklarında imha edilen eseridir. İstiklal Harbi&#8217;mizi esas hatlarıyla ortaya koyan ve 1933 yılında bir Ankaralı adıyla bir gazetede yalan ve yakın tarihimizdeki olayları farklı, Karabekir Paşa&#8217;nın ismini aşağılayıcı yayınlar başladığında Paşa belgeler göndermeye başlar, ilk iki belge yayınlanır ama gerisi yayınlanmaz. Paşa bunun üzerine bu eseri hazırlar ve matbaada 3000 adet forma halindeki eser matbaa basılarak imha edilir. Bu eserin eksiksiz ve tam metin baskısı.)<br />
12- İstiklal Harbimizde İttihat Terakki ve Enver Paşa (2 cilt takım) (Paşa bu eserinde de İstiklal Harbi döneminde İttihat Terakki Erkanının ve özellikle Enver Paşa&#8217;nın çalışmalarını belge ağırlıklı olarak anlatmaktadır. Kurtuluş Savaşımızın başlıca kahramanlarından biri olan rahmetli General Kazım Karabekir&#8217; in (1882-1948) bu eseri, 1. Dünya Savaşında Osmanlı ordularının başkomutanı olarak yenilgiye düşüp Avrupa&#8217;ya kaçmış olan Enver Paşa ile Cemal ve Talat Paşalar gibi İttihat ve Terakki Cemiyeti (Fırkası) kurucuları ve erkanının özellikle Ulusal Kurtuluş Savaşı yıllarında yaptıklarını -belgelere dayanarak- anlatır. Önemli belgeler arasında Halk Şuralar Fırkası programı ile İslam İhtilal Cemiyetleri İttihadı nizamnamesi de vardır. 1920-23 yıllarını kapsayan bu değerli anılar, Enver Paşa&#8217;nın Kafkaslar&#8217; dan Orta Asya&#8217;daki feci öldürülüşüne kadar geçen bütün yaşamını anlattığı gibi, Onun ve yandaşlarının Kurtuluş Savaşındaki olumsuz etkinliklerini de belirtmektedir. Enver Paşa, Harb-i Umumi&#8217;den mağlup çıkılması üzerine Berlin&#8217;e kaçmak zorunda kalmıştı. Buradan Rusya&#8217;ya geçen Paşa Moskova&#8217;da İngiliz emperyalizmine karşı birlikte mücadele etmek için Sovyet devlet adamları ile görüşerek onlardan Anadolu hareketine silah yardımı yapmalarını istedi. Ve Rusya&#8217;nın desteğiyle kurulan İslam İhtilal Cemiyetleri İttihadı adlı cemiyetin başına geçerek Anadolu&#8217;da şubeler açmak istedi ve 1920 Eylül&#8217;ünde gerçekleşen Doğu Halkları Kongresi&#8217;ne katıldı. Bir ara Berlin&#8217;e döndüyse de fazla kalmayarak yine Moskova&#8217;ya geldi. Ve Ankara hükümetinin temsilcisi ile görüşmeler yaptı. Mustafa Kemal Paşa&#8217;ya bir mektup yazarak hakkındaki söylentileri ve Anadolu hareketinin başına geçeceği iddialarını yalanladı; fakat Yunan saldırısının başlaması ile Anadolu&#8217;ya geçme fikriyle Batum&#8217;a geldi. Bütün bu gelişmeler olurken beride Anadolu&#8217;da gözle görülecek bazı faaliyetler belirdi: Trabzon&#8217;da Enver Paşa&#8217;ya taraftarlığı ile bilinen Yahya Kahya, mahkum ve kaçaklardan oluşan bir tabur meydana getirerek başına buyruk bazı işler yapmaya ve Enver&#8217;in yakında döneceğini açıkça telaffuz etmeye başladı. Diğer taraftan, gelişmeler Büyük Millet Meclisi&#8217;nde bulunan kırk civarındaki İttihatçı mebuslarda da yankısını buldu. Bu gelişmelerden rahatsızlık duyan Mustafa Kemal Paşa, Rus hükümetiyle anlaşarak, Enver Paşa&#8217;yı devre dışı bıraktı. Rusların desteklerini kaybettiğini ve Anadolu&#8217;da da bir şey yapamayacağını anlayan Enver Paşa bu kez, Türkistan&#8217;a yönelerek, buradaki Türkleri Ruslara karşı istiklal mücadelesi vermek üzere örgütlemek istedi ve bu yolda da can verdi. İlk baskısını 1967&#8242;de yapan bu eser; o sırada Şark&#8217;ta bulunan Kazım Karabekir&#8217; in kendi gözlem, hatıra ve bilgileriyle birlikte, bu maceranın kahramanlarının 1920-23 arasındaki resmi-özel yazışma ve mektuplarının suretlerinden oluşan birinci elden bir kaynak niteliğindedir. Ayrıca, aynı hadiselerle bağlantılı olan Yahya Kahya ile Mustafa Suphi&#8217;nin öldürülmesi olayları ve bunlarla ilgili belgeler de, eserde ele alınan konulardandır. Enver Paşa ve İttihat ve Terakki erkanının Milli Mücadeledeki faaliyetlerine dair ilk elden bilgi, belge ve anılar veren eser, İslam İhtilal Cemiyetleri İttihadı nizamnamesi, Halk Şuralar Fırkası Programı ve Meclis tarafından Kahya Yahya olayını incelemek üzere Bursa mebusu Mustafa Fehmi Efendi başkanlığında oluşturulan tahkik heyetinin raporu gibi çok önemli belgeleri de içermektedir. )</p>
<p style="text-align: center;">13- Paşaların Kavgası (İstiklal Harbi biter bitmez Karabekir Paşa&#8217;nın M. Kemal Paşa ve etrafıyla arasındaki ihtilafların ve tartışmaların başladığı dönemi çok çarpıcı şekilde ele alarak anlattığı eseridir. Bu kitapta Türk yakın tarihinin en çapraşık dönemi Karabekir Paşa&#8217;nın kalemiyle ele alınıyor. Resmi tarihe yer yer ters düşen bu hatıralar yakın tarihimizin iyi anlaşılması için büyük kazançtır. Tarihin hafızası hiç bir zaman unutkanlıkları bağışlamamıştır. Bu kitabı okuyup bitirdiğiniz zaman yakın tarih tablosunun son çizgisinin çizilmiş olduğunu göreceksiniz. )</p>
<p style="text-align: center;">14- Bir Düello ve Bir Suikast (Karabekir Paşa&#8217;nın iktidar sahipleriyle ihtilafa düştüğü ve 15 yıla yakın Erenköy&#8217;deki köşkünde göz hapsinde tutulduğu dönemlerde kendisine planlanan suikast girişimini anlattığı eseri.)</p>
<p style="text-align: center;">15- Çocuk Davamız 2 cilt takım (&#8220;Kazım Karabekir Paşa&#8217;nın özellikle görev yaptığı Doğu vilayetlerinde bakımsız çocuklara yönelik yapmış olduğu çalışmaları ve raporlarını topladığı bu 2 ciltten oluşan eser günümüz idarecileri için iyi bir kaynak, tarih meraklıları için ise ibret verici bir çalışmadır. Paşa bu eserine başlarken şunları söylüyor: &#8220;Bir taraftan çocuk sefaleti, bir taraftan da şahane çocuk balolarını okudukça ve işittikçe bende duygularımı kaybettim. Bakımsız çocuklar millet enerjisinin, bakımsız topraklar da vatan enerjisinin kaybedilmesi demektir. Bakımsız çocuk milli tehlikedir. Çünkü her yıl maddi manevi bir sürü düşkün halk arasında kaynaşacak ve ordu saflarına karışacaktır. Demek milletin ve ordusunun keyfiyet bakımından kıymeti her yıl bir derece daha düşecektir. Vatanın geleceğinin sahipleri bugünün çocuklarıdır. Şu halde bakımsız çocukların bu vatana nasıl sahip olacakları bugünden düşünülecek bir meseledir. Bazı kimselerden esefle duydum ve duymaktayım da: Madem ki bakamayacaklar ne diye çocuk yapıyorlar. Bende cevap veriyorum ki: Ailelerin vatan borçları, fakir de olsalar, mümkün olduğu kadar çok çocuk yapmalarıdır. Nasıl Bakılacağını hesap etmek onların değil, devletin vazifesidir. Hayatımda bana zevk veren hayli başarılarım vardır: En zevklisi binlerce bakımsız çocuğun hayat ve geleceğini kurtarmak olmuştur.&#8221;</p>
<p style="text-align: center;">16- Çocuklara Öğütlerim (Karabekir Paşa&#8217;nın özellikle ilk okul dönemine ait çocukları için hazırladığı eseri. Büyük çocuklara (!) da vereceği pek çok şey olduğunu okudukça bu eserde göreceğiz)</p>
<p style="text-align: center;">17- Bulgaristan Esareti -Hatıralar, Notlar- (Paşa&#8217;nın hatıra ve notlarından Bulgar esareti dönemine ait eseri.)</p>
<p style="text-align: center;">18- İngiltere, İtalya ve Habeş Harbi (Paşa&#8217;nın bu üç devlet arasındaki savaşı anlattığı,askeri güç ve psikolojik durumu ortaya koyduğu eseri.)</p>
<p style="text-align: center;">19- Kürt Meselesi (Paşa&#8217;nın dün için doğu ve güneydoğu insanımızla ilgili ortaya koyduğu tezlerin bugün içinde aynen devam ettiğini, Kürt toplumu üzerinde emelleri olan Ermeni ve Batılı ülkelerin bu insanlarımızı nasıl kullanmak istediklerini bu eserinde okuyacaksınız.Doğu insanını ve doğu bölgelerini çok iyi bilen bir paşanın günümüz içinde geçerli tezlerini bu eserde bulacaksınız)</p>
<p style="text-align: center;">20- İzmir Suikasti (Paşa&#8217;nın ve muhalefetin İstiklal Harbi sonrası yargılandıkları M. Kemal Paşa&#8217;ya düzenlenen suikastı, Paşa&#8217;nın mahkemedeki savunmasını ve iddianameyi okuyacaksınız. Yayınevimizin sahibi Sn. Sami ÇELİK bu eserden dolayı yargılanmıştır.)</p>
<p>21- Ankara&#8217;da Savaş Rüzgarları -CHP Grup Tartışmaları- (Paşa ülkemizde ilk kez bir partinin grup tartışmalarını gün yüzüne çıkarmıştır. 2. Dünya Savaşı&#8217;na katılalım ve katılmayalım diyenleri, savaş öncesi savaşı yorumlayanlardan savaş sonrası kimlerin ahkam kesip büyük yanılgıya düştüklerini okuyacaksınız)</p>
<p>22- Nutuk ve Karabekir&#8217; den Cevaplar (12 Cilt) (Kazım Karabekir paşanın 1933 baskılı orijinal ve Osmanlıca Nutuk&#8217;un üzerine düştüğü notlar orijinal nutukla birlikte yayınlanmıştır.)</p>
<p>23- İktisat Esaslarımız (Paşa&#8217;nın İzmir İktisat Kongresi ile ilgili hazırlattığı rapordur ve kendi notlarıyla yayınlanmıştır.)</p>
<p>24- İtalya ve Habeş (Paşa&#8217;nın İtalya ve Habeş&#8217;i inceleyip kaleme döktüğü eseri.)</p>
<p>25-Tarihte Almanlar ve Alman Ordusu (Paşa&#8217;nın tarihi süreci içerisinde Almanları ve mesleği olan askeri açıdan Alman ordusunu incelediği eseridir.)</p>
<p>26-Tarih Boyunca Türk-Alman İlişkileri (Almanlarla Osmanlı arasında, Osmanlının son yıllarında başlayan yakın ilişkilerini ve Almanların Türkler tarafından en gizli bilgilere kadar ulaşabileceği makamlara getirilmesini anlatan eseridir.)</p>
<p>27- Türkiye&#8217;de ve Türk Ordusunda Almanlar (Paşa&#8217;nın Türk ordusunda görev yapan komutanları ve görev sürelerini inceleyip anlattığı eseri. Moltke, Goltz Paşa, Liman Von Sanders ıslah heyetlerinin başında Türkiye&#8217;ye gelip Osmanlı ordusunda senelerce görev yapmışlardır. Türk askerlik tarihine son asırlarında damgalarını vurmuşlar, bunlardan Goltz Paşa ülkemiz topraklarında ölerek İstanbul&#8217;a defnedilmiştir. Goltz ve Liman paşalarla birlikte çalışması hasebiyle Karabekir Paşa yer yer bu döneme ait hatıralarını da bu eserinde anlatmaktadır.</p>

<p class="sayac_bilgi">11666 okunma</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.istanbultarih.com/sanli-komutan-kazim-karabekir-pasa/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>1</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Cem Sultan&#8217;ı kim zehirledi?</title>
		<link>http://www.istanbultarih.com/cem-sultani-kim-zehirledi/</link>
		<comments>http://www.istanbultarih.com/cem-sultani-kim-zehirledi/#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 21 Jan 2012 13:28:40 +0000</pubDate>
		<dc:creator>istanbultarih</dc:creator>
				<category><![CDATA[Anasayfa]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.istanbultarih.com/?p=4014</guid>
		<description><![CDATA[   
&#160;
Fatih Sultan Mehmet’in üç oğlunun en küçüğü olan Cem Sultan birçok açıdan merak edilen bir tarihi şahsiyet. Osmanlı tahtına çok yaklaşmış ama hiç ulaşamamış… Tahta giden yolda verdiği mücadele sonucu hem Türk hem de Avrupa tarihi açısından en azından bir süre belirleyici olmayı başarmış. Şehzade olarak başlayan hayatı esaret altında Napoli’de son bulan Cem [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://www.istanbultarih.com/wp-content/uploads/2012/01/16_t.jpg"><img class=" wp-image-4016 alignleft" title="16_t" src="http://www.istanbultarih.com/wp-content/uploads/2012/01/16_t.jpg" alt="" width="130" height="130" />   </a><a href="http://www.istanbultarih.com/wp-content/uploads/2012/01/prof.dr_.mahmud-ak.jpg"><img title="prof.dr.mahmud ak" src="http://www.istanbultarih.com/wp-content/uploads/2012/01/prof.dr_.mahmud-ak.jpg" alt="" width="130" height="130" /></a></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Fatih Sultan Mehmet’in üç oğlunun en küçüğü olan Cem Sultan birçok açıdan merak edilen bir tarihi şahsiyet. Osmanlı tahtına çok yaklaşmış ama hiç ulaşamamış… Tahta giden yolda verdiği mücadele sonucu hem Türk hem de Avrupa tarihi açısından en azından bir süre belirleyici olmayı başarmış. Şehzade olarak başlayan hayatı esaret altında Napoli’de son bulan Cem Sultan’ın kısa ömrü çok çarpıcı. Bazılarına göre ise çok hüzünlü…</strong><br />
Hüzün Cem’in hayatına esaret altında olduğu Fransa ve İtalya’da yerleşiyor… Ağabeyiyle içine girdiği iktidar mücadelesinde başarısız olunca Avrupa’ya kaçıyor. O dönem her gün biraz daha büyüyen Osmanlı karşısında çaresizlikten başka bir şey hissetmeyen Avrupa için büyük bir umut oluyor Cem. Onu ağabeyi Osmanlı padişahı II. Bayezid’e karşı bir tehdit unsuru olarak yıllarca kullanıyorlar.<span id="more-4014"></span><br />
Avrupa’da geçirdiği uzun yıllar nedeniyle Cem orada da tanınıyor. “Zizim” diyorlar ona… Cem’in sahip olduğu kültür, neredeyse mükemmel konuştuğu Fransızca, Latince ve İtalyanca çevrenin ona olan saygısını daha da attırıyor. Avrupa’da büyük ilgi görüyor, ne de olsa o İstanbul’u alan adamın oğlu… Ama bütün bunlar şu gerçeği değiştirmiyor; ülkesinden uzakta geçirdiği her gün gerçeği biraz daha anlıyor Cem; taht mücadelesine devam edebilmek için gittiği bu ülkelerde bir esirdir!<br />
Bir Osmanlı şehzadesi olarak başladığı hayatını esir bir adam olarak tamamlayan Cem’in ölümü o dönem çok tartışılır; eceliyle mi yoksa zehirlenerek öldürüldü mü? Bu soruya biz de yanıt arayacağız ama önce kısaca Cem Sultan’ın hayatına bir göz atalım…<br />
<strong>Hayatı romanlara, edebi yanı ağır basan araştırmalara konu olan Cem Sultan birçok araştırmacının ilgi alanına giriyor. Cem, geldiği aile kadar şair yanıyla da dikkat çeken biri. Belki de bu nedenle hakkında yapılan araştırmaların çoğu edebiyat ağırlıklı. İstanbul Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Müdürü Prof. Dr. Mahmut Ak, akademik alanda bir eksikliği gidererek Cem Sultan’ın hayatını ve siyasi mücadelesini anlatan kronolojik bir kitap hazırladı.</strong><br />
Ak, kitabında Cem Sultan’ın siyasi mücadelesinin yanı sıra dönemin sosyal yapısına ilişkin de bilgiler veriyor; Cem Sultan gibi tarihi bir şahsiyetin hayatının yeterince araştırılmadığını düşünüyor. Ak, çok da haksız sayılmaz. Fatih Sultan gibi bir padişahın oğlu olan Cem Sultan belki de Osmanlı’da “kardeş katli”nin ilk kurbanı… Cem Sultan’ı Avrupa’ya sürükleyen iktidar hayali maalesef zor ve esaret altında bir hayatı beraberinde getirir. Babası Fatih Sultan Mehmet henüz ölmeden ağabeyi Bayezid gibi o da Osmanlı tahtına hazırlanır.<br />
Şehzade Mustafa çok genç ölünce iktidar mücadelesinde iki kardeş baş başa kalır. Fatih genç yaşta hayata veda edince iki oğlu da harekete geçer. Taht kavgası o kadar erken başlar ki iddiaya göre Fatih’in cenazesi bir süre unutulur. İktidar kavgasında iki kardeş karşı karşıya gelir. Cem Sultan yenilir ve ailesini alarak Mısır’a gider ve Memlüklü sultanının yanına yerleşir. Bir süre sonra ailesini orada bırakarak tekrar Osmanlı topraklarına döner.<br />
Cem Sultan için esaret günleri başlıyor</p>
<p><a href="http://www.istanbultarih.com/wp-content/uploads/2012/01/11_t.jpg"><img class="aligncenter size-full wp-image-4017" title="11_t" src="http://www.istanbultarih.com/wp-content/uploads/2012/01/11_t.jpg" alt="" width="130" height="130" /></a><br />
Yeni kuvvetlerini toplamıştır Cem Sultan, üstelik babası padişahken dünyaya geldiği için padişah olma hakkının daha çok kendinde olduğunu düşünür, buna rağmen ağabeyi Beyazid’e haber yollar ve der ki: “Biz babamızın iki eşit oğluyuz, her hakka eşit olarak sahibiz ama büyüklüğün hatırına Rumeli senin, Anadolu benim olsun.”<br />
Teklifi II. Beyazid kabul etmez gerekçe olarak da “devletin bölünmezliği”ni gösterir. Ve kardeşine kaderine razı olmasını, ona bağlanacak yüksek maaşla seçeceği bir yerde oturmasını önerir. Cem Sultan da bu teklifi kabul etmez. Ve mücadele devam eder. Cem Sultan yenilgiye uğrar. Ve sonunda Rodos Şövalyeleri’ne sığınır. Kaçışı da enteresandır; onu takip etmek ve durdurmakla görevlendirilen lalası Gedik Ahmet Paşa bir ok atımlığı mesafeden Cem Sultan ve mahiyetindekilerin gemiye binerek kaçmasına göz yumar. Bu Gedik Ahmet Paşa’nın hayatına mal olacak bir hata olur.<br />
Cem şövalyeler için altın fırsat oldu</p>
<p>Cem’in Rodos Şövalyeleri’ne sığınması yeni biri sürecin başlangıcı olur. Siyasi olarak çok zayıflayan Rodos Şövalyeleri için Cem büyük bir fırsattır, tabir uygunsa elleri maddi ve siyasi açıdan güçlenir&#8230; Şövalyeler bir yandan II. Bayezid’le Cem Sultan üzerinden sıkı bir pazarlık yaparken bir yandan da Cem’i uluslararası bir proje haline getirirler.<br />
Cem Sultan’ın aklında geriye dönmek ve mücadeleye devam etmek vardır ama kandırılarak Fransa’ya götürülür. Bir süre sonra esir durumunda olduğunu fark edince umutları kırılır. Ve II. Bayezid’e; “Beni kurtarın!” diye haber yollar. Ama Cem’i almak o kadar kolay değildir. II. Bayezid şövalyelere Cem’i kontrol etmeleri ve barındırmaları karşılığı, her yıl 40 bin altın ödemektedir. Bu miktar o dönem için oldukça yüksek bir meblağdır.<br />
“Ben bey değil açıkça esirim!”</p>
<p>Cem Sultan’ın Fransa günleri ilginç. Kültür sanat konularında oldukça iyi bir altyapısı olan Cem Sultan özellikle ilk dönem sosyal hayata katılır ve bundan zevk alır. Fransızcayı o kadar iyi konuşur ki bu çevresindekilerin ona daha da saygılı davranmasını beraberinde getirir. Tarihi kaynaklara göre bu dönem Phillipine Helene de Sessanage adlı hanımla bir de gönül ilişkisi yaşar.<br />
Cem, Fransa’nın ardından bu kez İtalya’ya götürülür. Orada Papa gözetimindedir. Cem, Papa VIII. Innocent’in döneminde St. Angelo Kulesi’nde çok sıkıntılı günler geçirir. Innocent, 1492 yılında ölünce Cem görece daha rahat koşullara kavuşur. Yeni Papa Alexandre Burgia, Cem Sultan’a iyi davranır. Papa Burgia Cem’e oğlu gibi davrandığını söyler. Fakat Papa da Cem’in Hıristiyan olmasını ve Haçlı seferine katılmasını ister. Cem büyük tepki verir.<br />
Cem Sultan esaretinin 10. yılındayken bu kez Fransa Kralı VIII. Charles büyük hayallere kapılır. Cem üzerinden bir Haçlı seferi düzenlemek, Osmanlı’yı dağıtmak ve Kudüs’e ulaşmak ister. Bu amaçla Papa’nın kapısını çalar. Papa Cem Sultan’ı elden çıkarmak istemez elbette. Cem onun kontrolündeyken II. Bayezid’ten düzenli olarak alınan 40 bin altının yanı sıra Cem’i Bayezid’e karşı bir silah olarak kullanmaktadır.<br />
Fakat Fransa Kralı’na direnemez ve 6 ay sonra geri almak üzere Cem’i krala tarif uygunsa belirli bir ücret karşılığı “kiralar”. Fransa Kralı, Cem Sultan’la birlikte yola çıkar. Papa’nın oğullarından biri de refakatçi olarak yanlarındadır. Zorlu hava koşulları altında kafile ilerler. Yolda Cem Sultan’da rahatsızlık belirtileri başlar; yüzü, boynu, gözleri şişmeye başlar. Bir süre sonra durumu iyice kötüleşir, ayakta duramayacak hale gelir. Hatta sayıklamaya başlar. Bu arada kafile Napoli’ye ulaşır.<br />
İşte tam bu burada Cem Sultan, sultanlığını gösterir üzerindeki siyasi sorumluluğun bilinciyle ayağa kalkar ve kente at üzerinde girer. Cem Napoli’de Castel Capudono adlı ikametgâha yerleştirilir ve 25 Şubat gecesi hayatını kaybeder. Öleceğini anlayınca yanındakilere ölümünü hemen duyurmalarını ve Osmanlılara karşı olabilecek bir komployu önlemelerini söyler.<br />
İç organları çıkarıldı, cesedi mumyalandı</p>
<p><a href="http://www.istanbultarih.com/wp-content/uploads/2012/01/19_t.jpg"><img class="aligncenter size-full wp-image-4018" title="19_t" src="http://www.istanbultarih.com/wp-content/uploads/2012/01/19_t.jpg" alt="" width="130" height="130" /></a></p>
<p>Cem Sultan ölmüştür ama cenazesini Osmanlı topraklarına ulaştırmak kolay olmaz. Öncelikle yanındakiler dini vecibeleri yerine getirip sonrasında Fransa kralına ölümü haber verirler. Kralın emriyle, Cem Sultan tahnit ettirilerek iç organları çıkarılır ve Napoli kralının bahçesine gömülür. Sonrasında şehzadenin vücudu mumyalanır ve tabut kurşunla kapatılır. Fakat kral uzun süre cenazeyi teslim etmek istemez, işi yokuşa sürer.<br />
Ta ki yedi Osmanlı gemisinin kapıya dayanmasına kadar sürer bu direniş. Cem’in ölümünden dört yıl sonra cenazesi ülkesine geri döner. Ve Bursa’da defnedilir. Cem ölünce Avrupa’nın Osmanlı’ya karşı kullandığı en önemli silahlarından biri ortadan kalkar. Şehzadenin ölümü ağabeyi II. Bayezid’i da çok rahatlatır, onun için de büyük bir tehdit ortadan kalkmıştır.<br />
36 yaşında hayata veda eden Cem Sultan’ın esaret hayatı ve ölümü Osmanlı ile Avrupa arasındaki dengeleri değiştirir. Ölümünden sonra ise başka bir tartışma başlar: Cem Sultan doğal yollarla mı öldü, yoksa zehirlendi mi? Zehirlendiyse kim zehirledi? Kardeşi Bayezid mi, yoksa altın yumurtlayan tavuğu elinden alınan Papa mı? O gün sorulan bu sorular hâlâ yanıtlanmış değil…</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="http://www.istanbultarih.com/wp-content/uploads/2012/01/3_t.jpg"><img class="aligncenter size-full wp-image-4019" title="3_t" src="http://www.istanbultarih.com/wp-content/uploads/2012/01/3_t.jpg" alt="" width="130" height="130" /></a><br />
PROF. DR. ABDÜLKADİR ÖZCAN (Fatih Üniversitesi Tarih Bölüm Başkanı)</p>
<p>TESİRİ HAFTALAR SONRA GÖRÜLEN BİR ZEHİR</p>
<p>Cem Sultan geleneğe bağlı olarak küçük yaşlarda sancak beyliği yapmış ve idari tecrübe kazanmıştır. Babasının ölümünün ardından, onun koyduğu ünlü saltanat kanununa göre taht iddiasında bulunmuş, ancak bazı devlet ricali ile yeniçerinin, ağabeyi II. Bayezid’i desteklemesi yüzünden emeline ulaşamamıştır.</p>
<p>* Bunun üzerine, aynı kanun maddesine göre katli icap edeceğinden ağabeyine karşı ayaklanmış; Bursa’da adına hutbe okutmuş, para bastırmıştır.<br />
Fransa kralı Cem Sultan’ı siyasi emelleri için kullanmak istedi. 1495’te Roma’dan ayrılan Cem Sultan birkaç hafta sonra ölmüştür. Elindeki değerli rehini kaybetmek istemeyen yeni Papa VI. Alessendro’nun Cem’i zehirlemesi kuvvetle muhtemeldir.</p>
<p>* Cem Sultan zehirlenerek öldürülmüştür. Ama bu zehir, şayet Papa tarafından uygulandıysa, tesiri haftalar sonra görülebilen bir tür olmalı. Kapıcıbaşı Mustafa Ağa’nın zehirli ustura ile tıraş ederken zehirleme şüphesinde de aynı ihtimal söz konusudur.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="http://www.istanbultarih.com/wp-content/uploads/2012/01/5_t.jpg"><img class="aligncenter size-full wp-image-4020" title="5_t" src="http://www.istanbultarih.com/wp-content/uploads/2012/01/5_t.jpg" alt="" width="130" height="130" /></a><br />
YAVUZ BAHADIROĞLU (Tarihçi-Yazar)</p>
<p>“BU SAYEDE OSMANLI AVRUPA’YI TANIDI”</p>
<p>* Cem Sultan’ı iki ciltte yıllar önce yazdım. Dikkatimi çeken yönü yalnızlığı. Bu o kadar belirgin ki, ülkesinde yalnız, gurbette yalnızdır. Hikâye çok hüzünlü. O yüzden de beni çekti. Hüzün romanın yüreğidir, olay belkemiği.</p>
<p>* Cem babası seferde iken bir süreliğine ona vekâlet etmiş. Taht üstündeki iddiasını hep bununla ispatlamaya çalışıyor: “Ben” diyor Sultan II. Beyazid’e, “babamın sağlığında ona vekâlet ettim, sen etmedin, saltanat benim hakkım!”<br />
* Cem’in Avrupa’ya gitmesinin hem moral açıdan, hem de siyaseten olumsuz etkileri oldu. O zamana kadar Osmanlı’nın iç meselesi sayılan saltanat kavgası, ilk kez uluslararası arenaya taşınmıştı&#8230;</p>
<p>* Bu yüzden Padişah, yıllar boyu devletini tehdit altında gördü. Dikkatini iç düzenlemelere çeviremedi. Çünkü Papa VIII. Innocent, Sultan II. Bayezid’i Cem Sultan üzerinden tehdit ediyor, bu tehditle her yıl hatırı sayılır miktarda haraç alıyordu.</p>
<p>* Bence doğal bir ölümdü. Artık öyle bir ölüme ne kadar “doğal” denebilirse&#8230;<br />
•<br />
“CEM HİÇBİR ZAMAN DEVLETE İHANET ETMEDİ”</p>
<p>HAKAN KAĞAN (Yazar)</p>
<p>* Cem, kendisini Rumeli’ne geçireceklerini düşünüyordu. Zira Karamanoğlu Kasım Bey ona bu konuda güvence vermişti. Cem’in bilmediği bir şey vardı; Karamanoğlu, Rodos Beyi’yle gizli bir anlaşma yapmış ve onlara Cem’i, eğer ikna ederlerse bir Haçlı ordusunun başına geçirip Osmanlı üzerine gönderebileceklerini söylemişti. Cem bu oyunun tamamen dışındaydı. Devletine ihanet olabilecek hiçbir teklifi kabul etmedi.<br />
* Tarih, komplo teorilerine açıktır. Genel kanı zehirlendiği yönündedir. Bayezid’in yaptırdığı söylenir, bir başka iddia da Papa’nın onu zehirlettiği istikametindedir. En az sizin kadar ben de merak ediyorum. Bu soruya verilecek cevap, tarihçilerimizin tasarrufundadır.</p>
<p><strong>Kaynak: Sabah Gazetesi Cumartesi Eki, Necla Bayraktar</strong></p>

<p class="sayac_bilgi">6907 okunma</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.istanbultarih.com/cem-sultani-kim-zehirledi/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Hangi ülkede kaç tane Türk Şehidliği var?</title>
		<link>http://www.istanbultarih.com/hangi-ulkede-kac-tane-turk-sehidligi-var/</link>
		<comments>http://www.istanbultarih.com/hangi-ulkede-kac-tane-turk-sehidligi-var/#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 11 Jan 2012 20:11:21 +0000</pubDate>
		<dc:creator>istanbultarih</dc:creator>
				<category><![CDATA[Araştırma]]></category>
		<category><![CDATA[Haberler]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.istanbultarih.com/?p=4010</guid>
		<description><![CDATA[Türkiye&#8217;ye en uzaktaki şehitlikler Japonya, Güney Kore ve Mymanmar&#8217;daki şehitlikler olurken, en fazla şehitlik ise sırasıyla Azerbaycan, KKTC ve Ukrayna&#8217;da yer alıyor.

Yurtdışında 34 ülkede 78 Türk şehitliği bulunuyor. Türkiye&#8217;ye en uzaktaki şehitlikler Japonya, Güney Kore ve Mymanmar&#8217;daki şehitlikler olurken, en fazla şehitlik ise sırasıyla Azerbaycan, KKTC ve Ukrayna&#8217;da yer alıyor.
AA muhabirinin derlediği bilgilere göre, Malta&#8217;dan [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Türkiye&#8217;ye en uzaktaki şehitlikler Japonya, Güney Kore ve Mymanmar&#8217;daki şehitlikler olurken, en fazla şehitlik ise sırasıyla Azerbaycan, KKTC ve Ukrayna&#8217;da yer alıyor.</strong></p>
<p style="text-align: center;"><a href="http://www.istanbultarih.com/wp-content/uploads/2012/01/Ukrayna_Sivastopol2.jpg"><img class="aligncenter  wp-image-4011" title="Ukrayna_Sivastopol2" src="http://www.istanbultarih.com/wp-content/uploads/2012/01/Ukrayna_Sivastopol2.jpg" alt="" width="614" height="461" /></a></p>
<p>Yurtdışında 34 ülkede 78 Türk şehitliği bulunuyor. Türkiye&#8217;ye en uzaktaki şehitlikler Japonya, Güney Kore ve Mymanmar&#8217;daki şehitlikler olurken, en fazla şehitlik ise sırasıyla Azerbaycan, KKTC ve Ukrayna&#8217;da yer alıyor.</p>
<p>AA muhabirinin derlediği bilgilere göre, Malta&#8217;dan Hindistan&#8217;a kadar çok geniş ve farklı coğrafyada Türk şehitliği bulunuyor.</p>
<p>Türk şehitliğinin bulunduğu ülkeler; <span id="more-4010"></span>Almanya, Arnavutluk, Avusturya, Azerbaycan, Bosna-Hersek, Bulgaristan, Cezayir, Çek Cumhuriyeti, Filistin, Güney Kore, Hindistan, Irak, İngiltere, İran, İsrail, İtalya, Japonya, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti, Letonya, Libya, Lübnan, Macaristan, Malta, Mısır, Myanmar, Polonya, Romanya, Rusya, Sırbistan, Suriye, Suudi Arabistan, Ukrayna, Ürdün ve Yunanistan.</p>
<p>En fazla 9 şehitlik Azerbaycan&#8217;da yer alırken, bu ülkeyi KKTC&#8217;deki 8 şehitlikler izliyor. Ukrayna 7 şehitlikle yurt dışında en fazla şehitliğin bulunduğu üçüncü ülke olurken, biri Gazze&#8217;de olmak üzere İsrail-Filistin bölgesinde de 6 şehitlik yer alıyor. Yunanistan&#8217;da 4, İngiltere, Suriye, Bulgaristan, Çek Cumhuriyeti ve Romanya&#8217;da da üçer şehitlik bulunuyor.</p>
<p>Esir düştüler bir daha dönemediler</p>
<p>Osmanlı Devleti döneminde yapılan savaşlar sebebiyle Türkiye&#8217;den uzak coğrafyalarda şehit düşen Türk askerleri için oluşturulan şehitliklerin bakımı ve koruması büyükelçilikler tarafından yürütülüyor.</p>
<p>Türkiye&#8217;ye en uzak mesafede bulunan şehitliklerin başında ise Japonya&#8217;daki Ertuğrul Şehitliği, Güney Kore&#8217;deki Pusan Şehitliği ve Mymanmar&#8217;daki Thayetmo ve Meikhtila şehitlikleri geliyor. Mymanmar&#8217;daki şehitliklerde yatan Türk askerleri ise Birinci Dünya Savaşı&#8217;nda İngilizlere esir düşen Osmanlı askerlerinden oluşuyor.</p>
<p>İngilizler tarafından önce Hindistan&#8217;da ardından da eski adı Burma olan Mymanmar&#8217;a götürülen ve demiryolu inşaatı gibi ağır işlerde çalıştırılan esir Türk askerleri bir daha Anadolu&#8217;ya dönemedi. Yaklaşık 12 bin Türk askerinden şehit olanlar, Thayetmo ve Meikhtila&#8217;da defnedildi. Daha sonra bu alanlar şehitliğe çevrildi.</p>
<p>Thayetmo şehitliğinde Türkçe olarak, &#8221;Birinci Dünya Savaşı&#8217;nda Irak, Suriye, Filistin ve Arabistan cephelerinde Osmanlı ve İngiliz orduları arasındaki çarpışmalar sırasında İngilizlere tutsak düşerek Burma&#8217;ya getirilen ve burada vefat eden aziz Türk askerlerinin anısına&#8221; ifadesi yer alıyor.</p>
<p>En uzaktaki şehitlik: Ertuğrul</p>
<p>1889 yılında Türk donanmasına ait Ertuğrul Fırkateyni, II. Abdülhamit&#8217;in özel elçisi Osman Paşa ile birlikte Japon İmparatoru Meici ve milletine dostluk ziyaretinde bulunmak için Japonya&#8217;ya gitmişti. 15 Eylül 1890 tarihinde İstanbul&#8217;a dönmek üzere hareket eden Ertuğrul Fırkateyni, yakalandığı tayfun nedeni ile 19 Eylül 1890 tarihinde Oşima adası kayalıklarına çarparak parçalanmıştı.</p>
<p>Faciadan kurtulan 69 denizci İmparator Meici tarafından iki savaş gemisi ile İstanbul&#8217;a gönderilirken Oşima Adası halkının gayreti ile toplanabilen 260 Türk denizcisinin cenazeleri, askeri törenle şehitliğe çevrilen mezarlığa defnedilmişti.</p>
<p>AA</p>

<p class="sayac_bilgi">13581 okunma</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.istanbultarih.com/hangi-ulkede-kac-tane-turk-sehidligi-var/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Prof. Dr. Feridun Emecen&#8217;den &#8220;Fetih ve Kıyamet:1453&#8243;</title>
		<link>http://www.istanbultarih.com/prof-dr-feridun-emecenden-fetih-ve-kiyamet1453/</link>
		<comments>http://www.istanbultarih.com/prof-dr-feridun-emecenden-fetih-ve-kiyamet1453/#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 07 Jan 2012 13:31:55 +0000</pubDate>
		<dc:creator>istanbultarih</dc:creator>
				<category><![CDATA[Kitap-Dergi]]></category>
		<category><![CDATA[Osmanlı Tarihi]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.istanbultarih.com/?p=3999</guid>
		<description><![CDATA[
&#8220;Ya ben Şehri alırım ya da Şehir beni&#8221;
 FATİH SULTAN MEHMED
1453 yılına dönmeye, İstanbul&#8217;un Fethi&#8217;ne tanıklık etmeye hazır mısınız? Tarih alanında pek çok önemli çalışmaya imza atan Prof. Dr. Feridun M. Emecen’den İstanbul’un fethi üzerine muhteşem bir araştırma… Hem Doğu hem de Batı dünyası için büyük önem arz eden bir şehir İstanbul… Bir yanda köklü [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: center;"><a href="http://www.istanbultarih.com/wp-content/uploads/2012/01/fetihvekiyamet1453.jpg"><img class="aligncenter  wp-image-4000" title="fetihvekiyamet1453" src="http://www.istanbultarih.com/wp-content/uploads/2012/01/fetihvekiyamet1453.jpg" alt="" width="192" height="298" /></a></p>
<p style="text-align: center;"><strong>&#8220;Ya ben Şehri alırım ya da Şehir beni&#8221;</strong><br />
<strong> FATİH SULTAN MEHMED</strong></p>
<p>1453 yılına dönmeye, İstanbul&#8217;un Fethi&#8217;ne tanıklık etmeye hazır mısınız? Tarih alanında pek çok önemli çalışmaya imza atan Prof. Dr. Feridun M. Emecen’den İstanbul’un fethi üzerine muhteşem bir araştırma… Hem Doğu hem de Batı dünyası için büyük önem arz eden bir şehir İstanbul… Bir yanda köklü bir imparatorluk Bizans, diğer yanda da Doğu’nun yükselen gücü Osmanlılar ve küçük yaşta babası tarafından tahta çıkarılan ve katı bir siyasi mücadelenin içine itilen Fatih Sultan Mehmed&#8230;</p>
<p>Bu beklenmeyen başarı, İstanbul’un fethi, bir bakıma Batı dünyasının siyasi ve askerî ilerlemesine Müslüman dünyasının bir cevabı niteliğindeydi. Bununla da bitmeyecekti; İslam dünyasının en güçlü temsilcisi olan Osmanlı Türklerine Orta Avrupa’ya kadar uzanacak yeni hedeflerinin kapıları da açılacaktı.</p>
<p>Peki adı tarihte yer etmiş bu başarılı padişah Fatih Sultan Mehmed kimdi?<br />
Şahsi dünyası, kişisel görüşleri, 21 yaşında “Fatih” olmasını sağlayan etkenler nelerdi?<br />
İstanbul’u almak için kurduğu hayaller neydi, kuşatmaya hazırlık aşamalarında neler yaşanmış ve fetih nasıl gerçekleşmişti?<br />
Gemiler gerçekten de Haliç’ten bir gecede yürütülmüş müydü?<br />
Kuşatma boyunca yaşananları Doğu ve Batı dünyası nasıl yorumlamıştı?<br />
İstanbul’un fethinin kıyametle kurulan tarihsel bağlantısının ardında yatan sebepler nelerdi?<br />
Kıyamet beklentisi niçin İstanbul’un fethiyle özdeşleştirilmişti?</p>
<p>Bu ve bu şanlı fetih üzerine merak edilen daha pek çok soru, ilk defa yayınlanan belgeler, özel savaş resimleri, haritalar ve akıcı bir üslupla Prof. Dr. Feridun M. Emecen tarafından araştırılıp yazıldı; Fetih ve Kıyamet / 1453…</p>

<p class="sayac_bilgi">6296 okunma</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.istanbultarih.com/prof-dr-feridun-emecenden-fetih-ve-kiyamet1453/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>&#8220;Fazıl ve Feylosof Kızım Fatma Aliye&#8217;ye Mektuplar&#8221; isimli kitap çıktı</title>
		<link>http://www.istanbultarih.com/fazil-ve-feylosof-kizim-fatma-aliyeye-mektuplar-isimli-kitap-cikti/</link>
		<comments>http://www.istanbultarih.com/fazil-ve-feylosof-kizim-fatma-aliyeye-mektuplar-isimli-kitap-cikti/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 03 Jan 2012 06:32:34 +0000</pubDate>
		<dc:creator>istanbultarih</dc:creator>
				<category><![CDATA[Kitap-Dergi]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.istanbultarih.com/?p=3994</guid>
		<description><![CDATA[
 
Evet evet! Kitap olarak dahi ayrıca tab‘ ederiz. Hem yalnız bunu değil Hanımlar Gazetesi’ne derc olunan makâlelerinizi de katıp bir “Müntehebât-ı Fatma Aliye” vücûda getiririz. İster iseniz bana yazdığınız birkaç en güzel mektubu da bu meyâna idhâl eyleriz. Daha ister iseniz sizin ve benim en müntehab mektublarımızdan “Muhâberât-ı Fatma Aliye ve Ahmed Midhat” meydana koyarız. [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<div><a href="http://www.istanbultarih.com/wp-content/uploads/2012/01/imagesCAGP7H68.jpg"><img class="wp-image-3995 aligncenter" title="fatma aliye kitabı - samime inceoğlu" src="http://www.istanbultarih.com/wp-content/uploads/2012/01/imagesCAGP7H68.jpg" alt="" width="154" height="210" /></a></div>
<div> </div>
<div>Evet evet! Kitap olarak dahi ayrıca tab‘ ederiz. Hem yalnız bunu değil Hanımlar Gazetesi’ne derc olunan makâlelerinizi de katıp bir “Müntehebât-ı Fatma Aliye” vücûda getiririz. İster iseniz bana yazdığınız birkaç en güzel mektubu da bu meyâna idhâl eyleriz. Daha ister iseniz sizin ve benim en müntehab mektublarımızdan “Muhâberât-ı Fatma Aliye ve Ahmed Midhat” meydana koyarız. Bunu da kadınlar kütübhânesine rağmen yaparız.<br />
Ahmed Midhat EfendiElinizdeki bu eser, hâce-i evvel Ahmed Midhat Efendi’nin 115 yıl önce, kendi tabiriyle “asrın ferîdesi”, “Feylesof” talebesi Fatma Aliye Hanım’a bir mektubunda dile getirdiği temennilerinin büyük oranda kendi yazdığı mektuplardan müteşekkil kısmının ete kemiğe bürünmüş halidir. Gönül ister ki Fatma Aliye Hanım’ın Ahmed Midhat Efendi’ye yazdığı mektuplardan oluşan diğer kısım da bulunur ve bu samimi temenniyât Ahmed Midhat Efendi’ye yakışır bir şekilde külliyâta dönüşür.</p>
<p>Ahmed Midhat Efendi, Fatma Aliye Hanım’a yazdığı bu 245 adet mektupta sadece içinde bulunduğu hâlet-i ruhiyeden veya başından geçen olaylardan bahsetmemiş tam manasıyla “mektupla dersler” vermiştir. Gün gelmiş Fatma Aliye’nin yazdığı yazıları eleştirmiş, gün gelmiş onunla “roman nasıl yazılır”ı tartışmış ve gün gelmiş Fatma Aliye’ye, kendisiyle görüşmek isteyen yabancı gazetecilerle nasıl konuşması gerektiğini öğretmiştir.</p>
<p>Kendi dönemlerinde belki yalnızca hoca-talebe arasındaki iletişimi sağlayan bu mektuplar, zamanımızda Tanzimat’ın son dönemi ile Meşrutiyet döneminin edebî, siyasî ve kültürel ortamını anlamamıza yarayan önemli birer belge niteliğindedir.</p>
</div>

<p class="sayac_bilgi">7523 okunma</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.istanbultarih.com/fazil-ve-feylosof-kizim-fatma-aliyeye-mektuplar-isimli-kitap-cikti/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Aksiyon Adamı, Destan Şairi: MEHMED AKİF ERSOY</title>
		<link>http://www.istanbultarih.com/aksiyon-adami-destan-sairi-mehmed-akif-ersoy/</link>
		<comments>http://www.istanbultarih.com/aksiyon-adami-destan-sairi-mehmed-akif-ersoy/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 27 Dec 2011 16:40:44 +0000</pubDate>
		<dc:creator>istanbultarih</dc:creator>
				<category><![CDATA[Araştırma]]></category>
		<category><![CDATA[Tarihine Sahip Çıkanlar Topluluğu]]></category>
		<category><![CDATA[Türkiye Cumhuriyeti Tarihi]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.istanbultarih.com/?p=3984</guid>
		<description><![CDATA[ARAŞTIRMA: İBRAHİM AKKURT
  
Fotoğraf: (http://ogretmen.info/bgunler/mehmetakifersoy4.jpg)
&#160;
MEHMED AKİF ERSOY
&#160;
Künyesi ve Ailesi
&#160;
Mehmed Akif, Aralık 1873 tarihinde Fatih’in Sarıgüzel Mahallesi’nde dünyaya gelmiştir. Mehmed Akif’in babası Fatih Medresesi müderrislerinden İpekli Mehmed Tahir Efendi, Annesi ise Emine Şerif Hanım’dır. Akif’in babası Tahir Efendi aslen Arnavut, annesi Emine Şerife Hanım ise Buharalı bir aileye mensup idi.[1] Ünlü düşünür ve şair Sezai [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: center;"><strong>ARAŞTIRMA: İBRAHİM AKKURT</strong></p>
<p style="text-align: center;"><strong> </strong> <a href="http://www.istanbultarih.com/wp-content/uploads/2011/12/1.jpg"><img class="aligncenter size-full wp-image-3985" title="1" src="http://www.istanbultarih.com/wp-content/uploads/2011/12/1.jpg" alt="" width="264" height="330" /></a></p>
<p>Fotoğraf: (<a href="http://ogretmen.info/bgunler/mehmetakifersoy4.jpg">http://ogretmen.info/bgunler/mehmetakifersoy4.jpg</a>)</p>
<p style="text-align: center;">&nbsp;</p>
<p style="text-align: center;"><strong>MEHMED AKİF ERSOY</strong></p>
<p style="text-align: center;">&nbsp;</p>
<p><strong>Künyesi ve Ailesi</strong></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Mehmed Akif, Aralık 1873 tarihinde Fatih’in Sarıgüzel Mahallesi’nde dünyaya gelmiştir. Mehmed Akif’in babası Fatih Medresesi müderrislerinden İpekli Mehmed Tahir Efendi, Annesi ise Emine Şerif Hanım’dır. Akif’in babası Tahir Efendi aslen Arnavut, annesi Emine Şerife Hanım ise Buharalı bir aileye mensup idi.<a href="#_ftn1">[1]</a> Ünlü düşü<a title="Posts tagged with n" href="http://www.mehmedakifersoy.com/tag/n">n</a>ür ve şair Sezai Karakoç, Akif’in ailesi ve kökeni ile ilgili şu yorumu yapar:<br />
“Baba soyu Rumelili, ana soyu Buharalı, do<a title="Posts tagged with ğ" href="http://www.mehmedakifersoy.com/tag/g">ğ</a>uş yeri Fatih: Yani tam bir Do<a title="Posts tagged with ğ" href="http://www.mehmedakifersoy.com/tag/g">ğ</a>u İslâmlığının, Batı İslâmlığının ve Merkez İslamlığının bir sentezi bir çocuk”</p>
<p>Anne çizgisi, duyarlığı, sağduyuyu, kendini bir ülküye adayışı, şairli<a title="Posts tagged with ğ" href="http://www.mehmedakifersoy.com/tag/g">ğ</a>i getirecek; baba çizgisi, ataklığı, savaşkanlığı, yılmaz ve her vuruşmada daha da çelikleşen bir savaş adamı<a title="Posts tagged with n" href="http://www.mehmedakifersoy.com/tag/n">n</a>ı, gözüpekli<a title="Posts tagged with ğ" href="http://www.mehmedakifersoy.com/tag/g">ğ</a>i, korkmazlığı, ürkmezli<a title="Posts tagged with ğ" href="http://www.mehmedakifersoy.com/tag/g">ğ</a>i, umutsuzlu<a title="Posts tagged with ğ" href="http://www.mehmedakifersoy.com/tag/g">ğ</a>a sürekli olarak düşülmemeyi getirecektir. Doğuş yeri ise, verimli bir topraktır ki, tabiatta nice saçılıp da kaybolan iyi tohumların bir gramını bile ihmal etmez, değerlendirir, yemişlendirir.”<a href="#_ftn2">[2]</a><span id="more-3984"></span><a href="http://www.istanbultarih.com/wp-content/uploads/2011/12/2.jpg"><img class="aligncenter size-full wp-image-3986" title="2" src="http://www.istanbultarih.com/wp-content/uploads/2011/12/2.jpg" alt="" width="226" height="330" /></a></p>
<p style="text-align: center;">&nbsp;</p>
<p>Fotoğraf: (<a href="http://www.websehir.com/wp-content/uploads/2011/03/mehmet-akif-ersoy-foto%C4%9Fraflar%C4%B11.jpg">http://www.websehir.com/wp-content/uploads/2011/03/mehmet-akif-ersoy-foto%C4%9Fraflar%C4%B11.jpg</a>)</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Tahsil Hayatı</strong></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Dönemin geleneklerine göre 4 yaş 4 ay 4 günlük iken ilköğrenimine Emîr Buhârî mahalle mektebinde başlayan Akif bu­rada iki yıl okuduktan sonra Fâtih Muvakkithânesi&#8217;nin yanındaki ibtidâî mek­tebine yazıldı (1879). Safahat&#8217;ta. &#8220;Hem babam hem hocamdır, ne biliyorsam kendisinden öğrendim&#8221; diyerek tanıttığı ba­bası o yıl kendisine Arapça öğretmeye başlamıştı.<a href="#_ftn3">[3]</a> Akif’in babası Hoca Tahir Efendi, Fatih Medresesi müderrisliği yanında Mühürdar Emin Paşa ailesinin hususi muallimliğini yapmaktaydı. Hoca Tahir Efendi, Mühürdar Emin Paşa’nın oğullarından “ İbnülemin Mahmud Kemal (İnal)’in ilk hocalığını yapmış kişidir. Mehmed Akif’in de şiir merakı ders arkadaşı olan İbnülemin Mahmud Kemal ile birlikte deneme manzumeler yazarak başlamıştır.<a href="#_ftn4">[4]</a> Akif, Fatih Cami’de Esad Dede’nin; Hafız, Gülistan, Mesnevi gibi Farsça derslerine devam etmiştir.<a href="#_ftn5">[5]</a> Türkçe ve Fransızca derslerinde de akranlarından çok ileri olan Akif’in lisan konusunda bilhassa kabiliyetli olduğu görülüyordu.<a href="#_ftn6">[6]</a> Fâtih Merkez Rüşdiyesi&#8217;nden mezun olan Mehmed Akif (1885) Mülkiye Mektebi&#8217;nin İdâdî kısmına yazıldı. Edebiyat hocalığını Muallim Naci&#8217;nin yaptığı bu okulun üç yıllık ilk dönemini tamamlayıp yüksek kısmının birinci sınıfında okurken babasının vefatı üzerine (1888) daha kısa yoldan meslek sahibi olarak hayata atıl­mak için o sırada yeni açılmış olan Mülki­ye Baytar Mektebi&#8217;ne girdi (1889). Aynı yıl çıkan büyük Fatih yangınında evleri yanmıştır. Yaşadığı olumsuzluklara rağmen yılmadan çalışmasına devam eden Mehmed Akif, 22 Aralık 1893 tarihinde Halkalı Baytar ve Ziraat Mektebinden birincilikle mezun olmuştur.<a href="#_ftn7">[7]</a> Mektep yıllarında sporla, bil­hassa güreşle meşgul oldu ve son iki se­nede şiire olan ilgisini arttırdı.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p style="text-align: center;"><a href="http://www.istanbultarih.com/wp-content/uploads/2011/12/3.jpg"><img class="aligncenter size-full wp-image-3987" title="3" src="http://www.istanbultarih.com/wp-content/uploads/2011/12/3.jpg" alt="" width="244" height="330" /></a></p>
<p><strong>Mehmed Akif, Üniversitede ders verdiği yıllarda kızına gönderdiği imzalı fotoğrafı</strong></p>
<p>(http://www.arastiralim.com/wp-content/uploads/2009/03/millet-sairi-mehmet-akif-ersoy.jpg)</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Memuriyet Yılları</strong></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Mezuniyetinin ardından Ziraat Nezâreti Umûr-ı Baytariyye ve Islâh-ı Hayvanât umum müfettiş muavinliğiyle memuriyet haya­tına başladı. Görev yeri İstanbul olmakla birlikte önce Edirne&#8217;de, daha sonra Ana­dolu ve Rumeli&#8217;nin çeşitli bölgelerinde dolaşarak bulaşıcı hayvan hastalıklarıyla ilgili çalışmalar yaptı. Bir ara ordunun ihtiyacını karşılamak için gerekli alımları yapmak üzere Şam ve civarında dolaştı. Bu seyahatlerde köylüyü de yakından ta­nıma imkânını elde eden, halkın dert ve meseleleri hakkında doğrudan bilgi sahi­bi olan Mehmed Akif’in tesbit ve tahlilleri şiirlerine realist ve canlı tablolar halinde aksetmiş, çözüm tekliflerinin isabetli olmasını sağlamıştır. Sekiz on yaşlarında iken başladığı ve zaman zaman ara ver­diği hıfzını da kendi kendine çalışarak bu sıralarda tamamladı. İstanbul&#8217;da bulun­duğu yıllarda memuriyeti yanında Hal­kalı Ziraat Mektebi ile (1906) Çiftlik Ma­kinist Mektebi&#8217;nde (1907) kitâbet-i resmiyye hocalığı yaptı. II. Meşrutiyet&#8217;in ilânından sonra Ebül&#8217;ulâ Zeynelâbidîn (Ebül&#8217;ulâ Mardin) ve Eşref Edip&#8217;le (Fergan) birlikte devrin ilim ve fikir hayatın­da önemli yeri ve tesiri olan, hemen he­men bütün şiir ve yazılarının çıkacağı Sırât-ı Müstakim mecmuasını başyazarlı­ğını da yaparak yayımlamaya başladı (27 Ağustos 1908). Aynı yıl İstanbul Darülfü­nunu Edebiyat Şubesi&#8217;nde Osmanlı ede­biyatı müderrisliğine tayin edildi. Mehmed Akif, Balkan Savaşı sırasında kurulan ve ileriki yıllarda Millî Mücadele&#8217;nin teşkilâtlanmasında önemli rol alacak olan Müdâfaa-i Milliyye Cemiyeti&#8217;ne bağlı Hey&#8217;et-i Tenvîriyye&#8217;ye (Hey&#8217;et-i İrşâdiyye) katıldı. Burada halkı edebiyat yoluyla uyandırmak ve aydınlatmak için Abdülhak Hâmid, Recâizâde Mahmud Ekrem, Süleyman Nazif, Hüseyin Cahit (Yalçın), Mehmed Emin, Abdülaziz Çâvîş, Cenab Şahabeddin ve Hüseyin Kâzım Kadri&#8217;yle beraber heyetin kâtib-i umûmîsi olarak çalıştı. Süleyman Nazif, bu çalışmalar es­nasında heyetin başkanı olan Recâizâde&#8217;nin, Akif&#8217;in sanatını ve seciyesini takdir ederek ona milletin millî bir destana ih­tiyacı bulunduğunu, bunu ise ancak kendisinin yazabileceğini söylediğini naklet­mektedir.<a href="#_ftn8">[8]</a></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Destan Şairi</strong></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Mehmed Akif, Balkan savaşları sonunda memleketin içine düş­tüğü vahim durum karşısında yeise düşmemek, birlikten ayrılmamak ve orduya yardım gibi konularda Fatih, Beyazıt ve Süleymaniye camilerinde metinlerini bu sırada adı Sebîîürreşâd olarak değişen dergisinde yayımladığı vaazlar vermiş ve Hakkın Sesleri&#8217;ndeki şiirleri yazmıştır.<a href="#_ftn9">[9]</a> Onun şöhretini arttıran, milletin bütün tabakalarına onun sesini duyuran, ruhlarda derin heyecan uyandıran onun bilhassa Balkan Harbi esnasında yazmış olduğu şiirlerdir. O acı ve ızdırablı hadiseler karşısında onun feryatları bütün gönüllerde müthiş fırtınalar meydana getiriyordu.<a href="#_ftn10">[10]</a> Akif, Vatanın içinde bulunduğu fırtınalı günlerinde ve herkesin telaşa kapılıp ümitsizliğe düştüğü anlarda, yazılarında ümit, sabır ve cesaret aşılamakta idi.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>“Atiyi karanlık  görerek azmi bırakmak,</p>
<p>Alçak bir ölüm varsa, eminim budur ancak</p>
<p>Dünyada inanmam, hani görsem de gözümle</p>
<p>İmanı olan kimse gebermez bu ölümle</p>
<p>Ey dipdiri meyyit: İki el bir baş içindir</p>
<p>Davransana… Eller de senin baş da senindir!&#8230;</p>
<p>İş bitti, sebatın sonu yoktur deme, yılma,</p>
<p>Ey millet-i merhume sakın ye’se kapılma! ”</p>
<p>mısralarıyla insanların yüreklerine umudun sancağını diken kişi olmuştur.<a href="#_ftn11">[11]</a>Akif’in en çok sevdiği kelimeler; çalışma, azim, gayret ve umuttur. Sevmediği kavramlar ise; tembellik, azimsizlik ve karamsarlıktır.<a href="#_ftn12">[12]</a></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Akif, Milli Mücadele Dönemi’nde kürsülerden millete, adeta kükreyen bir aslan nidasıyla haykırarak, vatanı ve milleti ancak milletin azminin kurtaracağını şu mısralarla dile getirmiş ve milleti uyarmıştır:</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>“Sâhipsiz olan memleketin batması haktır;<br />
Sen sâhip olursan bu vatan batmayacaktır.<br />
Feryâdı bırak, kendine gel, çünkü zaman dar&#8230;<br />
Uğraş ki: telâfi edecek bunca zarar var”</p>
<p>Akif’in şiirleri olmasa Çanakkale ve Milli Mücadelemiz zihinlerimizde bu kadar canlı kalamazdı. Çanakkale Harbi boyunca Çanakkale ile yatıp kalkan Akif, bu necip milletin aziz evlatlarının vatan savunmasındaki iman, azim ve aşkına şahid olmuş ve o kahraman askerlerimizi şu mısralarıyla övmüştür:</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>“Asım’ın nesli diyordum ya nesilmiş gerçek</p>
<p>İşte çiğnetmedi namusunu çiğnetmeyecek.”</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Bir devleti parçalamanın en iyi yolunun, o devleti oluşturan unsurları birbirine düşman etmekte, onları birbirine düşürmekte olduğunu gören mihraklara karşı uyanık olunması gerektiğini Akif, Safahat’ının çeşitli yerlerinde şu mısralarıyla dile getiriyordu:</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>“Hani, milliyetin “İslam” idi? Kavmiyet ne?<br />
Sarılıp sımsıkı dursaydın a milliyetine.<br />
&#8220;Arnavutluk&#8221; ne demek? var mı Şeriatta yeri?<br />
Küfür olur, başka değil, kavmini sürmek ileri!<br />
Arab&#8217;ın Türk&#8217;e, Laz&#8217;ın Çerkez&#8217;e, yahut Kürd&#8217;e<br />
Acem&#8217;in Çinli&#8217;ye rüchanı mı varmış? nerede?<br />
Müslümanlıkta &#8220;anasır&#8221; mı olurmuş? ne gezer?<br />
Fikr-i kavmiyeti telin ediyor peygamber</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>“Felaketin başı, hiç şüphe yok ki cehaletimiz,<br />
Bu derde çare bulunmaz-ne olsa-mektepsiz,<br />
Ne Kürd elifbayı sökmüş, ne Türk okur, ne Arap;<br />
Ne Çerkes’in, ne Laz’ın var bakın elinde kitap!<br />
Hülasa milletin efradı bilgiden mahrum<br />
Unutmayın şunu lakin “Zaman, zaman-ı ulûm”</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Artık ey millet-i merhume, sabah oldu uyan!<br />
Sana az geldi ezanlar, diye ötsün mü bu çan?<br />
Ne Araplık, ne de Türklük kalacak aç gözünü!<br />
Dinle Peygamber-i Zişan’ın ilahi sözünü”</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Akif, bölünmüşlüğü, şahsi çekişmeleri, kendi değerlerini inkâr eden batı hayranlarını ve bütün bu oyunların arkasındaki batılı kuvvetleri de ağır bir dille eleştiriyordu:</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>“Tükürün milleti alçakça vuran darbelere!<br />
Tükürün onlara alkış dağıtan kahpelere!<br />
Tükürün Ehl-i Salîb’in o hayâsız yüzüne!<br />
Tükürün onların aslâ güvenilmez sözüne!<br />
Medeniyyet denilen maskara mahlûka görün!<br />
Tükürün maskeli vicdânına asrın,Tükürün!”<a href="#_ftn13">[13]</a></p>
<p>&nbsp;</p>
<p style="text-align: center;"><a href="http://www.istanbultarih.com/wp-content/uploads/2011/12/4.jpg"><img class="aligncenter size-full wp-image-3988" title="4" src="http://www.istanbultarih.com/wp-content/uploads/2011/12/4.jpg" alt="" width="330" height="229" /></a></p>
<p><strong><em>Akif, Mısırda. Soldan Sağa; Prens Abbas Halim Paşa, Mehmet Akif Ersoy, Em. Bahriye Mirılayı Nuri, 1908 Meşrutiyet Ayan Meclisi Üyesi Sami Paşa oğlu Halim, Ressam Halim Paşa, Eski Şura-i Devlet üyesi Kadri bey</em></strong></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Teşkilatı Mahsusa Yılları ve Seyahatleri</strong></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Mehmed Akif, 1914 yılı başlarında Abbas Halim Paşa&#8217;nın maddî desteğiyle Mı­sır ve Medine&#8217;ye iki aylık bir seyahate çık­tı. Harbiye Nezâreti tarafından istih­barat çalışmaları yapmak üzere kurulmuş olan Teşkîlât-ı Mahsûsa&#8217;nın verdiği gö­revle 1914 yılı sonlarında Berlin&#8217;e gitti. Batı&#8217;yı yakından tanımasına imkân veren ve üç ay kadar süren bu gezi sırasında Almanlar&#8217;a karşı savaşırken esir düşmüş İn­giliz ve Rus tebaası müslüman askerle­rin kamplarını ziyaret etti. Onlara savaştan sonra bağımsızlıklarını kazanmak için faaliyet göstermeyi telkin eden konuş­malar yaptı Hâtıralar kitabındaki &#8220;Berlin Hâtıraları&#8221; adlı uzun manzumesi bu gezi­nin intibalarıyla yazılmıştır. Aynı teşkilâ­tın verdiği diğer bir görevle, Arabistan&#8217;­da başlayan Şerif Hüseyin isyanına karşı devlete bağlı kabilelerin desteğinin deva­mını sağlamak amacıyla teşkilât başkanı Eşref Sencer&#8217;in (Kuşçubaşi) idaresindeki bir heyetle Necid bölgesine (Riyad) gitti (Mayıs-Ekim 1915). Bu seyahatin deva­mında ikinci defa ziyaret ettiği Medine ve Ravza-i Mutahhara&#8217;nın uyandırdığı duygularla, Cenab Şahabeddin ve Süley­man Nazif gibi edebiyatçıların bir şahe­ser olarak nitelediği &#8220;Necid Çöllerinden Medine&#8217;ye&#8221; manzumesini kaleme aldı. 1918 Temmuzunda Mekke Emîri Şerif Alî Haydar Paşa&#8217;nın daveti üzerine İzmir­li İsmail Hakkı Bey&#8217;le birlikte Lübnan&#8217;da (Aliye) bulundu. Dönüşünde şeyhülislâm­lığa bağlı dinî-akademik bir kuruluş olan Dârü&#8217;l-hikmeti&#8217;l-İslâmiyye&#8217;nin başkâtipli­ğine tayin edilen Mehmed Akif (Ağustos 1918) daha sonra kuruluşun aslî üyesi oldu (Ocak 1920). Müessesenin yayın or­ganı olan Cerîde-i İlmiyye&#8217;nin idaresini de üstlendi. Bu arada İstanbul Dârülfünunu&#8217;nda Maarif Nezâreti&#8217;ne bağlı olarak kurulan Kâmûs-i Arabî Heyeti üyeleri ara­sında yer aldı.<a href="#_ftn14">[14]</a></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Milli Mücadele Yılları</strong></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Dünya Savaşı&#8217;nın Osmanlı Devleti aleyhine sonuçlanması, ağır Mü­tareke şartları ve yurdun işgaliyle Yunanlıların İzmir&#8217;e çıkması üzerine başlayan Millî Mücadele hareketine fiilen katılma kararıyla 1920 Şubatında Balıkesir&#8217;e gi­den Mehmed Akif burada Kuvâ-yi Milliyeciler&#8217;le görüştü. Zağanos Paşa Camii ile çeşitli yerlerde halkı birliğe davet ve direnmeye teşvik maksadıyla vaaz ve konuşmalar yaptı. Bu sırada İstanbul&#8217;da yüksek maaşlı bir görevde bulunmasına rağmen Balıkesir&#8217;e, oradan döndükten sonra da Ankara&#8217;ya gitmeye karar verme­si onun vatanseverliğinin açık bir gös­tergesidir. Ayrıca halkın sevip saydığı bir Müslüman aydın sıfatıyla Millî Mücadele&#8217;ye katılması, bu hareketin İttihatçıların yeni bir macerası olduğu şeklindeki şüpheyi büyük ölçüde gidererek Kurtu­luş Savaşı çalışmalarına önemli bir güç katmıştır. Nitekim bu sebeple ona &#8220;Millî Mücadele&#8217;nin manevî lideri&#8221; sıfatı veril­miştir. Balıkesir&#8217;den İstanbul&#8217;a gelmesi­nin ardından işgal altında çalışmanın da­ha da zorlaşıp sansürün gitgide şiddet­lenmesi yanında Ankara&#8217;dan Hey&#8217;et-i Temsîliyye adına gelen davet üzerine on iki yaşındaki büyük oğlu Emin&#8217;i de yanına alıp 10 Nisan 1920&#8242;de gizlice yola çıktı. Ali Şükrü Bey&#8217;le buluşarak Geyve&#8217;ye ulaştı. Buradan Büyük Millet Meclisi&#8217;nin açılışı­nın ertesi günü Ankara&#8217;ya vardı (24 Nisan 1920). Hacı Bayram Camii&#8217;ndeki ilk vaa­zının ardından vazifesinden izinsiz ayrıl­dığı gerekçesiyle Dârü&#8217;l-hikmeti&#8217;l-İslâmiyye&#8217;deki görevinden azledildi. Büyük Mil­let Meclisi Reisi Mustafa Kemal Paşa&#8217;nın teklifi üzerine Burdur mebusu seçildi (5 Haziran 1920). Haberi olmadan en yük­sek oyu alarak Biga&#8217;dan da seçilmesine rağmen daha önce Burdur mebusluğunu kabul ettiğinden Mecliste bu sıfatla bulundu. Zaman zaman Eskişehir, Bur­dur, Sandıklı, Dinar, Afyon. Antalya, Kon­ya, Kastamonu gibi şehirlerde halka ve diğer bazı mebuslarla beraber cepheler­de askerlere hitaben Millî Mücadele&#8217;yi teşvik eden konuşma ve vaazlarını sür­dürdü. Bunların en önemlisi Meclis kara­rıyla gittiği Kastamonu&#8217;da Nasrullah Ca­mii&#8217;ndeki ünlü vaazıdır. Bu vaaz, son de­rece ihatalı bir bakışla dünyanın siyasî va­ziyetini tahlil edip Sevr Antlaşmasının bizim için nasıl bir felâket olacağını izah eden, onu yırtıp atmayı ve Batılı sömür­gecilerin karşısına iman ve silâhla dikil­meyi hayatî bir mecburiyet olarak telkin edip Millî Mücadele&#8217;yi büyük bir heyecan­la teşvik eden önemli bir belgedir. Bu vaaz ve diğer konuşmalar, Akif&#8217;in İstanbul&#8217;dan ayrılırken arkasından gelmesini söylediği Eşref Edib&#8217;in İstanbul&#8217;da tekrar çıkardığı (25 Kasım) Sebîllîürreşâd’ın üç sayısıyla Ankara&#8217;da neşredilen (3 Şu­bat 1921) ilk sayısında yayımlanmıştır. Ay­rıca bu sayılar ve risale haline getirilen va­azlar birkaç defa basılarak Anadolu&#8217;nun her tarafına ve cephelere dağıtılmıştır. Millî Mücadele&#8217;nin zaferle sonuçlanma­sının ardından Büyük Millet Meclisi&#8217;nin aldığı seçim kararı üzerine yeniden te­şekkül eden ikinci dönemde muhalefet grubuna mensup diğer milletvekilleri gibi Mehmed Akif de aday gösterilmedi.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p style="text-align: center;"><a href="http://www.istanbultarih.com/wp-content/uploads/2011/12/5.jpg"><img class="aligncenter size-full wp-image-3989" title="5" src="http://www.istanbultarih.com/wp-content/uploads/2011/12/5.jpg" alt="" width="239" height="359" /></a></p>
<p style="text-align: center;"><strong>İstiklal Marşı &#8211; Osmanlıcası</strong></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>İstiklal Marşı’nı Kaleme Alan “Milli Şair”</strong></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>1920 yılının son aylarında Erkân-ı Harbiyye Riyâseti&#8217;nin isteğiyle Maarif Vekâ­leti millî marş güftesi için bir yarışma aç­tı. Yarışmaya 700&#8242;den fazla şiir gelmesine rağmen nitelikli bir manzume bulunamayınca konulan maddî mükâfat sebe­biyle yarışmaya katılmayan Mehmed Akif in de bir marş yazması ısrarla isten­di. Mükâfat şartının kaldırılması üzerine Akif şiirini tamamlayarak teslim etti. Meclisin 12 Mart 1921 tarihli oturumun­da okunan şiir ittifakla İstiklâl Marşı güf­tesi olarak kabul edildi. Ancak Meclis kararı olduğu için kazanana verilmesi zaruri hale gelmiş bu­lunan nakdî mükâfat Akif tarafından alı­nıp Dârü&#8217;l-mesâî adlı bir hayır cemiyeti­ne bağışlanmıştır.<a href="#_ftn15">[15]</a></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Mısır Yılları</strong></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Ekim 1923&#8242;te Abbas Halim Paşa&#8217;nın da­veti üzerine Mısır&#8217;a giden Akif in bu da­veti kabulünde, kazanılan Millî Mücadeleden sonra ümit ettiği İslâm birliği ve bu birlikte Türkiye&#8217;nin önemli rol oyna­ması idealinin gerçekleşememesinin do­ğurduğu hayal kırıklığının büyük tesiri olmuştur. İki yıl kışları Mısır&#8217;da geçirip yazları Türkiye&#8217;ye döndüyse de 1928&#8242;in sonundan itibaren sürekli Mısır&#8217;da kaldı. Bunda da hak kazandığı emekli maaşının bağlanmamasından doğan geçim sıkın­tısı ve hükümetin muhalif kabul ettiği birçok fikir ve siyaset adamı arasında kendisinin de polis takibine alınmasının ağırına gitmiş olması önemli rol oynamış­tır.<a href="#_ftn16">[16]</a> Hayatı boyunca inanç ve idealleri için çalışıp mücadele eden Mehmet Akif, Milli Mücadeleden sonra bu inanç ve ideallerine aykırı gördüğü bazı uygulamalar nedeniyle Mısır&#8217;a gitti. Kahire&#8217;deki Cami&#8217;ül Mısriye adlı Mısır Üniversitesi&#8217;nde 9 sene Türk Dili ve Edebiyatı Profesörlüğü yaptı (1925-1935).<a href="#_ftn17">[17]</a></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p style="text-align: center;"><a href="http://www.istanbultarih.com/wp-content/uploads/2011/12/6.jpg"><img class="aligncenter size-full wp-image-3990" title="6" src="http://www.istanbultarih.com/wp-content/uploads/2011/12/6.jpg" alt="" width="330" height="261" /></a></p>
<p style="text-align: center;"><strong>Mehmed Akif – Vefatından birkaç ay önce hasta halde iken</strong></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Türkiye’ye Dönüşü ve Vefatı</strong></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Akif, 1936 Haziran’ında İstanbul’a gitmek üzere vapurla Mısır’dan yola çıkmış, bindiği vapur Çanakkale’den geçerken ve İstanbul Camilerinin silueti belirince gözyaşlarına hâkim olamamıştır. Vatanına sıhhati dâhil her şeyini kaybederek ve ölmek için gelen Akif, unutulduğunu kimsenin kendisini arayıp sormayacağını, istenmeyen adam olarak görüleceğini zannetmektedir. Fakat kendisinin ne kadar çok sevildiğini kendisini ziyarete gelenlerin çokluğu ile anlayacaktır. <strong>“Sessiz yaşadım, kim beni nerden bilecektir…”</strong> diyen Akif, 27 Aralık 1936 günü hürriyete âşık ruhu yorgun ve bitkin bir hale gelmiş bedeninden kurtulur ve bu özgür ruh aramızdan ayrılarak Hakk’a yürür.</p>
<p>Akif’in tabutu tek atlı bir arabayla Beyazıt Camii’ne getirilir. Tabuttaki Akif’in resmini gören bir tıbbiye öğrencisi, bu büyük ölümü üniversiteye haber verir. Bir yerlerden Türk bayrağı bulan üniversiteli gençler, Beyazıt Camii’ni doldururlar. Cenaze namazından sonra, Edirnekapı’daki mezarlığa kadar hiç kimse tarafından davet edilmeyen bir büyük kitle, hayatı ile eseri iç içe girmiş olan bu örnek şahsiyeti ebedî yolculuğuna uğurlar. Onun ölümü de hayatı kadar hazin olmuştur. Cenaze merasiminde devlet erkanı yoktu. Şatafat ve devlet töreni de yoktu. O, üniversite gençliğinin elleri üzerinde taşınarak ebedi istirahatgahına götürüldü. Mehmed Akif, Cumhuriyet Tarihi’nde kendisinden önce hiç kimseye nasip olmayan kalabalık bir cemaatle son yolculuğuna uğurlanmıştır.  Mezarı bile onlar tarafından yapıldı. Ama Akif, bugün Türk gençliğinin önünde bir karakter timsali olarak ışık saçmağa devam ediyor. <a href="#_ftn18">[18]</a></p>
<p>&nbsp;</p>
<p style="text-align: center;"><a href="http://www.istanbultarih.com/wp-content/uploads/2011/12/8.jpg"><img class="aligncenter size-full wp-image-3991" title="8" src="http://www.istanbultarih.com/wp-content/uploads/2011/12/8.jpg" alt="" width="330" height="213" /></a></p>
<p><strong>Mehmed Akif’in cenaze merasimi; Üniversite gençlerinin elleri üzerinde kabrine götürülüyor.</strong></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>Eserleri</strong></p>
<p>Mehmed Akif’in yazdığı şiirleri Safahat isimli şiir kitabında toplamıştır. 7 kitaptan oluşan Safahat’ın konuları şunlardır.</p>
<p>1.Kitap: (Safahat) 1908-1910 yılları arasında yazılmış sosyal ve tarihi manzum hikayeleri, manzum tasvirleri, istibdadı kötüleyen şiirleri içine almaktadır.<br />
2.Kitap: (Süleymaniye Kürsüsü’nde) Türk bayrağı altında İslam birliğini telkin amacıyla yazılmış, Rusya Türklerinden A. İbrahim Efendi’nin Süleymaniye‘de verdiği bir vaaz şeklinde düzenlenmiştir. Güzel tasvirler, manzum fıkralar, zamanın geriliğini anlatan parçalar vardır.<br />
3.Kitap: (Hakkın Sesleri) Bazı ayet ve hadislerin manzum yorumlarıyla Türk halkını, İslam Birliği içinde iyimserliğe, kurtuluşa, yükselişe çağırır, yaraları tedaviye çalışır.<br />
4.Kitap: (Fatih Kürsüsünde) İkinci kitapta adı geçen vaaz burada da daha olgun ve sistemli olarak “marifet ve fazilet” konularını işler.<br />
5.Kitap: (Hatıralar) Şairin 1. Dünya Savaşı yıllarında yaptığı Berlin, Mısır ve Necid seyahatlerinin ibretli hatıraları olarak batıyı ve bizi değerlendirmesi bakımından önemlidir.<br />
6.Kitap: (Asım) Aruza ve Türkçe’ye hakimiyeti bakımından en güzel eseri sayılan bu kitapta memleketi kurtaracak gençliğin sembolü olarak “marifet ve faziletle “ yüklü Asım ve nesli için sohbet tarzında düşünceler dile getirilir.<br />
7.Kitap: (Gölgeler) Kurtuluşu müjdeleyen şiirleri ile Mısır’da yazdığı dini-lirik, karamsar ve bezgin manzumelerden oluşmaktadır.<a href="#_ftn19">[19]</a></p>
<p><strong> </strong></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>KAYNAKLAR</strong></p>
<ul>
<li>AKKURT, İbrahim, <em>“Gür Sesli Yiğit Şair: Mehmed Akif Ersoy”, </em>İstanbul Tarih Bülteni 2.Sayı, İstanbul 2010</li>
<li>DÜZDAĞ, M. Ertuğrul, “Mehmed Akif Ersoy”, Kültür Bakanlığı Yayınları, Ankara 1998,</li>
<li>DÜZDAĞ, M. Ertuğrul, “Mehmed Akif Ersoy” Maddesi, Diyanet İşleri İslam Ansiklopedisi, 28. Cild, Ankara 2003,</li>
<li>ERSOY, Mehmed Akif, “Safahat”, Hazırlayan: M.Ertuğrul Düzdağ, Çağrı Yayınları, İstanbul 2008</li>
<li><a href="http://www.mehmedakifersoy.com/safahat">http://www.mehmedakifersoy.com/safahat</a></li>
<li>KARAKOÇ, Sezai, “Mehmed Akif”, Diriliş Yayınları, İstanbul 1996,</li>
<li>NAZİF, Süleyman, “Mehmed Akif”, Hazırlayan: M.Ertuğrul Düzdağ, İz Yayıncılık</li>
<li>ÖZTÜRKMEN, Neriman Malkoç, “Mehmed Akif ve Dünyası”, Kültür Bakanlığı Yayınları, Ankara 1990,</li>
<li>YÜCEBAŞ Hilmi, “Bütün Cepheleriyle Mehmed Akif”, Dizerkonca Matbaası, İstanbul 1958,</li>
</ul>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<div>
<hr size="1" />
<div>
<p><a href="#_ftnref1">[1]</a> M.Ertuğrul Düzdağ, <em>Mehmed Akif Ersoy</em>, Kültür Bakanlığı Yayınları, Ankara 1998, s.2.</p>
</div>
<div>
<p><a href="#_ftnref2">[2]</a> Sezai Karakoç, <em>Mehmed Akif</em>, Diriliş Yayınları, İstanbul 1996, s.8-9.</p>
</div>
<div>
<p><a href="#_ftnref3">[3]</a> M.Ertuğrul Düzdağ, <em>Mehmed Akif Ersoy</em>, Diyanet İşleri İslam Ansiklopedisi, 28. Cild, Ankara 2003, s. 432-439.</p>
</div>
<div>
<p><a href="#_ftnref4">[4]</a> İbrahim Akkurt, <em>Gür Sesli Yiğit Şair: Mehmed Akif Ersoy, </em>İstanbul Tarih Bülteni 2.Sayı s.27–29.</p>
</div>
<div>
<p><a href="#_ftnref5">[5]</a> Hilmi Yücebaş, <em>Bütün Cepheleriyle Mehmed Akif</em>, Dizerkonca Matbaası, İstanbul 1958, s.17.</p>
</div>
<div>
<p><a href="#_ftnref6">[6]</a> Ertuğrul Düzdağ, <em>a.g.e.,</em> s.7.</p>
</div>
<div>
<p><a href="#_ftnref7">[7]</a> Ertuğrul Düzdağ, <em>a.g.e.</em> s.11.</p>
</div>
<div>
<p><a href="#_ftnref8"><strong>[8]</strong></a> Ertuğrul Düzdağ, a.g.m., s.433</p>
</div>
<div>
<p><a href="#_ftnref9">[9]</a> Ertuğrul Düzdağ, a.g.m., s.434</p>
</div>
<div>
<p><a href="#_ftnref10">[10]</a>, Hilmi Yücebaş, a.g.e.</p>
</div>
<div>
<p><a href="#_ftnref11">[11]</a> Mehmed Akif Ersoy, <em>Safahat</em>, Hazırlayan: M.Ertuğrul Düzdağ, Çağrı Yayınları, s.269</p>
</div>
<div>
<p><a href="#_ftnref12">[12]</a> Neriman Malkoç Öztürkmen, <em>Mehmed Akif ve Dünyası</em>, Kültür Bakanlığı Yayınları, Ankara 1990, s.13</p>
</div>
<div>
<p><a href="#_ftnref13">[13]</a> Mehmed Akif Ersoy, <em>Safahat</em>, Hazırlayan: M.Ertuğrul Düzdağ, Çağrı Yayınları, s.259</p>
</div>
<div>
<p><a href="#_ftnref14">[14]</a> Düzdağ, Ertuğrul, a.g.m. s.434</p>
</div>
<div>
<p><a href="#_ftnref15">[15]</a> Ertuğrul Düzdağ, a.g.m. s.435</p>
</div>
<div>
<p><a href="#_ftnref16">[16]</a> Ertuğrul Düzdağ, a.g.m. s.435</p>
</div>
<div>
<p><a href="#_ftnref17">[17]</a> İbrahim Akkurt, a.g.m. s.29</p>
</div>
<div>
<p><a href="#_ftnref18">[18]</a> İbrahim Akkurt, a.g.m. s.29</p>
</div>
<div>
<p><a href="#_ftnref19">[19]</a> http://www.mehmedakifersoy.com/safahat</p>
</div>
</div>

<p class="sayac_bilgi">12234 okunma</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.istanbultarih.com/aksiyon-adami-destan-sairi-mehmed-akif-ersoy/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>İŞTE İNGİLİZLERİN ERMENİ BALONUNU PATLATAN SADRAZAM</title>
		<link>http://www.istanbultarih.com/iste-ingilizlerin-ermeni-balonunu-patlatan-sadrazam/</link>
		<comments>http://www.istanbultarih.com/iste-ingilizlerin-ermeni-balonunu-patlatan-sadrazam/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 23 Dec 2011 22:21:49 +0000</pubDate>
		<dc:creator>istanbultarih</dc:creator>
				<category><![CDATA[Araştırma]]></category>
		<category><![CDATA[Osmanlı Tarihi]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.istanbultarih.com/?p=3655</guid>
		<description><![CDATA[
Tarih: Şubat 1919. İşgal İstanbul’u.
 
İşgalciler milletvekillerini, valileri, generalleri dahi hükümete zorla tutuklatmaktadırlar. İstanbul’da “İttihatçı avı” başlamıştır. Özellikle “Ermeni soykırımı”yla suçlananların cezalandırılması için ihbarlar birbirini kovalamaktadır.
Sultan Vahdettin, istifasını kabul ettiği Tevfik Paşa’ya sadaret mührünü yeniden uzatır. Besbelli Tevfik Paşa’nın önüne yine Ermeni iddiaları çıkartılacak ve suçluları cezalandırması istenecektir. Şimdi öyle bir adım atmalıdır ki, hem [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: center;"><a href="http://www.istanbultarih.com/wp-content/uploads/2011/04/Ahmed_Tevfik_Pasha_portrait.jpg"><img class="aligncenter size-full wp-image-3657" title="Ahmed_Tevfik_Pasa" src="http://www.istanbultarih.com/wp-content/uploads/2011/04/Ahmed_Tevfik_Pasha_portrait.jpg" alt="" width="176" height="268" /></a></p>
<p><strong>Tarih: Şubat 1919. İşgal İstanbul’u.</strong></p>
<p><strong> </strong><br />
İşgalciler milletvekillerini, valileri, generalleri dahi hükümete zorla tutuklatmaktadırlar. İstanbul’da “İttihatçı avı” başlamıştır. Özellikle “Ermeni soykırımı”yla suçlananların cezalandırılması için ihbarlar birbirini kovalamaktadır.<br />
Sultan Vahdettin, istifasını kabul ettiği Tevfik Paşa’ya sadaret mührünü yeniden uzatır. Besbelli Tevfik Paşa’nın önüne yine Ermeni iddiaları çıkartılacak ve suçluları cezalandırması istenecektir. Şimdi öyle bir adım atmalıdır ki, hem devlet üzerindeki şaibe ortadan kalksın hem de tepelerinde Demokles’in kılıcı gibi sallandırılan bu püsküllü beladan kurtulsunlar.</p>
<p><strong>İngilizler nasıl çark etti?</strong></p>
<p><strong><span id="more-3655"></span></strong>Tevfik Paşa oturur, 13 Şubat 1919 günü beş tarafsız Avrupa ülkesinin (Danimarka, İsveç, İsviçre, Hollanda ve İspanya) büyükelçiliklerine birer mektup yazar. “Tehcir konusunu araştırmak amacıyla” İstanbul’da toplanacak bir uluslararası mahkemeye iki yargıç göndermelerini ister. Mesela Danimarka sefaretine gönderdiği Fransızca mektupta şunlar yazılıdır:<br />
<strong>“Danimarka Kraliyet Elçiliği’nce bilindiği üzere Osmanlı hükümeti, savaş sırasında gerek Müslüman, gerekse Müslüman olmayan Osmanlı yurttaşlarının sürülmelerinden sorumlu olanlar hakkında adlî kovuşturma açmış bulunmaktadır. Irk ve din ayrımı gözetmeksizin suçluları ortaya çıkarmak üzere hem İstanbul’da hem de illerde soruşturma komisyonları kurulmuştur. Bu sorunu yüksek hakkaniyet ve tarafsızlık esprisiyle aydınlatabilmek için Osmanlı hükümeti, adı geçen soruşturma komisyonları üyeliklerine tarafsız ülkeler yargıçları arasından seçilecek yabancı üyeler de katmaya karar vermiştir. Bu düşünceyle Osmanlı Dışişleri Bakanı Danimarkalı iki yargıcın anılan komisyonlara atanması için hükümeti nezdinde aracılık etmesini ve Danimarka hükümetinin karşılığını tez elden bildirmesini Danimarka Kraliyet Elçiliği’nden rica etmekle onur kazanır. Bu üyelerin yollukları ve öteki giderleri tabii ki Hükümet-i Şahanece karşılanacaktır.”</strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p>Tevfik Paşa bu beklenmedik çıkışıyla tek taraflı bir soykırım suçlaması yapan İngiltere’yi hiç olmazsa uluslararası bir denetim mekanizmasına bağlamak istiyordu.</p>
<p>İster inanın, ister inanmayın, İngilizler haber alır almaz bu notanın ilgili ülkelerin dışişleri bakanlıklarına ulaşmaması için seferber oldular. Neler yapmadılar ki? Sansür memurlarını harekete geçirdiler. Ne var ki, sansür memurunun bir anlık gecikmesi yüzünden telgraflar Kopenhag, Lahey ve Madrid’e ulaşır. Fakat İngilizler pes etmezler ve çekilen telgrafların hiç olmazsa İsveç ve İsviçre’ye ulaşmaması için bu defa Londra kanalından akla hayale gelmedik dolaplara girişirler.<br />
<strong>Ermeni balonu</strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong> </strong><br />
Bu arada şimdilerde “Ermeni soykırımı” anıtları açarak insanlık sevgisini vitrine taşıyan sevgili Fransa da iddiaları hukuken bitirebilecek bu önemli girişimi bütün gücüyle engellemeye uğraşanlar arasındadır. Paris, Kopenhag büyükelçisini harekete geçirerek İstanbul’a yargıç gönderilmemesi uyarısında bulunur. Sonuçta İngiliz-Fransız baskısı sonuç verecek ve Danimarka, Tevfik Paşa’nın davetini reddedecektir.<br />
Sıra İspanyollara gelmiştir. Onların zaten İngiltere’den habersiz iş yapacak mecalleri yoktur. İspanya’nın Londra büyükelçisi, 28 Şubat’ta İngiliz Dışişleri Bakanlığı’nın görüşünü almak üzere başvurduğunda kendisine şu sunturlu cevap verilir: “Bu, barış konferansının işidir. Türkiye’nin çağrısının kabul edilmesi, Barış Konferansı’nda muhtemelen alınacak tedbirlerle çelişecek ve ciddi komplikasyonlar yaratabilecektir.” (Barış konferansı dedikleri Lozan’dı ama orada Ermenileri nasıl “sattıklarını” bana değil, “diasporacılar”a sorun.)<br />
Zaten 4 gün sonra Tevfik Paşa hükümeti bu girişiminin bedelini düşürülerek öder. Yine de Paşamız bir noktada hedefine ulaşmış sayılmalıdır. Ermeni soykırımı iddialarını dillerine dolayanların göz yaşartıcı samimiyetlerini(!) ortaya sermiş ve kayıtlara geçirmeyi başarmıştır.<br />
Bugün bize utanıp sıkılmadan tarihimizle yüzleşmemiz gerektiğini söyleyen devletler, o zaman uluslararası bir mahkeme huzurunda gerçekleşecek tarafsız bir hesaplaşmayı göze alamamışlar ve dertlerinin Ermeniler değil, kendi çıkarları olduğunu cemi cümleye ayan etmişlerdi. Bilal Şimşir’in deyişiyle, “Balonun söneceğinden, hazırlanan sömürgeci planların bozulacağından kaygı”lanmışlardır (Malta Sürgünleri, Ank. 1985, s. 62.)<br />
Başkentinin işgal altında bulunduğu, ordu ve parlamentosuna kadar bütün kurumlarının süngü gölgesinde nefes alıp verdiği ve olayın hatıralarının henüz sıcak olduğu bir ortamdaki tarafsız yargılama nasıl sonuçlanırdı, bilinmez. Ama en azından Türkiye’nin bir hafıza çalışması yapmaya açık olduğu ve bunu, güçlü ve avantajlı olduğu bir zamanda değil, en zayıf ve dolayısıyla en dezavantajlı zamanında istediği göz önünde bulundurulursa Tevfik Paşa’nın girişiminin değeri bir kat daha artar.<br />
Tevfik Paşa gibi Abdülhamid’in yetiştirdiği bir ‘âkil adam’ı milletin gözünden düşürüp unutturanlar neleri kaybettirdiklerini bir anlasalar keşke!</p>
<p><a href="http://www.istanbultarih.com/wp-content/uploads/2011/04/247.jpg"><img class="aligncenter size-full wp-image-3656" title="247" src="http://www.istanbultarih.com/wp-content/uploads/2011/04/247.jpg" alt="" width="451" height="606" /></a></p>
<p><em>Sultan II. Abdulhamid’in İrade-i Seniyyesi’nin ikinci sayfası. </em></p>
<p><em> </em><br />
<strong>Abdülhamid’in gözüyle Ermeni meselesi: “Güçlü olmalıyız”</strong></p>
<p><strong> </strong><br />
Sultan II. Abdülhamid, 118 yıl önceki bir iradesinde meselenin bamteline şöyle dokunuyordu:<br />
“Bir süreden beri müstakbel Ermenistan’ın sınırları çizilmek isteniyor. Oysa Ermenilerin oturdukları yer, Müslümanların çoğunlukta olduğu bölgedir. Buraya Ermenistan denilecek hiçbir işaret yoktur. Burada istenen, ıslahat adı altında bir Ermeni devletinin kurulmasıdır. Bu kesinlikle mümkün değildir. Batılı devletlerden faydalanalım ama İngiltere’nin Mısır’ı, Fransa’nın Tunus’u, Avusturya’nın Bosna-Hersek’i işgalleri karşısında kimin kılı kıpırdadı? Maddî ve manevî kalkınmamıza engel oluşturan kapitülasyonların kaldırılmasını kim kolaylaştıracaksa ona yakın durmamız doğaldır. Maliyenin ıslahı, askeri tensikat ve donanımın ikmali, deniz kuvvetlerinin üstün seviyeye çıkarılması, herkesin çalışmasıyla kısa zamanda 1 milyonluk bir orduya kavuşularak devletin durumunun yükseltileceği padişah tarafından ferman buyurmuştur.” (BOA, Yıldız Esas E. 31.1727/2, Z 158, K 86.)</p>
<p>Abdülhamid özetle, güçlü olana kadar bu kılıçları başımızın üstünde tutacaklarını ta o zamandan görmüş ve göstermiş. Bunun için ona ‘Kızıl Sultan’ demişlerdi ya zaten.</p>
<p><strong>Kaynak: Mustafa Armağan, 04 Ocak 2009, Pazar Günkü Yazısı</strong></p>
<p><strong> </strong></p>

<p class="sayac_bilgi">18387 okunma</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.istanbultarih.com/iste-ingilizlerin-ermeni-balonunu-patlatan-sadrazam/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>1</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Evliya Çelebi&#8217;nin Fırat-Dicle Haritası Bulundu.</title>
		<link>http://www.istanbultarih.com/evliya-celebinin-firat-dicle-haritasi-bulundu/</link>
		<comments>http://www.istanbultarih.com/evliya-celebinin-firat-dicle-haritasi-bulundu/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 22 Dec 2011 12:52:40 +0000</pubDate>
		<dc:creator>istanbultarih</dc:creator>
				<category><![CDATA[Haberler]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.istanbultarih.com/?p=3978</guid>
		<description><![CDATA[Marmara Üniversitesi&#8217;nden Prof. Dr. Zekeriya Kurşun, Evliya Çelebi&#8217;ye ait olan ancak bugüne kadar varlığı bilinmeyen Dicle ve Fırat haritasına ulaştı.

Ünlü seyyah Evliya Çelebi&#8217;ye ait olan, ancak bugüne kadar varlığı bilinmeyen Dicle ve Fırat haritasına ulaştığını açıklayan Marmara Üniversitesi (MÜ) Fen-Edebiyat Fakültesinden Prof. Dr. Zekeriya Kurşun, &#8221;Çalışmalarımız, haritanın hem fiziki açıdan hem de içerik açısından doğrudan [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Marmara Üniversitesi&#8217;nden Prof. Dr. Zekeriya Kurşun, Evliya Çelebi&#8217;ye ait olan ancak bugüne kadar varlığı bilinmeyen Dicle ve Fırat haritasına ulaştı.</strong></p>
<p><strong><a href="http://www.istanbultarih.com/wp-content/uploads/2011/12/791220111222011553342.jpg"><img class="size-full wp-image-3979 aligncenter" title="791220111222011553342" src="http://www.istanbultarih.com/wp-content/uploads/2011/12/791220111222011553342.jpg" alt="" width="272" height="204" /></a></strong></p>
<p>Ünlü seyyah Evliya Çelebi&#8217;ye ait olan, ancak bugüne kadar varlığı bilinmeyen Dicle ve Fırat haritasına ulaştığını açıklayan Marmara Üniversitesi (MÜ) Fen-Edebiyat Fakültesinden Prof. Dr. Zekeriya Kurşun, &#8221;Çalışmalarımız, haritanın hem fiziki açıdan hem de içerik açısından doğrudan doğruya Evliya Çelebi&#8217;yi işaret ettiğini açıkça ortaya koymaktadır. Kağıt, yazı, tasarım açısından 17. yüzyıla, yani Çelebi&#8217;ye ait olduğu konusunda hiçbir kuşkumuz yok&#8221; dedi.<span id="more-3978"></span></p>
<p>Kurşun, fakülte binasında düzenlediği basın toplantısında, 1950&#8242;li yıllarda dile getirilen, ancak 2009&#8242;da varlığı kabul edilen Evliya Çelebi&#8217;nin Nil haritasından sonra, şimdi de Dicle ve Fırat haritasının bulunduğunu kaydetti.</p>
<p>Haritanın, İstanbul&#8217;da 17. yüzyılda elçilik yapan İngiltere Büyükelçisi William Trumbull&#8217;un (1639-1716) kütüphanesinden çıktığını anlatan Kurşun, 1988&#8242;de Londra&#8217;da nadir kitap ve yazmalar ticareti yapan Bernard Quaritch firması tarafından müzayedeye konulduğunu bildirdi.</p>
<p>Uzun zamandır sürdürdüğü araştırmalar neticesinde ilginç bir hikayesi olan haritaya ulaştığını vurgulayan Kurşun, şöyle devam etti:</p>
<p>&#8221;Evliya Çelebi&#8217;nin, Doğu Anadolu&#8217;dan başlayarak Dicle ve Fırat boylarını takip edip, Hint Okyanusu&#8217;na kadar ulaşan haritası, renkli ve 3 metre 43 santimetre boyunda, 4 metre 35 santimetre enindedir. Dicle ve Fırat boylarından Basra Körfezi&#8217;ne, oradan da Hint Okyanusu&#8217;na kadar olan şehir, kale, mezar, türbe, köprü ve yollar, haritada resimlerle gösterilmiştir. Bu şekliyle de eşsiz bir özelliğe sahip olan haritanın ne kendi çağında, ne de daha sonra benzeri yapılmıştır.&#8221;</p>
<p>Kurşun, 17. yüzyıla ait &#8221;Nadir bir Osmanlı haritası&#8221; olarak müzayedeye sunulan haritanın Katarlı bir koleksiyoner tarafından satın alındığını, ancak haritanın kime ait olduğunun bilinmediğini bildirdi.</p>
<p><strong>-&#8221;Yazılar 17. yüzyıla aittir&#8221;-</strong></p>
<p>Haritayı 1998&#8242;de gördüğünü ve o yıldan beri çalışmalar yaptığını aktaran Kurşun, şunları kaydetti:</p>
<p>&#8221;Haritaya baktığımız zaman, birleştirilmiş 8 parça folyodan oluşmaktadır. Resim çizdiği tabakalardan oluşmaktadır. İçindeki yazılar 17. yüzyıla aittir. Bu konuda herhangi bir sorun yok. Harita üzerindeki dağlar sarı-yeşil, nehirler mavi. Bir güzergah haritasından söz ediyoruz. Haritamızın bazı yerleri, resim olarak çizdiği yerleri, özelliklerini dikkate alarak kırmızı renkte vermiştir. Harita, Erzurum&#8217;dan başlayarak, kuzey-güney istikametinde Dicle ve Fırat nehirlerini takip ederek devam etmektedir. Ancak Dicle ve Fırat nehirlerinin iki yakasındaki kaleler, camiler, ziyaret yerleri, zaman zaman köprüler, geçitler, konaklar, dönemin özelliğini yansıtan çizimlerle gösterilmiştir.&#8221;</p>
<p><a href="http://www.istanbultarih.com/wp-content/uploads/2011/12/forumdasnetevliyacelebi.jpg"><img class="aligncenter size-full wp-image-3980" title="forumdasnetevliyacelebi" src="http://www.istanbultarih.com/wp-content/uploads/2011/12/forumdasnetevliyacelebi.jpg" alt="" width="428" height="250" /></a></p>
<p>Haritanın üzerinde kimin çizdiğine dair bir bilginin olmadığını belirten Kurşun, &#8221;Çalışmalarımız, hem fiziki açıdan hem de içerik açısından doğrudan doğruya Evliya Çelebi&#8217;yi işaret ettiğini açıkça ortaya koymaktadır. Bir kere kağıt, yazı, tasarım açısından 17. yüzyıla, yani Çelebi&#8217;ye ait olduğu konusunda hiçbir kuşkumuz yok. Her ne kadar kağıt üzerinde kimyasal bir analiz yaptırmasak da bu konuda hem uzmanlardan aldığım görüş hem de benim edindiğim tecrübe, bize en ufak bir şüphenin olmadığını göstermektedir. Harita, yerlerin görüldükten sonra çizildiği fikrini bize çok net bir şekilde vermektedir. Sadece sembolik çizimler değildir. Bire bir görüntüyü yansıtmaktadır. Görmediği bazı yerlerin çizimlerini de yapmıştır&#8221; ifadelerini kullandı.</p>
<p>Kurşun, daha sonra orijinali yurt dışında olan haritanın bire bir kopyasını gösterdi.</p>
<p><strong>Kaynak: AA</strong></p>

<p class="sayac_bilgi">3984 okunma</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.istanbultarih.com/evliya-celebinin-firat-dicle-haritasi-bulundu/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
	</channel>
</rss>

