<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>İstanbul Tarih &#187; Yakınçağ Tarihi</title>
	<atom:link href="http://www.istanbultarih.com/category/yakincag-tarihi/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://www.istanbultarih.com</link>
	<description>Şahsi Tarih Sitesi</description>
	<lastBuildDate>Mon, 06 Feb 2012 09:47:30 +0000</lastBuildDate>
	<language>en</language>
	<sy:updatePeriod>hourly</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>1</sy:updateFrequency>
	<generator>http://wordpress.org/?v=3.3</generator>
		<item>
		<title>Prof. Dr. Mehmed Ali Beyhan ile  “Sultan Abdülhamid Devri Hafiye Teşkilatı ve Jurnaller”</title>
		<link>http://www.istanbultarih.com/prof-dr-mehmed-ali-beyhan-ile-%e2%80%9csultan-abdulhamid-devri-hafiye-teskilati-ve-jurnaller%e2%80%9d/</link>
		<comments>http://www.istanbultarih.com/prof-dr-mehmed-ali-beyhan-ile-%e2%80%9csultan-abdulhamid-devri-hafiye-teskilati-ve-jurnaller%e2%80%9d/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 31 Jan 2011 03:59:55 +0000</pubDate>
		<dc:creator>istanbultarih</dc:creator>
				<category><![CDATA[Röportajlar]]></category>
		<category><![CDATA[Yakınçağ Tarihi]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.istanbultarih.com/?p=3541</guid>
		<description><![CDATA[Röportaj: İbrahim AKKURT, Fotoğraflar: Erman TURGUT
  
- Hocam “Sultan II. Abdülhamid Devri Hafiye Teşkilatı ve Jurnaller”  isminde bir kitabınızın çıkacağını duyduk bu eser hakkında bize biraz bilgi verir misiniz?
 
Sultan Abdülhamid’in tahta çıkışı epey problemli olmuştur, öncelikle iki tane hal’i görür. Amcası Sultan Abdülaziz bir darbe ile tahttan indirilmiş ve dolayısıyla kısa bir zaman sonra da katledilmiştir. [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Röportaj: İbrahim AKKURT, Fotoğraflar: Erman TURGUT</strong></p>
<p><strong> </strong><strong> <a href="http://www.istanbultarih.com/wp-content/uploads/2011/01/mehmed-ali-beyhan.jpg"><img class="aligncenter size-large wp-image-3542" title="prof.dr.mehmed ali beyhan" src="http://www.istanbultarih.com/wp-content/uploads/2011/01/mehmed-ali-beyhan-1024x768.jpg" alt="" width="614" height="461" /></a></strong></p>
<p><strong>- Hocam “Sultan II. Abdülhamid Devri Hafiye Teşkilatı ve Jurnaller”  isminde bir kitabınızın çıkacağını duyduk bu eser hakkında bize biraz bilgi verir misiniz?</strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p>Sultan Abdülhamid’in tahta çıkışı epey problemli olmuştur, öncelikle iki tane hal’i görür. Amcası Sultan Abdülaziz bir darbe ile tahttan indirilmiş ve dolayısıyla kısa bir zaman sonra da katledilmiştir. Kardeşi Murad’ı tahta çıkaran ekip henüz iş başındadır. Murad’ın hastalığının kısa zaman sonra ortaya çıkışı yeni bir taht değişikliğini beraberinde getirmiş ve dolayısıyla Sultan Abdülaziz’i tahttan indirenler, 5. Murad’ı tahta çıkaranlar, II. Abdülhamid’i tahta çıkarmak zorunda kalmışlardır. Bu tahta çıkarılma hadisesi bir pazarlık neticesi meydana gelmiş; Mithat Paşa ve taifesi Abdülhamid Han’a Meşrutiyet’i ilan ettiği takdirde kendisini tahta çıkarabileceklerini ifade etmişlerdir. Bu görüşmeler, Sultan Abdülhamid’in Kâğıthane’deki çiftliğinde yapılmıştır. Mithat Paşa ve Mütercim Rüştü Paşa<strong> </strong>ile beraber<strong> </strong>böyle bir pazarlık içerisine girmişlerdir. Dolayısıyla tahta çıkar çıkmaz da II. Abdülhamid, birçok siyasi problemi de aynı anda göğüslemek zorunda kalmıştır. Abdülaziz Devrinde başlayan bu son Karadağ Osmanlı-Sırp savaşı onun hemen akabinde meydana gelen ve literatürümüze 93 harbi olarak geçen 77-78 Osmanlı &#8211; Rus savaşı neticeleriyle beraber büyük problemler oluşturmuştur. Dolayısıyla Sultan<strong> </strong>Abdülhamid’in tahta çıkış sürecinin problemli oluşu ve bu problemlerin sebeplerini bir bakıma belki dengelemek belki bertaraf edebilmek, belki kontrol altına alabilmek için böyle bir hafiye teşkilatını kurduğunu söyleyebiliriz.</p>
<p>Bu teşkilat; devletin resmi, gizli istihbarat örgütünden farklı bir örgüttür. Sadece ve sadece doğrudan doğruya Abdülhamid’e bağlı bir örgüttür. <span id="more-3541"></span>Bunun devlet teşkilatında herhangi bir şematik yapısı söz konusu değildir ve bir şematik yapısı yoktur. Bu tamamen güvendiği insanlardan oluşturduğu ve memleketin hemen hemen her tarafından kendisine bilgi aktaran, hemen her konuda bilgi aktaran bir kuruluştur. Bu 33 yıllık saltanatı boyunca İmparatorluğun çeşitli bölgelerinden kendisine gelen bu bilgi akışı, Yıldız’da birikmiş ve bir araya gelmiştir. Ne yazık ki bu belgelerin çok azı bize intikal etmiştir. Çünkü Enver Paşa’nın Harbiye Nazırı oluşuyla bu belgeler Harbiye Nezareti’nde muhafaza edilmiş ve Enver Paşa’nın emriyle yakılmıştır. Dolayısıyla bize çok az intikal eden belge vardır. Dolayısıyla hafiye teşkilatı ve jurnallerle ilgili çok geniş, çok sağlıklı bilgiler söylemek mümkün değil. Bu bakımdan yazılanlar çizilenler söylenenlerin pek çoğu dedikodudan ibarettir. Hatıralar, gazete yazıları Abdülhamid Han’ın tahttan indirilişinden sonra onun devrini bir bakıma çürütmek onun devrini kötülemek, yeni rejimi ve dolayısıyla iktidara gelen yeni ekibi yüceltmek maksadına matuf yazılardır. Bu yazılardan da tabii ki sağlıklı bilgiler elde edilemez. Bizim üzerinde çalıştığımız bu raporlar &#8211; ben jurnal kelimesini bilinçli olarak kullanmıyorum &#8211; çünkü jurnal geniş bir anlam yelpazesine sahip olmakla beraber Abdülhamid dönemi için anlamı daraltılmış birilerinin ayağını kaydırmak, birilerini kötülemek maksadıyla yazılan bir nevi fişleme olayına indirgenmiştir, ben bunu özellikle kullanmıyorum elimize ulaşan jurnal metinlerinden bu raporlardan görüleceği üzere hemen hemen her konuda Abdülhamid haberdar edilmiştir. Bu zaman zaman Yemen’de meydana gelen isyanların sebeplerini, çözüm yollarını bildiren bir rapor olduğu gibi bazen de halka zulmeden bir muktezini şikâyet konusunda da olabilmekteydi. Yine dış basın tarafından Abdülhamid devrine karşı başlatılan bir yıkıcı propagandanın, propagandayı neşreden gazetelerin, yasaklanan gazetelerin ülkeye girişini çıkışını kimler tarafından sokulduğunu yine Abdülhamid’e bildiren raporlar, işte bu raporlardır. Uzun zamandır üzerinde çalıştığımız bu metinleri deşifre ederken bu teşkilat içerisinde yer alan şahıslar hakkında bilgi toplamak, gazeteye yansıyan kısımları var ise o kısımları derlemek tabii hayli zamanımızı almıştır. Dolayısıyla ortaya çıktığı takdirde belki Abdülhamid döneminin iki yıllık devrini aydınlatsa bile konu hakkında 1891 –1893 yılları arasında bize Abdülhamid’in teşkilatıyla ve yönetim tarzıyla ilgili epey malumat vereceğine ben inanıyorum.</p>
<p><strong>- Ne zaman yayınlanıyor bu kitap?</strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p>Üzerinde uzun zamandır çalışıyorum. Diğer meşgaleler bu kitabı epeyi geri bıraktı. Ama ümit ediyorum ki kitap bu yaz aylarında piyasaya çıkacak.</p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>- Sultan II. Abdülhamid Döneminde hafiye teşkilatı nasıl oluşuyor, nedenleri nelerdir?</strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p>Elimizdeki bu belgelerden hareket ederek şunu rahatlıkla söyleyebiliriz ki; bu biraz Abdülhamid’in güvendiği insanlarla kurulan bir teşkilattır. Yani özetle Abdülhamid’e ihanet etmeyecek, Abdülhamid’e doğru bilgileri verecek olan kişilerden oluşan bir teşkilattır. Devlet bütçesinden kendisine herhangi bir ödenek ayrılan bir teşkilat değildir, resmi bir vechesi söz konusu değildir, bu tamamen amcasını tahtan indiren kardeşini tahta çıkaran ve tahttan indiren ve kendisini bir pazarlıkla tahta çıkaran bir ekibe karşı güvenmediği bir devlet düzenine karşı, bu ülkeyi rahatlıkla yönetebilmek, kendi saltanatını kendi hayatını belki garanti altına almak için kullandığı bir teşkilat. Bu belgelerden yola çıkarak tabii hatıratların ifade ettiklerine, Abdülhamid muhaliflerinin söylediklerine bakılırsa bunların sayısı binleri bulmaktaydı. Onlara göre herkes hafiyeydi, herkes Abdülhamid’e yalan yanlış bu bilgileri veriyordu. Aslında bu böyle değil. Belgelerin tamamı bizlere ulaşmış olsaydı belki daha sağlıklı şeyler söylemek mümkündü ama en azından 400‘e yakın bu raporlardan anladığımız kadarıyla bu şahısların sayısı 35 – 40 civarındadır. Bunlar tabi bilgileri aktarmaktadırlar, bu bilgilerle Abdülhamid’in devlet yönetiminde alacağı kararlarda herhalde sağını solunu önünü arkasını daha rahat görebilme imkânını elde etmiştir bunu rahatlıkla söyleyebiliriz.</p>
<p><strong>- Hocam hazırlanan jurnaller ne şekilde kullanılıyor?</strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p>Tabi bunların devlet yönetimine etkisi nedir, net bilgiler söyleyebilmek için arşiv bilgilerinden hareketle alınan kararları teker teker göz önüne getirerek belki bir şey söylemek mümkündür. Ama en azından şunu rahatlıkla söyleyebiliriz; Abdülhamid kendisine aktarılan bu bilgilerden istifade etmiştir. Tedbirlerini ona göre almıştır. Bunlar sayesinde kendi saltanatına yönelik, kendi şahsına yönelik pek çok komplo pek çok suikast girişimi ortaya çıkmıştır, aksi halde bunları bertaraf etmesi belki mümkün olamayacaktı. Dolayısıyla bu teşkilat sayesinde çatırdayan bir imparatorluğun yıkılmasını 33 yıl kadar sürdürebilmiştir. Ve hakikaten ondan sonrası tahtan indirilişinden sonrası da malum süreç 9 yıl kadar sürebilmiştir, 1909’dan 1918’e kadar koca imparatorluk tasfiye edilmiştir.</p>
<p style="text-align: center;"><a href="http://www.istanbultarih.com/wp-content/uploads/2011/01/mehmed-ali-beyhan-ibrahim-akkurt.jpg"><img class="aligncenter size-large wp-image-3543" title="mehmed ali beyhan ibrahim akkurt" src="http://www.istanbultarih.com/wp-content/uploads/2011/01/mehmed-ali-beyhan-ibrahim-akkurt-1024x768.jpg" alt="" width="614" height="461" /></a> </p>
<p> </p>
<p><strong>- Ülkemizde hafiye teşkilatı ile ilgili daha önce herhangi bir çalışma yapılmış mıydı?</strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p>Evet, çalışmalar yapılmıştır. Bu çalışmalar az önce ifade ettiğim gibi çok sağlıklı çalışmalar değildir. Onlardan bir tanesi Asaf<strong> </strong>Tugay’ın<strong> “</strong>İbret” adlı kitabıyla 1960’lı yılların başında neşrettiği jurnallerdir. Bu jurnal metinlerini yayınladıktan sonra bir devlet kurumuna vereceğinden bahsetmiştir ve gerçekten de bunları arşive vermiş ve arşivde Yıldız esas evrakı arasında Asaf Tugay’dan alınan belgeler diye yerlerini almıştır. Şimdi Asaf Tugay’ın ifadesine göre kendisi Yıldız Evrakı Harbiye Nezaretine taşındıktan sonra oluşturulan bir komisyon içerisinde görev almış dolayısıyla bu çalışmaları sırasında bir kısım jurnalleri kendisi alıkoymuştur.<strong><span style="text-decoration: underline;"> </span></strong>Şimdi şöyle bir soru akla geliyor. Binlerce belge arasında bu belgeleri diğer belgeler arasından nasıl seçmiştir onu bilemiyoruz. Belgeler “İbret” adıyla neşredilmiştir. Alt başlık Abdülhamid’e verilen jurnaller ve jurnalciler diye konulmuştur. Kitabın üzerinde herhangi bir tarih söz konusu değildir. Yani hangi tarihte basıldığı belli değildir ama 1960’lı yılların başlarında basıldığını tahmin etmek mümkündür, Asaf Tugay Emekli Subaşısı diye geçiyor ama önsözü Faruk Güventürk tarafından yazılmıştır. İstanbul Garnizon komutanı 66’ıncı tümen komutanı Tuğgeneral Faruk Güventürk. Bu şu anlama geliyor herhalde bu 60 ihtilalından önce kaleme alınmıştır öyle anlaşılıyor, dolayısıyla baskı tarihi söz konusu değil. Bu belgeleri ben arşivde gördüm. Arşiv’de Yıldız evrakı arasında gördüm, arkasına bir damga basılmış Asaf Tugay’dan alınan jurnaller diye geçiyor daha doğrusu. Kitabın sonunda jurnalciler kimlerdir, kimler jurnal vermiştir? bununla alakalı çok uzun bir liste vardır. İsmi kayıt defterinde yazılı jurnalcilerin kayıt listesi diye. Bunları tamamen saymadım ama herhalde alfabetik sıraya göre dizilmiş muhtemelen 200 civarında bir isim var burada. Bu isimler gerçekten neydi, o defter neydi ve nerdedir? Onu biz bilemiyoruz. Arşiv defterleri arasında bu defterlerde olsaydı eğer uzun süre arşivde çalıştım herhalde oralarda bulabilirdim. Abdülhamid’in tahtan indirilişinden sonra Abdülhamid muhalefeti oluşmuş ve Abdülhamid devrini kötüleme kampanyası başlatılarak propagandalar ve yayınlarla Abdülhamid devri yoğun bir şekilde eleştiri yağmuruna tutulmuştur. Bunu, bilhassa Hüseyin Cahit Yalçın’ın çıkardığı Tanin gazetesinde rahatlıkla görebiliyoruz. İkinci bir çalışma biraz daha eski bir çalışmadır. Bu çalışmayı Faiz Demiroğlu adında birisi 1954 de küçük bir kitap şeklinde Abdülhamid’e sunulan jurnaller adıyla çıkarmıştır. Sadece deşifre edilmiş birtakım metinler var orada. Orijinal bilgiler nerdedir onunla alakalı bilgiler söz konusu değildir. Belgelerin metinleri neşredilmemiştir. Muhtemelen Faiz Demiroğlu bunları bu gazete yayınlarından elde etti ve neşretti. Bunun dışında hafiye teşkilatıyla ilgili herhangi bir çalışma söz konusu değil.<strong></strong></p>
<p><strong>Bundan 20 yıl öncesine kadar bir üniversitede Abdülhamid üzerine bir çalışma yapmak hemen hemen imkânsız gibiydi ama son zamanlarda sadece Türkiye’de değil dünyada da sanki Abdülhamid yeniden keşfedilmeye başlanılmıştır.</strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>Hocam Sultan Abdülhamid dönemi hafiye teşkilatı ve jurnaller ile çürütülmeye çalışılıyor. Bu durumun esas nedeni nedir?</strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p>Bu tamamen Abdülhamid düşmanlığıdır. Çünkü gerçekten 1865 den itibaren mutlak monarşiye karşı oluşan bir muhalefet var. Bu muhalefetin adı “Yeni Osmanlılar” hareketidir. Daha sonradan birtakım evrelerden geçerek, gerek yurt dışında gerekse Türkiye’de bilhassa İkinci Meşrutiyetin ilanından sonra basın yoluyla Abdülhamid Devri çürütülmeye çalışılacaktır. Abdülhamid düşmanlığının uluslararası bir boyutu da söz konusudur. Bu boyutu da göz önünde bulundurmak lazım, çünkü sadece Yeni Osmanlılar hareketinin uzantısı olan Jön Türkler, İttihat ve Terakki Abdülhamid’e düşmanlık yapmamaktadır, Ermeniler de Abdülhamid’e düşmanlık yapmaktadırlar. Doğu Anadolu’da Ermeni nüfusunun çok yoğun olduğu bölgelerde bağımsız bir Ermeni Devleti kurma girişimleri vardır. Taşnak, Hınçak teşkilatları başta olmak üzere Rusya’nın da himayesindeki bu düşmanlığa Sultan Abdülhamid engel olmuştur. Bir diğer önemli unsurda Yahudilerdir. Hakikaten Yahudi unsurunu da göz önünde bulundurmak lazım, 1895’ten sonra Siyonizm teşkilatı uluslararası arenada kendi sesini duyurmaya başlamıştır ve Siyonizm inancına göre Arz-ı Mev’ud olarak terakki ettikleri Filistin toprakları üzerinde bir Yahudi Devleti kurma girişimleri vardır. Abdülhamid saltanatı boyunca buna da engel olmuştur. Nitekim arşiv belgeleri incelendiğinde dünyanın değişik yerlerinden Avrupa’dan, Amerika’dan, Filistin’e olan Yahudi göçlerinin tarassut altına alındığını biliyoruz ve biz bunu arşiv belgeleri arasında takip etme imkânına sahibiz. Buna tabi karşı çıkmıştır. Dolayısıyla bu da bir bakıma Abdülhamid için başka bir düşmanı peydah etmiştir. Böyle yoğun bir yelpazede çeşitli olan düşman grupları basın yayın yoluyla Abdülhamid dönemini kötüleme gayreti içerisine girmişlerdir. Bunu bir dereceye kadarda başarabilmişlerdir. İşin nihayetinde, bundan 20 yıl öncesine kadar bir üniversitede Abdülhamid üzerine bir çalışma yapmak hemen hemen imkânsız gibiydi ama son zamanlarda sadece Türkiye’de değil dünyada da sanki Abdülhamid yeniden keşfedilmeye başlanılmıştır. Ve üzerinde onun dış politikası ile ilgili, müessesleriyle ilgili, siyasi kişiliği, hayatıyla ilgili pek çok akademik çalışma yapıldığını biz görebiliyoruz. Bunu rahatlıkla takip etme imkânına da sahibiz. Tahmin ediyorum ki bu çalışmalar neticesinde karanlıkta bırakılmaya çalışılan bu devir çok net bir biçimde, bütün açıklığıyla, bütün uzvuyla gün ışığına çıkmış olacaktır.</p>
<p><strong>- Abdülhamid Devri hafiye teşkilatından bahsediyoruz. Bunun öncesinde herhangi hafiye teşkilatı var mıydı eğer var ise bu teşkilat yapısı diğer devletlerde ne şekilde zuhur etmişti? </strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p>Abdülhamid’in bu hafiye teşkilatını diğer istihbarat örgütlerinden ayırt etmek gerekir. Osmanlı devletinde elbette gizli bir polis örgütü vardır. Osmanlı devleti kuruluşundan itibaren mücavir devletlerde olup bitenleri, Osmanlı devleti aleyhine oluşabilecek olan ittifakları bunları elbette ki takip ediyordu. Mesela martalozlar bir bakıma bunlar birer casustur. Akıncı teşkilatları savaş öncesinde sınır ötesi akınlar düzenlemektedirler. Bunlar bilgi topluyorlardır. Bu tarz teşkilatlar her devletin tarihinde vardır bunlar devleti ayakta tutan unsurlardır. Dolayısıyla gizli haber alma örgütleri hemen hemen bütün dünya devletlerinde vardır. Selçuklularda da bunu görebilirsiniz, Emevilerde de, Abbasilerde de bunu görebilirsiniz. Haber alma örgütleri sadece 20. yüzyılda ortaya çıkmış değildir. Bu devlet kavramı kadar eskidir ama Abdülhamid’in hafiye teşkilatı Abdülhamid’in şahsına, Abdülhamid’in saltanatına, Abdülhamid’in devrine münhasır bir teşkilattır. Kimler görev alıyor burada? Bunun içinde valiler vardır, yargıçlar vardır, değişik yerlerde çalışan bürokratlar vardır, askerler vardır. Mesela hareket ordusunun komutanı 3. ordu komutanıyken oluşturulan 31 Mart hadisesini bastırmak üzere yola çıkan asıl hedefi de Abdülhamid’i tahtan indirmek olan bu hareket ordusunun komutanı Mahmut Şevket Paşa vaktiyle Suriye bölgesinde telgraf hatlarını döşemeye memur edilmiştir. Onun o alanla ilgili dahi Abdülhamid’e gönderdiği raporlar vardır. İşte Feyzullah Efendi, Yemen’de hâkimlik yapmıştır, Yemen isyanıyla ilgili Abdülhamid’e bilgiler vermiştir. Bu isyanların çıkış sebepleri nelerdir? Bunları teker teker saymakta bu raporlarında ve aynı zamanda ne tür tedbirler alınması gerekiyorsa bunları da açıkça belirtmektedir. Mesela bu Feyzullah Efendi dediğimiz kişi kendisi Şam’da hâkimlik yapmakta, orda bulunduğu sırada Yemen’le ilgili bilgileri göndermiştir. Çünkü Yemen’de uzun süre bulunmuştur, tespitleri arasında çok ilginç şeyler görmekteyiz. Mesela diyor ki; Yemen halkı mütedeyyin bir halktır. Buraya göndereceğiniz devlet memurları mazbut ve mütedeyyin olmalıdır. En azından halkın inançlarıyla, halkın gelenekleriyle çatışma içerisinde olmamalıdır. İşte isyanların temel sebeplerinden birisi budur. Maarifi yaygınlaştırmak lazım. Dolayısıyla okuma-yazmayı, devlet hakkında bilgilendirmeyi, vatan ve millet sevgisini aşılamayı ancak bu maarif yoluyla yapabilmemiz mümkün, bunu yaygınlaştırmamız lazım. Üçüncüsü zaman zaman silahlar toplatılıyor. Yemen halkı silaha düşkün bir millet olduğundan ellerinde eski model tüfekler bulunmaktadır. Bu tüfekleri topladığınız takdirde halk yeniden silahlanmak isteyecektir. Bu silahlar yerine daha modern silahlar bu açığı kapatacaktır. Pek çok silah tüccarı, silah öğreticisi vardır. Dolayısıyla bu yanlıştır diyor ve tedbiri ona göre alın diyor. İşte bu bir jurnaldir.</p>
<p><strong>Günümüzde hala Abdülhamid rejimine karşı bir düşmanlık vardır. Belki yurt dışında bu düşmanlık sona ermiştir, ama hala yurtiçinde bu düşmanlık devam etmektedir. Bu bir zihniyet meselesidir…</strong></p>
<p><strong>Hocam son olarak Sultan Abdülaziz’in ölümü intihar mıdır? Cinayet midir?</strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p>Bunun üzerinde de pek çok şey yazılmıştır. Abdülaziz’in intihar ettiği de yine Abdülhamid saltanatına, Abdülhamid rejimine karşı düşmanlık yapanlar tarafından ortaya atılmış bir uydurmadır. Gerçekten de İsmail Hakkı Uzunçarşılı “Yıldız Mahkemeleri” adlı kitabında ölüm raporlarını yayınlamıştır. Çok ilginç bir anektot var onu söylemekte yarar var. Derki; “ alat-ı ceriha olarak bileklerini, bilek damarlarını kestiği bir makas var. Bu, bıyık ve sakal düzeltme makasıdır. Bir eliyle bu küçük makasla bilek damarlarından birisini kesebilir, bu mümkündür. Fakat o kestiği el ile kanın oluk oluk aktığı o el ile öbürünü kesmesi mümkün değildir ama buna rağmen intihardır” diyor. İlginçtir üçüncü sınıf öğrencilerine Yakınçağ Osmanlı Tarihi Metinleri diye metinler okutuyorum, İbnü’l Emin Mahmud Kemal İnal’ın TOEM’de neşredilen makaleleridir bunlar. Bunlardan birisi Hatıra-ı Atıf’dır. Hatıra-ı Atıf’ta İbnü’l Emin kendisi de söylüyor. “Ne intihardır diyebilirim ne de katldir diyebilirim”, fakat Abdülaziz’e dair olan yine bir makalede bunu açık açık söylüyor, katledildi diyor. Gerçekten tabii bir irade vardır ve o irade bir cuntadır, askerî bir cuntadır. Dolayısıyla bir hükümdarı tahttan indiriyor, yeni birisini tahta çıkarılıyor, mahlûl bir hükümdarın yaşaması yeni hükümdar için tehlikedir. Bunu II. Mahmud devri içinde söyleyebiliriz. Bilindiği üzere III. Selim’i tekrardan tahta çıkarmak için Rusçuk yaranının o saray darbesinde IV. Mustafa taraftarları, III. Selim’i katledince şehzade Mahmud tahta çıkar ama kardeşi IV. Mustafa da mahlûl bir hükümdar statüsündedir. Mahmud’un emriyle, Kadı Abdurrahman Paşa’nın eliyle IV. Mustafa katledilir, boğdurularak öldürülür. Dolayısıyla Hüseyin Avni Paşa’nın ve ekibinin Abdülaziz’i sağ bırakmaları mümkün olamazdı. Onun için intihar süsü verilmiş ama becerilememiş ve yüzüne gözüne bulaştırılmış bir katldir, bir cinayettir. O zaten mahkemede de tebeyyün etmiştir. Bu hal meselesine katılanlar dolayısıyla katl meselesine katılanlar 1881 den sonra yani iç politikadaki o bütün fırtınalı günler geride bırakıldıktan sonra (Osmanlı- Rus savaşının yaraları sarılmaya başlandıktan) kurulan bu Yıldız Mahkemesinde bunlar hep gün ışığına çıkmış ve hepsi tescil edilmiştir. Onun için intihardır demek doğru değildir. Şunu unutmamak lazım ki hala Abdülhamid rejimine karşı bir düşmanlık vardır. Belki yurt dışında bu düşmanlık sona ermiştir, ama hala yurtiçinde bu düşmanlık devam etmektedir. Bu bir zihniyet meselesidir…</p>
<p style="text-align: center;"><strong>Prof. Dr. Mehmed Ali Beyhan Kimdir?</strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p>1953 yılında Malatya&#8217;da doğdu. İlköğrenimden sonra, orta öğrenimini Malatya Atatürk Lisesi&#8217;nde 1974-1975 öğretim yılında tamamladı. 1975-1976 öğretim yılında İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümü&#8217;nde başladığı yüksek öğrenimini, Yakınçağ Tarihi esas sertifikası ile, Doğu Dilleri&#8217;nde  Arap -Fars dilleri ve edebiyatları, Felsefe Bölümü&#8217;nde Türk – İslam Düşüncesi Tarihi sertifikalarını da alarak 1980 yılında ikmal etti. 1979 Ekimi&#8217;nde Başbakanlık Osmanlı Arşivi&#8217;nde memur olarak çalışmaya başladı. 1984–1985 akademik yılında Ankara&#8217;da Devlet Memurları Yabancı Diller Eğitim Merkezi&#8217;ne devam ederek İngilizce&#8217;den iyi derece ile sertifika aldı. 1987&#8242;de &#8220;Türk Arşivleri&#8217;nin Dünya Arşivleri Arasındaki Yeri ve Önemi&#8221; adlı tez  ile Başbakanlık Uzmanı unvanını aldı. Başbakanlık Osmanlı Arşivi’nde uzman ve yönetici sıfatıyla 13 yıl çalıştı.  Arşivdeki memuriyeti ile beraber, Edebiyat Fakültesi Yakınçağ Tarihi Anabilim Dalı&#8217;nda Prof. Dr. Nejat Göyünç&#8217;ün yönetiminde başladığı doktora çalışmalarını, merhum hocanın İstanbul Üniversitesi&#8217;nden ayrılmasıyla, Prof. Dr. Bekir Kütükoğlu&#8217;nun nezdinde Câbî Tarihi&#8217;nin ilmî edisyonu ile sürdürdü. Hocanın 28 Haziran 1990 tarihinde vefatıyla yarım kalan çalışmasını Prof. Dr. Kemal Beydilli&#8217;nin maiyetinde tamamlayarak 30 Temmuz 1992 tarihinde doktor unvanını aldı. 22 Temmuz 1992 tarihinde Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümü Yakınçağ Tarihi Anabilim Dalı&#8217;na Araştırma Görevlisi olarak intisap etti. 14 Aralık 1995 tarihine kadar Arş. Gör. Dr., 14 Aralık 1995 tarihinden beri Yrd. Doç. Dr. unvanıyla anılan anabilim dalında görev yapmakta olup, 20 Mayıs 2002 tarihinde Doçent, 2009 senesinde Prof. unvanını aldı. Osmanlıca, Yakınçağ Osmanlı Tarihi Metinleri ve Yakınçağ Osmanlı Tarihi Kaynakları üzerine dersler vermektedir.</p>
<p>Prof. Dr. Mehmet Ali Beyhan Yakınçağ Osmanlı Tarihi kaynakları üzerinde çalışmaktadır. Neşre hazırlamış olduğu  III. Selim ve II. Mahmut dönemlerine ait <strong>Câbî Tarihi</strong>,  Türk Tarih Kurumu tarafından 2003 yılında yayınlanmıştır. Ayrıca Yeniçeri Ocağı’nın ilgasını  anlatan  <strong>Gülzâr-ı Fütûhât</strong>, 2001 senesinde İstanbul’da yayınlanmıştır. Prof. Beyhan III. Selim, IV. Mustafa ve II. Mahmud’un ilk dönemlerine ait bir ruznameyi neşre hazırlanmıştır. Ayrıca Sultan II. Abdülhamid devrine ait altı yüze yakın jurnal metnini ihtiva eden bir yazma üzerinde yaptığı çalışma da yakında neşredilecektir. Kaynak metinlerin dışında, Dr. Beyhan&#8217;ın  yine yakın dönem Osmanlı Tarihine dair muhtelif dergilerde makaleleri neşr edilmiştir. Prof. Dr. Beyhan hâlen Ramiz Abdullah Paşa üzerinde çalışılmaktadır.</p>
<p><strong>NOT: BU RÖPORTAJ İSTANBUL TARİH BÜLTENİ İSİMLİ DERGİNİN 3. SAYISINDAN ALINMIŞTIR.</strong></p>

<p class="sayac_bilgi">5382 okunma</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.istanbultarih.com/prof-dr-mehmed-ali-beyhan-ile-%e2%80%9csultan-abdulhamid-devri-hafiye-teskilati-ve-jurnaller%e2%80%9d/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Filistin&#8217;e Veda Filmi</title>
		<link>http://www.istanbultarih.com/filistine-veda-filmi/</link>
		<comments>http://www.istanbultarih.com/filistine-veda-filmi/#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 23 Jun 2010 22:04:29 +0000</pubDate>
		<dc:creator>istanbultarih</dc:creator>
				<category><![CDATA[Dünya Tarihi]]></category>
		<category><![CDATA[Yakınçağ Tarihi]]></category>
		<category><![CDATA[filistin]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.istanbultarih.com/?p=3047</guid>
		<description><![CDATA[

 
 
Filistine Veda Filmi&#8217;nin Konusu: 
Yahudilerin 1948&#8242;den bugüne Filistinlilere kendi topraklarında gerçekleştirdikleri zulmün başlangıc hikayesi&#8230;
 
Yıl 1948. Yer, Filistin&#8217;in önemli sahil kenti Hayfa. Kendini halka adamış bir doktor, eşi ve küçük çocukları Ferhan. Dr.Said ve eşi, birgün tren istasyonunda bir bombalama eylemine şahit olurlar. Eylemi gerçekleştiren, Said&#8217;in çocukluk arkadaşı ve İsrail devletinin kuruluşunda etkin rol oynayacak olan [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><span style="color: #000000;"><strong></strong><strong><p><a href="http://www.istanbultarih.com/filistine-veda-filmi/"><em>Click here to view the embedded video.</em></a></p></strong></span></p>
<p><span style="color: #000000;"><strong><p><a href="http://www.istanbultarih.com/filistine-veda-filmi/"><em>Click here to view the embedded video.</em></a></p></strong></span></p>
<p><span style="color: #000000;"><strong> </strong></span></p>
<p><span style="color: #000000;"> </span></p>
<p><span style="color: #000000;"><strong>Filistine Veda Filmi&#8217;nin Konusu:</strong> <span id="more-3047"></span><br />
Yahudilerin 1948&#8242;den bugüne Filistinlilere kendi topraklarında gerçekleştirdikleri zulmün başlangıc hikayesi&#8230;</span></p>
<p><span style="color: #000000;"> </span></p>
<p><span style="color: #000000;">Yıl 1948. Yer, Filistin&#8217;in önemli sahil kenti Hayfa. Kendini halka adamış bir doktor, eşi ve küçük çocukları Ferhan. Dr.Said ve eşi, birgün tren istasyonunda bir bombalama eylemine şahit olurlar. Eylemi gerçekleştiren, Said&#8217;in çocukluk arkadaşı ve İsrail devletinin kuruluşunda etkin rol oynayacak olan Şimon&#8217;dur. Artık Filistinlilerin, öz vatanlarında parya muamelesine uğrayacakları dönem başlamıştır&#8230;<br />
Filmin müzikleri oyuncuların profosyonel bir çalışma ortaya koyduklarını görüyoruz.Bizlere Filistin hakkında bilmediklerimiz bilinmeyenlerede ışık tutan film başyapıtlar arasında yer alması gereken bir film.Ancak dünyadaki film endustrisi Yahudi sermayenin kollektifende olduğu için filmin çoğu ülkede izlenmesi dağıtılması yasaklanmıştır.Schindler&#8217;in Listesi ve Hayat Güzeldir gibi filmler yahudi propagandasını tum uluslara lanse ederlerken.Filistine Veda filmi bu kadar rağbet göstertilmek istenmemiştir.Amaç siyonizmin gerçek yüzünü ortaya koyduğu için film yasaklanmıştır.Umarım izleyince bana hak vereceksiniz bol seyirler.</span></p>

<p class="sayac_bilgi">5017 okunma</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.istanbultarih.com/filistine-veda-filmi/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>1</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>2.Abdülhamid Han Devri Hafiye Teşkilatı ve Jurnaller Sohbeti Gerçekleşti&#8230;</title>
		<link>http://www.istanbultarih.com/2-abdulhamid-han-devri-hafiye-teskilati-ve-jurnaller-sohbeti-gerceklesti/</link>
		<comments>http://www.istanbultarih.com/2-abdulhamid-han-devri-hafiye-teskilati-ve-jurnaller-sohbeti-gerceklesti/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 26 Jun 2009 21:42:28 +0000</pubDate>
		<dc:creator>istanbultarih</dc:creator>
				<category><![CDATA[Programlar]]></category>
		<category><![CDATA[Yakınçağ Tarihi]]></category>
		<category><![CDATA[hafiye]]></category>
		<category><![CDATA[jurnal]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.istanbultarih.com/?p=1683</guid>
		<description><![CDATA[
Türkiye Yazarlar Birliği İstanbul Şubesi’nin Perşembe Sohbetlerinin bu haftaki konuğu Tarih Bölümümüz Hocalarından Prof. Dr. Mehmed Ali Beyhan konusu ise  Sultan 2. Abdülhamid Han zamanı Hafiye Teşkilatı idi. 
Yoğun bir katılımın gerçekleştiği sohbet yaklaşık 2,5 saat sürdü. Katılımcıların büyük bir iştah ile dinlediği programda  “ Tarih biliminin belgelere dayandırılması ve objektif bir biçimde ele alınması [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: center;"><img class="aligncenter size-large wp-image-1687" title="m..ali beyhan konf" src="http://www.istanbultarih.com/wp-content/uploads/2009/06/m..ali-beyhan-konf-1024x768.jpg" alt="m..ali beyhan konf" width="344" height="258" /></p>
<p><strong>Türkiye Yazarlar Birliği İstanbul Şubesi’nin Perşembe Sohbetlerinin bu haftaki konuğu Tarih Bölümümüz Hocalarından Prof. Dr. Mehmed Ali Beyhan konusu ise  Sultan 2. Abdülhamid Han zamanı Hafiye Teşkilatı idi. </strong></p>
<p><strong>Yoğun bir katılımın gerçekleştiği sohbet yaklaşık 2,5 saat sürdü. Katılımcıların büyük bir iştah ile dinlediği programda  “ Tarih biliminin belgelere dayandırılması ve objektif bir biçimde ele alınması gerektiğini söyledi. 2. Abdülhamid Han zamanından önce de Hafiye Teşkilatı’nın bulunduğunu yalnız dönem öncesinde Hafiye Teşkilatının Zabtiye Nezaretine bağlı olduğunu aktardı. 93 Osmanlı – Rus Harbi Osmanlı Devleti için yıkım olmuştur “ diyen Prof. Dr. Mehmed Ali Beyhan’ın sohbetinden bazı bölümleri sizlere aktarıyoruz.<span id="more-1683"></span></strong></p>
<p>   Ayrıca Hocamızın bu konu hakkındaki çalışmasını Eylül ayında kitaplaştıracağını da bu vesileyle sizlere aktarmayı bir vazife olarak görüyoruz.</p>
<p style="text-align: center;"> <img class="aligncenter size-large wp-image-1688" title="SNV84350" src="http://www.istanbultarih.com/wp-content/uploads/2009/06/SNV84350-1024x768.jpg" alt="SNV84350" width="491" height="369" /></p>
<p><strong>- 2.Abdülhamid  Devri,  Jurnal ve Hafiyelik Teşkilatı üzerinden çürütülmeye çalışılıyor.</strong></p>
<p> </p>
<p>- 93 Harbi Osmanlı için yıkım olmuştur.</p>
<p> </p>
<p><strong>- Sultan 2.Abdülhamid Han 2 saray darbesi yapan cuntacılarla karşı karşıya kalmak suretiyle  </strong><strong> tahta çıkmış ve Şubat 1878 de &#8221;Dedem 2.Mahmut&#8217;un izinden gitme zamanı gelmiştir&#8221; diyerek </strong><strong> Kanun-i Esasiyi rafa kaldırmıştır.</strong></p>
<p> </p>
<p>- Hafiye Teşkilatı’nın oluşması Ali Suavi ’nin Çırağan Baskını sonucu gerçekleşiyor.</p>
<p> </p>
<p><strong>- Hafiye Teşkilatının Kuruluş nedenlerini özetlersek;<br />
   1-Cuntacı devlet adamlarının halen durması,<br />
   2-İki eylem(Ali Suavi ve </strong><strong><span style="font-size: x-small;">Skalyeri-Aziz Bey Komitesi proodos mason locası faaliyetleri</span></strong><strong>)<br />
   3-II.Alexander&#8217;in  Petersbug’ta öldürülmesi</strong></p>
<p>- Hafiyelik Teşkilatı ile ilgili belgeler, Enver Paşa’nın emri ile 1914 yılında Bugünkü İstanbul Üniversitesi Merkez kampusü Bahçesinde yani Harbiye Nezareti Bahçesinde yaktırıyor. Bu bilgiyi “Son Sadrazamlar” ismindeki eserinde İbnü’l Emin Mahmud Kemal İnal yazmaktadır. Aynı zamanda İbnül Emin devrin şahidi, bizzat bu belgelerin tasnif komisyonunda görevlidir.</p>
<p> </p>
<p><strong>- Mehmed Ali Beyhan Hocamızın üzerinde çalıştığı jurnaller 1891 – 1892 yılları arasını ihtiva etmekte ve 400 sayfalık bir bilgiyi içermektedir. Bu notları o yıllarda Hafiye Teşkilatı’nın başkanı olan Kırımzade Neşet Efendi tutmuştur.</strong></p>
<p> </p>
<p>- Sultan 2.Abdülhamid Han tutturduğu bu jurnallerle hiç kimsenin felaketine veya kötülüğüne sebeb olmamıştır.</p>
<p> </p>
<p><strong>- İstihbarat Teşkilatları yani Hafiyelik İnsanlık Tarihi kadar eskidir.</strong></p>
<p style="text-align: center;"><strong><span style="text-decoration: underline;">Sohbet ile ilgili Videolar</span></strong></p>
<p> <p><a href="http://www.istanbultarih.com/2-abdulhamid-han-devri-hafiye-teskilati-ve-jurnaller-sohbeti-gerceklesti/"><em>Click here to view the embedded video.</em></a></p></p>
<p><a href="http://www.istanbultarih.com/2-abdulhamid-han-devri-hafiye-teskilati-ve-jurnaller-sohbeti-gerceklesti/"><em>Click here to view the embedded video.</em></a></p>
<p><strong>Haber : İbrahim Akkurt</strong></p>
<p><strong>Fotoğraflar : Ensar Karagöz</strong></p>

<p class="sayac_bilgi">2875 okunma</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.istanbultarih.com/2-abdulhamid-han-devri-hafiye-teskilati-ve-jurnaller-sohbeti-gerceklesti/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>1</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>“Vefatından Doksan Bir Yıl Sonra II. Abdülhamid Han”</title>
		<link>http://www.istanbultarih.com/%e2%80%9cvefatindan-doksan-bir-yil-sonra-ii-abdulhamid-han%e2%80%9d/</link>
		<comments>http://www.istanbultarih.com/%e2%80%9cvefatindan-doksan-bir-yil-sonra-ii-abdulhamid-han%e2%80%9d/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 23 Jun 2009 10:22:33 +0000</pubDate>
		<dc:creator>istanbultarih</dc:creator>
				<category><![CDATA[Programlar]]></category>
		<category><![CDATA[Yakınçağ Tarihi]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.istanbultarih.com/?p=1633</guid>
		<description><![CDATA[
Türkiye Yazarlar Birliği İstanbul Şubesi’nin düzenlediği haftalık Perşembe Sohbetleri’nin onikincisi 25 Haziran 2009’da yapılacaktır. Sohbetin konusu “Vefatından Doksan Bir Yıl Sonra II. Abdülhamid Han”  olup, konuşmacı ise İstanbul Üniversitesi Tarih Bölümümüz Öğretim Üyelerinden Prof.Dr. Mehmet Ali BEYHAN Hocamız’dır.
Prof. Dr. Mehmet Ali BEYHAN Yakınçağ Osmanlı Tarihi kaynakları üzerinde çalışmaktadır.  III. Selim ve II. Mahmut dönemlerine ait [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: center;" align="center"><img class="aligncenter size-medium wp-image-1634" title="n622334395_653395_5457" src="http://www.istanbultarih.com/wp-content/uploads/2009/06/n622334395_653395_5457-275x300.jpg" alt="n622334395_653395_5457" width="165" height="180" /></p>
<p align="center">Türkiye Yazarlar Birliği İstanbul Şubesi’nin düzenlediği haftalık Perşembe Sohbetleri’nin onikincisi 25 Haziran 2009’da yapılacaktır. Sohbetin konusu <strong>“Vefatından Doksan Bir Yıl Sonra II. Abdülhamid Han”</strong>  olup, konuşmacı ise İstanbul Üniversitesi Tarih Bölümümüz Öğretim Üyelerinden <strong>Prof.Dr. Mehmet Ali BEYHAN Hocamız’</strong>dır.</p>
<p align="center"><strong>Prof. Dr. Mehmet Ali BEYHAN</strong> Yakınçağ Osmanlı Tarihi kaynakları üzerinde çalışmaktadır.  III. Selim ve II. Mahmut dönemlerine ait Câbî<strong> Tarihi</strong>,  Türk Tarih Kurumu tarafından iki cilt olarak, Yeniçeri Ocağı’nın ilgasını  anlatan  <strong>Gülzâr-ı Fütûhât</strong> ve <strong>Saray Günlüğü 1802-1809 </strong> isimli eserleri yayınlanmıştır. <strong>Prof.Dr. BEYHAN</strong>’ın III. Selim, IV. Mustafa ve II. Mahmud’un ilk dönemlerine ait bir ruzname ile Sultan II. Abdülhamid devrine ait altı yüze yakın jurnal metnini ihtiva eden bir yazma üzerinde yaptığı çalışma da yayına hazır haldedir.<strong> Prof. Dr. Mehmet Ali BEYHAN</strong> daha çok hafiye teşkilatı ve jurnallerinden hareketle II. Abdülhamid Han sohbetini gerçekleştirecektir.</p>
<p align="center">Türkiye Yazarlar Birliği İstanbul Şubesi yönetim kurulu üyesi Sosyolog <strong>Cafer VAYNİ</strong>’nin yöneteceği <strong>“Vefatından Doksan Bir Yıl Sonra II. Abdülhamid Han” </strong> başlıklı sohbet,</p>
<p style="text-align: center;" align="center"><img class="aligncenter size-large wp-image-1636" title="DSC01866" src="http://www.istanbultarih.com/wp-content/uploads/2009/06/DSC01866-1024x768.jpg" alt="DSC01866" width="491" height="369" /></p>
<p align="center">TYB’nin Divanyolu Caddesi, Hoca Rüstem Sokak,No.6, <strong>Kızlarağası Medresesi</strong> <strong>Cağaloğlu</strong>/İstanbul adresinde saat <strong>17.00’de </strong>başlayacaktır.</p>

<p class="sayac_bilgi">2238 okunma</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.istanbultarih.com/%e2%80%9cvefatindan-doksan-bir-yil-sonra-ii-abdulhamid-han%e2%80%9d/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>2</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Osmanlı&#8217;dan Japonya&#8217;ya Robot&#8230;</title>
		<link>http://www.istanbultarih.com/osmanlidan-japonyaya-robot/</link>
		<comments>http://www.istanbultarih.com/osmanlidan-japonyaya-robot/#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 20 Jun 2009 10:44:24 +0000</pubDate>
		<dc:creator>istanbultarih</dc:creator>
				<category><![CDATA[Haberler]]></category>
		<category><![CDATA[Osmanlı Tarihi]]></category>
		<category><![CDATA[Yakınçağ Tarihi]]></category>
		<category><![CDATA[abdülhamid]]></category>
		<category><![CDATA[japonlar]]></category>
		<category><![CDATA[robot]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.istanbultarih.com/?p=1625</guid>
		<description><![CDATA[2. Abdülhamid’in Japonya’ya 1889&#8242;da robot hediye ettiği ortaya çıktı. &#8216;Alamet&#8217; adı verilen insan şeklinde robotun özelliği ise sema edip yarım metre yürüyebilmesi ve saat başı ezan okuyabilmesi.
Osmanlı’nın son dönemine damgasını vuran Sultan 2. Abdülhamid Han’ın, günümüzde teknolojiye öncülük eden Japonya’ya 1889&#8242;da robot hediye ettiği anlaşıldı. İnsan şeklinde tasarlanan ve ismi ‘Alamet’ olan robotun özelliğinde ise [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: center;"><strong>2. Abdülhamid’in Japonya’ya 1889&#8242;da robot hediye ettiği ortaya çıktı. &#8216;Alamet&#8217; adı verilen insan şeklinde robotun özelliği ise sema edip yarım metre yürüyebilmesi ve saat başı ezan okuyabilmesi.</strong></p>
<p style="text-align: center;">Osmanlı’nın son dönemine damgasını vuran Sultan 2. Abdülhamid Han’ın, günümüzde teknolojiye öncülük eden Japonya’ya 1889&#8242;da robot hediye ettiği anlaşıldı. İnsan şeklinde tasarlanan ve ismi ‘Alamet’ olan robotun özelliğinde ise yok yok. Araştırmacı-Yazar Oktan Keleş’in arşivinde yer alan Alamet’in orijinal fotoğrafları Yıldız Sarayı yangınında zarar görmüş. Ancak fotoğrafın kalan parçaları bile 120 yıl sonra ilk kez gündeme gelen bu ilginç olayı anlatmaya yetecek cinsten.</p>
<p style="text-align: center;"><img class="aligncenter" title="268020090620110224602" src="http://www.istanbultarih.com/wp-content/uploads/2009/06/268020090620110224602.jpg" alt="268020090620110224602" width="270" height="300" /></p>
<p style="text-align: center;"><strong><span style="color: #0000ff;"><span id="more-1625"></span>GONG YERİNE EZAN SESİ</span></strong></p>
<p style="text-align: center;">Sultan Abdülhamid’in çağdaşı olan Japon İmparatoru Meji’nin yeğeni Prens Komatsu’nun, gemiyle İstanbul’a gelişi ve Sultan’a çeşitli hediyeler getirmesiyle başlıyor bu ilginç tarihi olay. Sarayda ağırlanan prensin ardından 1889’da İstanbul’a özel elçiler gönderen Japon İmparatoru, Sultan Abdülhamid’e Japonya&#8217;nın en büyük alameti olan, Büyük Krizantem Nişanı’nın da içinde bulunduğu çeşitli hediyelerle beraber bir mektup yollar. Japon İmparatoru mektubunda Abdülhamid Han&#8217;dan, İslâm dini, ilim ve teknolojik gelişmeler, vakıflar, hayır kurumları gibi konularda Japonca veya Fransızca bilgiler gönderilmesini rica eder.</p>
<p style="text-align: center;">Abdülhamid Han, saat mekaniğini çok iyi bilen ve aynı zamanda Yeni Kapı Mevlihânesi saat sanatkârı Musa Dede&#8217;den daha önce hiç yapılmamış, eşi benzeri olmayan, teknolojik bir saat yapmasını ister. Derviş Dede bir fikir ortaya atar ve &#8220;Bu saat Semâzen şeklinde olsun. Her saat başı kollarını açıp semâ etsin ve gong çalsın&#8221; der. Sultan Abdülhamid Han projeyi inceledikten sonra, gong yerine robotun her saat başı ezan okumasını ister. Oktan Keleş, robotun yapımından kısa bir süre önce icat edilen gramafon sayesinde ses kaydı alınabildiğini söyledi.</p>
<p style="text-align: center;"> </p>
<p style="text-align: center;"><strong><span style="color: #0000ff;">ALAMET ARADA KAYNADI</span></strong></p>
<p style="text-align: center;">Ertuğrul Firkateyni’yle Japonya’ya gönderilen Alamet’in şimdiye kadar duyulmamasının belgelerdeki eşanlamlı ifadelerden kaynaklandığını belirten Keleş, “Tarihi kayıtlarda ‘Osmanlı nişanları, hediyelerle beraber Japon İmparatoru&#8217;na takdim edilmiştir&#8221; şeklinde geçiyor. Osmanlıca nişan kelimesiyle ve robotun ismi olan ‘Alametí kelimesinin eş anlamı olduğu için robot olan Alamet adeta araya kaynamış&#8221; diyor.</p>
<p style="text-align: center;">Sultan Abdülhamid Han asrın teknoloji harikası bu eseri, Ertuğrul Firkateyni vasıtasıyla yazılmış özel bir mektup, hediyeler ve nişanlar ile beraber Japon İmparatoru&#8217;na göndermişti. Firkateyn dönüş yolunda 450 mürettebatıyla birlikte batmıştı.</p>
<p style="text-align: center;"><strong><span style="color: #0000ff;"><img title="760720090620110205999" src="http://www.istanbultarih.com/wp-content/uploads/2009/06/760720090620110205999.jpg" alt="760720090620110205999" width="270" height="300" /></span></strong></p>
<p style="text-align: center;"><strong><span style="color: #0000ff;">120 YIL ÖNCEKİ BULUŞ</span></strong></p>
<p style="text-align: center;">Keleş yapılan robotun özelliklerini şu şekilde sıraladı: “Semâzen şeklinde, normal bir insan boyuna yakın, saatli bir robot. Kaideye oturtulmuş gövdesi; saat başı semâ ediyor, bu esnada kollarını açıyor, gümüş levhalardan yapılmış etekleri açılıyor ve aynı anda ezan okuyor. Tüm bunları yaparken yarım metre yürüyor, hem dönüyor ve ezan bitince de tekrar yarım metre geri giderek yerine dönüyor; kollarını ve eteklerini indiriyor. Robotun tamamı gümüş ve altın kaplamadan yapılmıştı. Robotun arka kısmında kurma yeri mevcuttu ve yedi günde bir kuruluyordu.&#8221;</p>
<p style="text-align: center;"> </p>
<p style="text-align: center;"><strong>Kaynak : Bugün Gazetesi</strong></p>

<p class="sayac_bilgi">2606 okunma</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.istanbultarih.com/osmanlidan-japonyaya-robot/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>3</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Yeniçeri Ocağı&#8217;nın Kaldırılması İle ilgili Resmi Belge&#8230;</title>
		<link>http://www.istanbultarih.com/yeniceri-ocaginin-kaldirilmasi-ile-ilgili-resmi-belge/</link>
		<comments>http://www.istanbultarih.com/yeniceri-ocaginin-kaldirilmasi-ile-ilgili-resmi-belge/#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 14 Jun 2009 12:04:19 +0000</pubDate>
		<dc:creator>istanbultarih</dc:creator>
				<category><![CDATA[Araştırma]]></category>
		<category><![CDATA[Osmanlı Tarihi]]></category>
		<category><![CDATA[Yakınçağ Tarihi]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.istanbultarih.com/?p=1617</guid>
		<description><![CDATA[
YENİÇERİ OCAĞI’NIN KALDIRILMASI
 
YAZI:  29 Safer sene 1243 (Ağustos 1827), padişah 2. Mahmud dönemi, o yıl İngiltere, Fransa ve Rus donanması 20 Ekim’de Navarin (Lepanto–Yunanistan’da) de Osmanlı–Mısır donanmasını yaktı.
KİMDEN: Yeniçeri Ocağı Kalemi’nden   , KİME:  Sadrâzam’a
KONU: 1826’da Yeniçeri Ocağı kaldırılınca onlara ilişkin yevmiyye, ulûfe vb. harcamalar defterleri ve makbuzların tümünün yakıldığı.
 BELGE MEÂLİ
 
Mülga Yeniçeri Ocağı’nın yevmiyyelerine dair der–dest [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: center;"><img class="aligncenter size-full wp-image-1618" title="yeniçeri ocağının ilgası" src="http://www.istanbultarih.com/wp-content/uploads/2009/06/yeniçeri-ocağının-ilgası.jpg" alt="yeniçeri ocağının ilgası" width="575" height="607" /></p>
<p style="text-align: center;"><strong>YENİÇERİ OCAĞI’NIN KALDIRILMASI</strong></p>
<p> </p>
<p><strong>YAZI:</strong>  29 Safer sene 1243 (Ağustos 1827), padişah 2. Mahmud dönemi, o yıl İngiltere, Fransa ve Rus donanması 20 Ekim’de Navarin (Lepanto–Yunanistan’da) de Osmanlı–Mısır donanmasını yaktı.</p>
<p><strong>KİMDEN: </strong>Yeniçeri Ocağı Kalemi’nden   , <strong>KİME:  </strong>Sadrâzam’a</p>
<p><strong>KONU:</strong> 1826’da Yeniçeri Ocağı kaldırılınca onlara ilişkin yevmiyye, ulûfe vb. harcamalar defterleri ve makbuzların tümünün yakıldığı.<span id="more-1617"></span></p>
<p> <strong>BELGE MEÂLİ</strong></p>
<p> </p>
<p>Mülga Yeniçeri Ocağı’nın yevmiyyelerine dair der–dest defâtır (defterler) olub olmadığı şifâhen sâdır olan Fermân–ı Alîleri mûcebince şâkirdler Halifesi (Birinci sınıf memur) Ali Efendi kulları nezd–i çâkeriye celb ile lede–l–su’âl yevmiyyelerin nizâmını hâvî kuyûdâtını muhtevî olub şâkirdler Halifesi onların yedlerinde olan cerîde ve defâtırın cümlesini bundan akdem getürüb teslim itmiş ve–l–hâletü hazihi gerek kendisinde gerek sair ketebesi yedlerinde husûs–ı mezkûre dair defter ve evraka müteallik birşey kalmamış idüğini ifhade itmiş ve ocâğ–ı umûr ve sâir maan mahv ü ilga olınan cebe–hâne ve sipah ve silâh–dâr ve bölükât–ı erbaa ocaklarının yevmiyyelerine dâir olan defâtır ve erkanının cümlesi ve cânib–i mîrîden mübâyı’a olanın yevmiyyelerin senedâtı defter–hâne–i âmire ittisâlinde (bitişikte) kâin aklâmın (memur daireleri) battalları (işi bitmiş resmi evrak) vaz’ına mahshus vaz’ olınub el–yevm derûn–ı mahzen’de mevcûd oldığı mâlikâne halifesi ve başmuhasebe ve mevkufât kîse–dârlarından tahkik olınmış ve mülga yeniçeri yevmiyyelerine müteallık olub şâkirdler halifesi yedinde olan defterlerden başka yeniçeri kâtibefendilerinin konaklarında mahfûz olan defâtır ve evrak–ı saire bî–lüzûm oldığına binâen taraf–ı çâkerîden (benim tarafımdan) âdem ta’yini ile hiç birisi terk olınmıyarak Ayasofya Hamamı’nın külhanına ilka (atarak) ile ihrâk olınarak cümlesinin itlâf (telef etme) itdirilmesi muvâfık–ı emr–i Sâmîleri (sadrâzamın isteği üzerine) ise 29 Safer sene 1243 (Ağustos 1827)</p>

<p class="sayac_bilgi">1177 okunma</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.istanbultarih.com/yeniceri-ocaginin-kaldirilmasi-ile-ilgili-resmi-belge/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>&#8220;Mora Türkleri vahşice tarihten silindiler&#8221;</title>
		<link>http://www.istanbultarih.com/mora-turkleri-vahsice-tarihten-silindiler/</link>
		<comments>http://www.istanbultarih.com/mora-turkleri-vahsice-tarihten-silindiler/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 23 Feb 2009 09:21:31 +0000</pubDate>
		<dc:creator>istanbultarih</dc:creator>
				<category><![CDATA[Anasayfa]]></category>
		<category><![CDATA[Araştırma]]></category>
		<category><![CDATA[Haberler]]></category>
		<category><![CDATA[Kitap-Dergi]]></category>
		<category><![CDATA[Yakınçağ Tarihi]]></category>
		<category><![CDATA[ali fuat örenç]]></category>
		<category><![CDATA[mora]]></category>
		<category><![CDATA[mora türkleri]]></category>
		<category><![CDATA[rum isyanı]]></category>
		<category><![CDATA[yunanistan]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.istanbultarih.com/?p=753</guid>
		<description><![CDATA[
&#8220;Mora Türkleri vahşice tarihten silindiler&#8221;
Ege Denizi, Ege Adaları ve Türk-Yunan ilişkileri üzerinde akademik çalışmalarıyla tanınan Doç. Dr. Ali Fuat Örenç&#8217;ten ilginç tespitler&#8230;
Kitabınızdan aldığımız bilgilere göre Mora&#8217;nın Türk tarihi açısından çok önemli yeri var? Bu önem neden kaynaklanıyor? Osmanlıların Balkanlarla ve Mora’yla bu kadar ilgilenmelerinin sebebi nedir?
ALİ FUAT ÖRENÇ: Gerçekten Mora Yarımadası veya günümüz Yunanistan’ının anakarası [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: center;"><img class="size-full wp-image-754 aligncenter" title="Ali Fuat Örenç" src="http://www.istanbultarih.com/wp-content/uploads/2009/02/iha_20090217_43175.jpg" alt="Ali Fuat Örenç" width="400" height="265" /></p>
<p style="text-align: center;"><strong>&#8220;Mora Türkleri vahşice tarihten silindiler&#8221;<br />
Ege Denizi, Ege Adaları ve Türk-Yunan ilişkileri üzerinde akademik çalışmalarıyla tanınan Doç. Dr. Ali Fuat Örenç&#8217;ten ilginç tespitler&#8230;</strong></p>
<p><strong>Kitabınızdan aldığımız bilgilere göre Mora&#8217;nın Türk tarihi açısından çok önemli yeri var? Bu önem neden kaynaklanıyor? Osmanlıların Balkanlarla ve Mora’yla bu kadar ilgilenmelerinin sebebi nedir?</strong></p>
<p>ALİ FUAT ÖRENÇ: Gerçekten Mora Yarımadası veya günümüz Yunanistan’ının anakarası olarak tarif edilen topraklar, tarih boyunca Balkan coğrafyasında stratejik önemini hep korumuştur. Türkler, Rumeli’ye geçtikten yaklaşık bir asır sonra ancak Mora Yarımadası ve Yunanistan’ın kalanı ile alâkadar olabilme gücüne erişebilmişlerdi. Zira Türk fethinden önce Mora’da Bizans despotları, Attika Yarımadası’nda ise Latin Dukaları hâkimiyet kurmuş durumdaydılar. Bölge, bizzat Fatih Sultan Mehmed’in katıldığı seferler ve çok çetin mücadeleler sonucu 1460 yılında Türk hâkimiyetine girdi. Osmanlıların bölgedeki egemenlikleri, daha sonraki yıllarda Avusturya ve Rusya’nın çok kısa süreli saldırı ve işgalleri dışında 1830 yılında bağımsız bir Yunanistan devleti kurulana kadar aralıksız devam etti. Buralara Anadolu’dan yüzbinlerce Müslüman-Türk ahali yerleşti. Bu Müslüman aileler bölgeyi vatan edinip imar ettiler. Bölgedeki asırlık Türk hâkimiyeti döneminde, Müslim ve Gayrimüslimlere ayırım yapmadan hizmet vermek amacıyla, bir çoğu vakıf sisteminde teşkilatlanmış binlerce hayır eseri inşa edildi. Mora’da yüzyıllarca hizmet veren bu muhteşem eserler, bağımsız bir Yunan Devleti kuruluşu sürecinde bölge Türkleri ile birlikte yok edilmek suretiyle tarihin karanlık sayfaları arasında unutulup gittiler.</p>
<p><strong>- 1821 Rum isyanının günümüz Türk-Yunan ilişkilerindeki etkisi nedir?</strong></p>
<p>ALİ FUAT ÖRENÇ: Öncelikle şu hususun altını çizmek gerekir ki, Osmanlı İmparatorluğu’ndan bağımsız bir Yunanistan Devleti’nin kurulması, çok sancılı ve onulmaz acılarla dolu bir süreç sonrasında gerçekleşti. 1821’de başlayan isyan yaklaşık 10 yıl şiddetini sürdürdü. Dönemin Avrupalı büyük devletleri olan İngiltere, Fransa ve Rusya’nın Rumlar lehine diplomatik ve askerî müdahaleleri ve asileri açıktan desteklemeleri, Osmanlı Devleti’nin isyanı bastırmasını adeta imkânsız hale getirdi. Mesela 1827 yılında bahsi geçen üç devlete ait gemilerin, ortada hiçbir geçerli sebep yok iken Osmanlı Donanmasını Navarin Limanı’nda anî bir baskınla yok etmeleriyle bağımsız Yunan Devleti’nin önündeki en büyük engel bertaraf edilmiş oluyordu. İsyan döneminde ve sonrasında bölge Türklerinin yaşadığı çok dramatik hadiseler ise hiç şüphesiz iki ülkenin gelecekteki sorunlu ilişkilerinin şekillenmesinde önemli derecede belirleyici etki bıraktı. Zira Avrupalı müelliflerin de kabul ettiği gibi, 1821 isyanı çok kısa bir sürede acımasız bir din ve ırk savaşı haline gelmişti. Bu süreçte, genel tanımlamasıyla Mora Türkleri ve bölgedeki Yahudiler sistematik bir şekilde yok edildiler. Bu nedenle Türk-Yunan ilişkilerindeki tartışmaları sadece bugünün hukukî, politik, ekonomik, askerî ve stratejik gelişmelerini dikkate alarak anlamak mümkün görünmemektedir. Zira, bazen üzerinden yüzlerce yıl geçmiş travmalar ve acılar ile zaferlere dair imgeler, algılar, düşünceler ve duygular, bunlarla ilgili ruhsal etkiler, kuşaktan kuşağa aktarılmaktadır.<span id="more-753"></span></p>
<p><strong>- Yunanistan kuruluşu sürecinde ve sonrasında asırlarca bölgeyi vatan edinen Müslümanların akıbeti hususunda biraz daha ayrıntı verebilir misiniz?</strong></p>
<p>ALİ FUAT ÖRENÇ: Biraz önce belirttiğim gibi, geçmişin derinliklerinde unuttuğumuz Mora Türkleri, asırlar boyunca Rumlarla birlikte yaşadıktan sonra ayaklanma sürecinde, olaylara bizzat şahit olan, insaf sahibi bazı Avrupalı müellifleri bile isyan ettirecek vahşet görüntüleri eşliğinde tarih sahnesinden silindiler. Ortodoks din adamlarının öncülüğündeki Rum âsiler, isyanın ilk günlerinde kendilerine tam destek veren Avrupa kamuoyuna hitaben, mutlak hedeflerinin tam bağımsızlık ve Mora’da bir tek Türk kalmayana kadar savaşmak olduğunu açıkça ilan etmişlerdi. İsyan başladığında Yunan topraklarında en az tahminle 90 binin üzerinde Müslüman nüfusun yaşadığı bilinmekteydi. Bağımsızlık ilan edilince bu rakamdan eser kalmadı. Mora Türkleri isyan süresince canlarından, sağ kalabilenler ise Yunanistan’ın bağımsızlığı sonrasında mallarından oldular. Canlarını kurtarma imkânı bulup Osmanlı’nın çeşitli mahallerine dağılan ve bütün mal varlıklarını yitiren bu ilk Yunanistan göçmenleri yıllarca ekonomik sıkıntılarla boğuşmak zorunda kaldılar.</p>
<p><strong>- Günümüzde Yunanistan ile ilişkilerde bilhassa Ege Adaları meselesi ön plana çıkıyor. 1830’da Yunan Devleti kurulurken ve 1832’de Avrupalıların Osmanlıya baskıları sonucu sınırları genişletilirken Ege’de statü nasıl belirlendi. Adaların tamamı Yunanistan’a mı verildi?</strong></p>
<p>ALİ FUAT ÖRENÇ: Öncelikle önemli bir hususun daha altını çizmek gerekir. Acaba Osmanlı Türkleri Ege Adaları’nın hangi devletten fethettiler? Bu konunun bilinmesi önemli. Osmanlılar, kuruluş ve yükselme yıllarında Bizans İmparatorluğu’nun denizlerdeki egemenliğinin çöküşü sonrasında bilhassa Anadolu kıtasına yakın Ege Adaları gruplarından Boğazönü (Limni, Bozcaada, Gökçeada ve Taşoz gibi ada ve adacıklar) ve Saruhan Adaları (Midilli, Sakız ve Sisam gibi adalar) bölgede egemenlik kurmuş olan denizci İtalyan devletlerinden Venedik ve Cenevizlilerin kontrolündeydi. Doğu Akdeniz’in stratejik adalarından olan ve Menteşe Adaları grubuna dahil olan Rodos ve Onki Ada ile etraftaki küçük adalar ise Akka’nın Müslümanlar eline geçişi sonrası Kudüs’ten kaçıp Akdeniz’i mesken tutan Saint Jean Şövalyeleri tarikatı mensuplarınca elde tutuluyordu. Dolayısı ile Ege adalarının Türklerden önceki sahipleri, bugünkü Yunanlıların kendilerini varisleri olarak gördükleri Bizanslılar değildi. Osmanlılar adaları bu denizci İtalyan devletlerinden ve Rodos Şövalyeleri’nden, üstelik dönemin Padişahlarının da bizzat katıldığı çok kanlı mücadeleler sonrası fethettiler. Bu stratejik fetihler ardından 1571’de Kıbrıs ve 1669’da da Girit Adası alınarak Akdeniz’de Türk egemenliği tam manasıyla sağlanmış oldu.</p>
<p>Osmanlılar Mora’da olduğu gibi adalarda da asırlık egemenlikleri döneminde vakıfları bulunan birçok hayır müessesi meydana getirdiler. Yunanlılar bugün bu Osmanlı eserlerinin bir çoğunu ya yok ettiler yada amacı dışında kullanmaya başladılar. Diğer taraftan Osmanlılar, adaların idaresine verdikleri önemi gösterilmek için sadece bölgenin idaresine mahsus bir eyalet birimi oluşturdular. O günün dünyasında beklide bir ilk olan bu uygulamaya Türk denizcisi Barbaros Hayreddin Paşa’nın 1533’de Osmanlı hizmetine girişi sonrasında 1534’de Cezayir-i Bahri Sefid Beylerbeyiliği’nin onun uhdesine verilmesiyle daha da güç kazandı. Bu eyaletin esas nüvesini adalar oluşturuyordu. Osmanlı döneminde meskun olmayan bir çok adaya ahali yerleştirilerek şenlendirildi ve imar edildi. Adaların önemli kısmı vakıf sistemi içine alındı.</p>
<p>Osmanlı İmparatorluğu’nun Ege’deki asırlık mutlak hakimiyetini sarsan en önemli gelişme ise yukarıda değindiğimiz, bağımsız Yunan Devleti’nin kuruluşu oldu. Üç Avrupa Devleti’nin baskıları sonucu Şubat 1830’da ilan edilen Londra Protokolü ile bağımsız bir Yunan Krallığı oluşturuluyordu. Osmanlı Devleti bütün itirazlarına rağmen Yunanistan’ı himaye eden Avrupalı büyük devletlerinin tehdit ve baskılarına dayanamadı ve yeni krallığı 24 Nisan 1830 tarihi itibariyle tanıdı. 1832 yılında yine üç devletin baskıları ile Yunanistan’ın kara sınırları, çok büyük haksızlıklar yapılarak, Rumeli yönünde genişletildi. Bahsi geçen anlaşmalarda Yunanistan’ın deniz sınırları da tespit edilmişti. Buna göre Mora ana karası için stratejik önemi bulunan Eğriboz Adası ile Sporad ve Kiklad adaları gruplarında yer alan adalar anlaşmada isimleri zikredilmek suretiyle Yunanistan’a terk edilmiş oldu. Bu yeni düzenlemeye göre Ege’de 39 derece kuzey enleminin kuzeyindeki adalar ile 26 derece doğu boylamının doğusunda kalanların bütün adalarda mutlak Osmanlı hâkimiyeti devam etmekteydi. Yani eskiden olduğu gibi Boğazönü, Saruhan, Menteşe ada guruplarındaki mutlak Türk hâkimiyeti sürmekteydi. 1830 sonrası Ege’deki bu paylaşım esasta mantıklıydı. Anakaraya yakın ve stratejik önemi bulunan adalar, ilgili devlete bırakılarak bir denge oluşturulmuştu. Bu denge 1911 Trablusgarp ve 1912-13 Balkan Savaşlarını kadar sürdü.</p>
<p><strong>Sizin Ege adaları hakkında da çalışmalarınız bulunuyor. Bilhassa son günlerde Yunan Dışişleri Bakanı ve Kıbrıs Rum yönetimi liderinin Türkiye’yi suçlayıcı açıklamaları ışığında günümüzde çok tartışılan 12 Ada, Ege’deki adacıklar meselesi ve egemenliği devredilmemiş adalar hususunda ne gibi tarihî ve güncel gelişmelerden bahsedebiliriz? Bu konuda Türkiye’yi neler bekliyor?</strong></p>
<p>ALİ FUAT ÖRENÇ: Bu sorunuza cevap vermeden önce bazı rakamlara değinmekte yarar görüyorum. Meselenin altında yatan ve iki ülkeyi savaş aşamasına kadar getirebilen gerçekleri anlamamız için elimizde bir takım ciddi tarihî ve güncel veriler olması gerekiyor. Günümüzde Türkiye’nin ithalat ve ihracat ulaşımının yaklaşık % 95’i deniz yoluyla gerçekleşmektedir. Yani Türkiye dış dünya ile büyük ölçüde denizler yolu ile bağ kurmaktadır. Ülkemizin bu deniz ulaşımı önemli derecede Akdeniz bağlantılı olarak Ege Denizi yoluyla gerçekleşmektedir. Mesela, sadece petrol ithalatının % 75’i Ege geçişlidir. Türk sanayisi bu güzergâha mutlak derecede muhtaçtır.</p>
<p>Kısaca; Ege Denizinden geçen deniz ulaştırması Türkiye’nin can damarıdır ve Yunanistan’ın Ege’nin tümüne sahiplenme girişimleri ile bölgede tek taraflı Türkiye aleyhine statüko değişimlerinin önlenmesi bu noktadan bakıldığında son derece güncel ve hayati önem taşımaktadır. Ayrıca Türkiye’nin Ege bölgesinde Yunanistan’ın toplam nüfusunun iki katı kadar insanı yaşamaktadır. Ege Denizi, keşfedilen petrol rezervi, turizm, denizcilik ve balıkçılık faaliyetleri açısından da büyük öneme sahiptir. Sadece bu veriler bakıldığında bile Yunanistan’ın Ege’yi tek taraflı olarak bir Yunan gölü haline getirme gayretleri karşısında asla kayıtsız kalınamayacağı aşikardır. Türkiye yaşamsal menfaatlerini görmezlikten gelemez. Nitekim, 1995 yılında Kardak’ta meydana gelen gerginlik, Yunanistan’ın Avrupa Birliğini de arkasına alarak uzun süredir yürüttüğü Ege’de tek hâkim olma politikaların Türkiye açısından kabul edilemez aşamaya gelmesinden kaynaklanmıştır. 1995 Kardak krizi ile birlikte yüzyıllardan itibaren Osmanlı/Türk hâkimiyetinde olup her hangi bir uluslararası anlaşma ile bir başka devlete devredilmeyen coğrafi formasyonlar (ada, adacık ve kayalıklar) üzerindeki egemenlik sorunu da gün yüzüne çıkmış oldu. Yani Ege’de bir ihtilaflı ada olgusu meydan çıktı. Şu hususu da burada ayrıca vurgulamak gerekir ki, Ege Denizinde sayıları 1800’ü geçen adalardan sadece 24 adedinin yüzölçümü 100 km2 den büyüktür. Adalardan ancak 100 kadarı meskûndur. Kalanlar insan yaşamına uygun olmayan yapıdadır. Yukarıda bahsettiğimiz her hangi bir anlaşma ile egemenliği devredilmeyen adalar ise Ege’nin % 5’i gibi önemli bir alanını oluşturmaktadır. Bu adacıklar bölgede kıta sahanlığı, karasuları ve FIR hattı gibi egemenlik alanlarının belirlenmesinde büyük öneme sahiptirler. Bu egemenliği belirlenmemiş adaların en önemli kısmı Rodos ve Oniki ada çevresinde yer almaktadır. Bilindiği gibi bu adalar önce 1912 yılında İtalyanlar tarafından işgal edilmiş ve Uşi Andlaşması ile bu ülkeye bırakılmıştı. Ege’de geriye kalan adaların çoğunluğu Yunanistan tarafından işgal edilmişti. I. Dünya Savaşı sonrasında ve ardından 1923 Lozan Andlaşması ile Yunan işgalindeki adaların, isimleri zikredilerek, bu ülkeye devri kabul edildi. İtalyan işgalindeki adalar ise 1947 yılında Paris Anlaşması ile Yunanistan’a verildi. Bu son anlaşmada da Yunanistan’a verilecek adalar ismen zikredildi. Bahsi geçen anlaşmalarda isimleri zikredilmemiş ada, adacık ve kayalıkların statüsünün belirlenmesi husus bugünün en önemli tartışmasını oluşturmaktadır. Yunanistan anlaşmalarla kendisine verilmeyen ve Anadolu için stratejik önemi bulunan bu adacıkları tek taraflı olarak sahiplenmek istemektedir. Kara suları ve kıta sahanlığı hususunda tek taraflı kararlar alıp uygulama gayreti içine girmektedir. Bu teşebbüsler tamamen Türkiye’nin menfaatlerine aykırıdır. Nitekim Türkiye, Ege’deki bu statü değişikliği girişimlerini casus belli, yani savaş sebebi olarak ilan etmiştir. Bugünün en önemli ve aşılması gereken sorunlarından bir diğeri ise Yunanistan’ın Türkiye ile tarihi ve güncel olan meselelerini Avrupa Birliği çerçevesinde çözme yönündeki adımlarıdır. Bu noktadan bakıldığında Ege meselesi Türkiye ile Avrupa Birliğini oluşturan ülkeler arasındaki bir sorun haline gelme durumu ile karşı karşıyadır. Dolayısıyla Kıbrıs meselesinde olduğu gibi Ege’de de Türkiye’yi bir takım oldubittiler ve daha çetin müzakereler beklediği ön görüsünde bulunmak yanlış olmayacaktır.</p>
<p><strong>- Kitabınızın önemi hakkında birkaç cümle söyler misiniz?</strong></p>
<p>ALİ FUAT ÖRENÇ: Unuttuğumuz Mora Türkleri kitabımız BKY&#8217;den (BABIALİ KÜLTÜR YAYINCILIĞI) çıktı.  Kitabımızda, yukarıda çok az bir kısmına değindiğimiz Mora Türkleri ve muhacirlerinin yaşadıkları korkunç mezalime değinilmesi dışında, Avrupa büyük devletlerinin güçsüz durumda yakaladıkları Osmanlı Devleti’ne Yunan bağımsızlığı için dayattıkları ağır şartları ve cereyan eden diplomatik skandalların gün yüzüne çıkarılması bakımından ibret verici bilgilere de yer verdik. Gerçekten, bilhassa 1832 yılında Yunanistan’ın sınırlarının genişletilmesi esnasında Rumeli’deki özbeöz Türk topraklarının adeta gasp edilerek Yunanistan’a verilmesi esnasında oynanan oyunlar, tarihte her halde pek az rastlanır türdendir. Mısır Valisi Mehmed Ali Paşa’nın yardımı ile Mora’daki isyanı bastırma aşamasına gelmiş bulunan Osmanlı Devleti, 1826’da Yeniçeri askerini lağvetmek zorunda kalmış, bu karmaşık dönemde 1827’deki baskınla donanması yanı sıra en seçkin deniz askerlerini de kaybetmiş, ardından 1828-29 Rus savaşında ağır bir yenilgi alarak her türlü saldırıya ve dayatmaya açık hale gelmişti. 1830’da Yunan sınırı belirlenmişken ertesi yıl Mısır Valisi Mehmed Ali Paşa devlete isyan edince, bu yeni durumdan da yararlanan üç devlet, 1832 anlaşması ile Yunan sınırlarını daha da genişlettiler. Bu haksız toprak kayıplarının şokunu yaşayan Osmanlı Devleti, Rumeli’de 1832’de terk ettiği İzdin ve Bardacık gibi yerlerdeki Müslümanlara bu terk kararını iletme cesaretini gösterememiş, buradaki Müslümanlar gerçeği kapılarına dayanan Yunan askerlerinden öğrenme felaketini de yaşamışlardı. Ayrıca kitabımızda, tamamen orijinal arşiv belgeleri rehberliğinde olmak üzere, Yunanistan’a terk edilen yerlerdeki Türk emlaki ile vakıf eserlerinin tasfiyesi sürecinde yaşanan ve iki ülkeyi zaman zaman savaş aşamasına getiren sorunlara da değinerek, günümüzdeki problemlerin derinliklerine ışık tutmaya gayret etmiş olduk.</p>
<p>Son olarak şu hususu da belirtmek isterim ki, Avrupalıların Helen hayranlığı ile sınırsız desteğini gören Yunanistan, kurulduğu tarihten 1947 yılında Rodos ve Oniki Ada’nın kendisine bahşedildiği güne kadar Osmanlı Devleti aleyhine topraklarını yaklaşık % 300 büyütebilmeyi başarmıştır. 1830’da 47.516 km2 olan yunan toprakları 1947’de 132562 km2 olmuştur. Üstelik bu toprak kazanımlarının hemen hemen tamamını, Osmanlıya karşı kaybettiği savaşlar ardından Avrupa diplomasisinin destekleriyle, yapılan anlaşmalarda, yani masa başında edinmiştir. Böylece Yunanlıların megali idea olarak tarif ettikleri emellerinin büyük kısmı hayatiyet kazanmış, kalanın gerçekleşmesi için ise faaliyetlere bilhassa Ege’de 1995’ten sonra hız verilmiştir.</p>

<p class="sayac_bilgi">2796 okunma</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.istanbultarih.com/mora-turkleri-vahsice-tarihten-silindiler/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>4</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>KENDİSİNDEN TOPRAK İSTEYEN LİDERİ BAKIN NASIL REDDETMİŞ</title>
		<link>http://www.istanbultarih.com/kendisinden-toprak-isteyen-lideri-bakin-nasil-reddetmis/</link>
		<comments>http://www.istanbultarih.com/kendisinden-toprak-isteyen-lideri-bakin-nasil-reddetmis/#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 22 Feb 2009 15:56:56 +0000</pubDate>
		<dc:creator>istanbultarih</dc:creator>
				<category><![CDATA[Anasayfa]]></category>
		<category><![CDATA[Haberler]]></category>
		<category><![CDATA[Yakınçağ Tarihi]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.istanbultarih.com/?p=733</guid>
		<description><![CDATA[










Abdülhamid&#8217;in hayran bırakan cevabı
Abdülhamid, Osmanlı&#8217;nın dış borcunu ödeme karşılığında Filistin topraklarını isteyen Siyonist lider Theodor Herzl&#8217;i kendisine nasıl hayran bıraktı?
7 Ağustos 1949 günü Tel Aviv-Kudüs yolundan bir cenaze arabası ağır ağır geçmektedir. Viyana&#8217;dan bir &#8216;kahraman&#8217;ın kemikleri getirilmiştir.
Bir piyes yazarı ve gazeteci olmasına rağmen kendisini Siyonizm&#8217;e adamış, bir hayal kurmuştu. Ama körü körüne hareket etmemiş, çok [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: center;">
<table style="text-align: center;" border="0">
<tbody>
<tr>
<td><img class="aligncenter" style="margin-top: 2px; margin-bottom: 2px;" src="http://resim.samanyoluhaber.com//haber/1/3/8/9/9/138997.jpg" alt="Abdülhamid'in &lt;b&gt;hayran bırakan&lt;/b&gt; cevabı" hspace="2" vspace="2" width="270" height="200" align="left" /></td>
</tr>
<tr>
<td><script type="text/javascript"></script><script src="http://pubads.g.doubleclick.net/gampad/ads?correlator=1235317643312&amp;output=json_html&amp;callback=_GA_googleAdEngine.setAdContentsBySlotForSync&amp;impl=s&amp;prev_afc=0&amp;client=ca-pub-0652210315128346&amp;slotname=shaber-detay-fotoalti&amp;page_slots=shaber-TEPE%2Cshaber-detay-logoyani%2Cshaber-detay-fotoalti&amp;cust_params=&amp;cookie=ID%3Dcb14a97f69056845%3AT%3D1235291271%3AS%3DALNI_MaPmEBsh641uakwRhIH65QbfKjGLg&amp;ga_vid=2087861411.1235291266&amp;ga_sid=1235317313&amp;ga_hid=83253858&amp;ga_fc=true&amp;url=http%3A%2F%2Fwww.samanyoluhaber.com%2Fhaber-138997.html&amp;ref=http%3A%2F%2Fwww.samanyoluhaber.com%2F&amp;lmt=1235317644&amp;dt=1235317644453&amp;oe=iso-8859-9&amp;u_h=864&amp;u_w=1152&amp;u_ah=834&amp;u_aw=1152&amp;u_cd=32&amp;u_tz=120&amp;u_his=3&amp;u_java=true&amp;u_nplug=0&amp;u_nmime=0&amp;flash=10.0.12.36"></script></td>
</tr>
</tbody>
</table>
<p style="text-align: center;">Abdülhamid&#8217;in <strong>hayran bırakan</strong> cevabı<br />
<strong>Abdülhamid, Osmanlı&#8217;nın dış borcunu ödeme karşılığında Filistin topraklarını isteyen Siyonist lider Theodor Herzl&#8217;i kendisine nasıl hayran bıraktı?</strong></p>
<p>7 Ağustos 1949 günü Tel Aviv-Kudüs yolundan bir cenaze arabası ağır ağır geçmektedir. Viyana&#8217;dan bir &#8216;kahraman&#8217;ın kemikleri getirilmiştir.</p>
<p>Bir piyes yazarı ve gazeteci olmasına rağmen kendisini Siyonizm&#8217;e adamış, bir hayal kurmuştu. Ama körü körüne hareket etmemiş, çok katlı ve çok boyutlu stratejiler izlemişti. Bu uğurda kralları, bakanları, aydınları, din adamlarını, kısaca aklınıza kim gelirse onları kullanmaktan çekinmemişti. İnancı şuydu: Bir fikir iyi ve haklı ise muhakkak galip gelir.</p>
<p>1897&#8242;de ilk Siyonist Kongresi&#8217;ni İsviçre&#8217;nin Basel şehrinde topladı. Günlüklerine şu kâhince notu düşecekti: &#8220;Ben Yahudi Devleti&#8217;ni Basel&#8217;de kurdum. Eğer bunu bugün yüksek sesle söylersem, cümle âlem bana gülecektir. [Fakat] belki beş yıl içinde ama kesinlikle elli yıl içinde onu herkes tanıyacaktır.&#8221;</p>
<p>Dünyada bunun kadar kesin tutturulmuş bir kehanet az bulunur.</p>
<p>İşte ölümünün üzerinden tam 45 yıl, 1 ay geçtikten sonra Viyana&#8217;dan getirilen kemikler, Budapeşte doğumlu bir Yahudi&#8217;ye aitti. Kudüs&#8217;te kendi adıyla anılan tepedeki siyah anıt-mezarının üzerinde İbranice yalnızca &#8220;Herzl&#8221; yazıyordu. Yani Dr. Theodor Herzl.<span id="more-733"></span></p>
<p>İşte bu Theodor Herzl, Avrupa&#8217;da zulüm görmekte olan Yahudi halkı için Filistin&#8217;den bir toprak parçası koparmak amacıyla eşiğini aşındırmıştı Yıldız Sarayı&#8217;nın.</p>
<p>19 Temmuz 1896&#8242;da kendisi görüşememişti ama danışman Kont Nevlinski aracılığıyla teklifini iletmeyi başarmıştı Sultan&#8217;a. Avrupalı zengin Yahudiler 20 milyon sterlin olarak tahmin ettikleri Osmanlı&#8217;nın dış borcunu ödeyecekler, buna karşılık Filistin topraklarından kendilerine bir yurtluk yer verilecekti.</p>
<p>Ne var ki, şen giden Nevlinski saraydan yaslı dönmüş, her şeyin bittiğini, padişahın tekliflerini bir daha işitmek istemediğini söylemişti. Abdülhamid şöyle demişti:</p>
<p><strong>&#8220;Bir karış bile toprak satamam. Çünkü o bana değil, halkıma aittir. (&#8230;) Yahudiler milyonlarını saklasınlar. İmparatorluğum parçalanınca belki de Filistin&#8217;i tek kuruş ödemeden elde edeceklerdir. Fakat ancak kadavramız parçalara ayrılabilir. Vücudumuzun canlı canlı kesilip biçilmesine razı olamam.&#8221;</strong> (&#8220;The Diaries of Theodor Herzl&#8221;, Almancadan İngilizceye çeviren: Marvin Lowenthal, New York, 1962, The Universal Library, s. 152.)</p>
<p>Bir devlet başkanından toprak satmasını istemesindeki kabalığın farkına varan Herzl, yanlış yaptığını anlar; lakin işin peşini bırakmayacaktır. Planlarını suya düşüren bu sözler, Herzl&#8217;i etkilemiş ve günlüklerine şu ilginç notu düşmeyi ihmal etmemiştir: &#8220;Her ne kadar o sırada hayallerime nokta koymuş olsa da, Sultan&#8217;ın bu hakikaten yüce sözlerinden etkilenmiştim.&#8221;</p>
<p><img src="http://resim.samanyoluhaber.com/resim/hertlz_armagan_1.jpg" alt="" /><br />
Sizin anlayacağınız, Abdülhamid&#8217;in mücadele ettiği adam da hamhalatın teki değil, davasına adanmış parlak zekâlardan biridir.</p>
<p>Herzl&#8217;in, orijinali Almanca olan günlüklerini (zira kendisi İsrail&#8217;in kurucusu sayılsa da, pek çok Siyonist gibi İbranice bilmezdi) İngilizceye kısaltarak çeviren Marvin Lowenthal, Abdülhamid&#8217;in Siyonist taleplerini reddini &#8220;superb&#8221;, yani &#8216;muhteşem&#8217; diye nitelendirirken, Herzl&#8217;in de bu ret cevabı karşısında Sultan&#8217;a duyduğu &#8220;hayranlık&#8221;a dikkat çekmektedir.</p>
<p>İşin esası şuydu ki, iddia ettiği gibi zengin Yahudiler Herzl&#8217;in arkasına çuvallarla para yığmış değildi; Abdülhamid de hafiyeleri vasıtasıyla bu durumu öğrenmişti. Blöf yapıyordu Herzl; Sultan da bunu biliyor ama Siyonistlerin Avrupa içinde palazlanmalarından ve kendisine yeni bir pazarlık kapısı açmalarından memnuniyet duyuyordu.</p>
<p>Bunun için toprak satın alma tekliflerini reddetmişti ama Herzl&#8217;in sonraki projelerini dikkate alır görünmüştü. Bu defa Herzl teklifini Osmanlı&#8217;yı kalkındırmak gibi bugünkü yabancı sermayenin getirilmesine benzer bir kılığa büründürmüştü. Avrupalı Yahudi sanayiciler Osmanlı ülkesine yatırım yapacak, ülkeyi, bu arada Filistin&#8217;i kalkındıracaklardı. Buna karşılık Yahudilerin Filistin topraklarına yerleşmesine izin verilmesini istiyorlardı.</p>
<p>Abdülhamid ise Siyonizm&#8217;i kullanmanın, onu reddetmekten daha fazla işine geleceğini biliyordu. Tekliflerine, kabul etmeyeceklerini bildiği bir karşı teklif getirdi: Yahudiler Osmanlı&#8217;nın 30 milyon sterlin tutarındaki dış borcunu ödemek üzere bir konsorsiyum (syndicate) kuracaklardı. Buna karşılık olarak Osmanlı topraklarına yerleşmelerine izin verilecek fakat geldikleri ülkenin vatandaşlığından çıkarak Osmanlı tebası olacaklardı. Asıl vurucu şartsa sona saklanmıştı: Yahudiler toplu olarak Filistin&#8217;e yerleşemeyecek, kitlesel yerleşmelerine izin verilmeyecek, değişik bölgelere dağıtılacaklardı; beş aile şuraya, beş aile oraya.</p>
<p>Herzl&#8217;in başına &#8220;him taşı&#8221; düşmüş gibi oldu. Onun bütün davası ırkdaşlarını Filistin&#8217;e yerleştirme planı üzerine kurulu değil miydi? Bunu asla kabul edemezdi. Teklif yeterince cazip gelmedi diye düşündü. Daha fazla para toplamak için döndü. Ne ki paralı Yahudiler Sultan&#8217;dan Yahudilerin göçüne izin veren resmî bir berat almadıkça kesenin ağzını açmaya yanaşmıyorlardı. Abdülhamid ise ne Filistin&#8217;e göçe izin veriyordu, ne de parayı görmeden resmî bir kabule yanaşıyordu. Mesele kilitlenmişti.</p>
<p><img src="http://resim.samanyoluhaber.com/resim/hertlz_armagan_2.jpg" alt="" /><br />
<em>Herzl&#8217;in Abdülhamid&#8217;le görüştüğünü bildiren New York Times&#8217;ın 30 Mayıs 1901 tarihli nüshasındaki haber</em></p>
<p>Cohn (Herzl&#8217;in günlüklerinde Abdülhamid &#8216;Cohn&#8217; şifresiyle geçer) sıkı pazarlıkçı çıkmıştı; çok şey istiyordu ama pek az şey veriyordu. Herzl 1902 Temmuz&#8217;unda son kez geldi İstanbul&#8217;a. O da ne? Sarayın eşiğini aşındıran birileri daha vardı. Fransız Mösyö Rouvier Osmanlı maliyesini rahatlatacak tekliflerde bulunmak üzere bir toplantıdan çıkıp öbürüne giriyordu. Bunun üzerine Herzl, Filistin şartından vazgeçti, Mezopotamya&#8217;ya (Hayfa dahil) bir Yahudi göçüne resmen izin verildiği takdirde dostlarının Fransızlarınkinden daha iyi bir teklifte bulunabileceklerini bildirdi saraya.</p>
<p>Eskiden kendisine ümit veren saray bendegânı nedense artık yüz vermez olmuşlardı. Sözleriyle destekler görünüyor ama eylemleriyle başka yöne baktıklarını gösteriyorlardı. Sonunda Herzl, piyon olarak kullanıldığına acı bir şekilde tanık oldu. Fransızlara karşı pazarlığı kızıştırmakta kullanılmış, anlaşma yapıldığı için de artık yüzüne bakan kalmamıştı. Abdülhamid yine oyununu oynamış, Fransızları tercih etmişti.</p>
<p>Artık Herzl&#8217;in defterinde Osmanlı sayfası kapanıyor, İngiltere sayfası açılıyordu. Çantasını toplarken not defterine şunları yazacaktı: Türkler gün gelecek, dilenci durumuna düşecek ve dizlerime kapanıp yalvaracaklardır.</p>
<p>Yine de Abdülhamid&#8217;in Siyonistlere bu denli &#8220;müsait&#8221; davranmış olmasını içlerine sindiremeyenler haklı olmakla birlikte diplomatik söylem ile gerçek niyet arasındaki farkı fark etmek önemlidir. Nitekim Yahudi araştırmacı Avram Galante&#8217;nin &#8220;Abdülhamid ve Siyonizm&#8221; başlıklı makalesinde belirttiği gibi, Herzl&#8217;in görüşmesine aracılık eden İstanbul Hahambaşısı Moşe Levi&#8217;nin 3 gün sarayda bekletildikten sonra Sultan&#8217;dan yediği ağır zılgıt her şeyi açıklıyor aslında. Bende toprak satacak göz var mı? diyordu Hahambaşına. O ise, torununun Galante&#8217;ye anlattığına göre, ağlayarak Sultan&#8217;ın ayaklarına kapanıyor, yemin billah Herzl&#8217;in toprak talep edeceğini bilmediğini söylüyor, af diliyordu.</p>
<p>Abdülhamid&#8217;in cenazesi de bir gün törenle &#8220;Türkiye&#8221;ye getirilir mi acaba?</p>
<p>***</p>
<p><strong>MERAKLISI İÇİN NOTLAR</strong></p>
<p>Theodor Herzl&#8217;in toplam 5 cilt tutan Almanca günlükleri henüz tam olarak dilimize çevrilmiş değil. Rahmetli Yaşar Kutluay&#8217;ın &#8220;Siyonizm ve Türkiye&#8221; (1967; 2. baskı 2004) adlı kitabı büyük ölçüde günlüklerin bizimle ilgili kısımlarının çevirisidir. Ergun Göze&#8217;nin çevirdiğini iddia ettiği &#8220;Hatıralar&#8221; (2002) ise Kutluay&#8217;ınkini bazı noktalarda ikmal etmekten öte bir şey yapmış değildir.</p>
<p>Herzl hakkında özet bilgi, sonradan anti-Siyonist kampa geçen Norman Finkelstein&#8217;ın 1987 tarihli &#8220;An Impact Biography&#8221;sinde bulunabilir.</p>
<p>Bu yazıda yararlandığım iki temel kaynak ise şunlardır: Isaiah Friedman, &#8220;Germany, Turkey, and Zionism, 1897-1918&#8243; (Oxford 1977); Walter Laqueur, &#8220;The History of Zionism&#8221; (Tauris 2003).</p>
<p>Filistin&#8217;in dünü ve bugününü anlayabilmek için en esaslı kitaplardan birisi Mim Kemal Öke&#8217;nin &#8220;Filistin Sorunu&#8221;dur (Ufuk, 2002).</p>
<p>MUSTAFA ARMAĞAN &#8211; ZAMAN</p>

<p class="sayac_bilgi">768 okunma</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.istanbultarih.com/kendisinden-toprak-isteyen-lideri-bakin-nasil-reddetmis/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Unuttuğumuz Mora Türkleri</title>
		<link>http://www.istanbultarih.com/unuttugumuz-mora-turkleri/</link>
		<comments>http://www.istanbultarih.com/unuttugumuz-mora-turkleri/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 13 Feb 2009 22:34:55 +0000</pubDate>
		<dc:creator>istanbultarih</dc:creator>
				<category><![CDATA[Haberler]]></category>
		<category><![CDATA[Kitap-Dergi]]></category>
		<category><![CDATA[Yakınçağ Tarihi]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.istanbultarih.com/?p=631</guid>
		<description><![CDATA[
Fakültemizin hocalarından Yrd. Doç. Dr. Ali Fuat Örenç&#8217;in hazırlamış olduğu kıymetli eseri çıktı..
Bütün dünyanın gözleri önünde Avrupa’da katledilen Türkleri çok çabuk unuttuk. Dünyanın Türklerden özür dilemesini gerektiren sayısız sebepten sadece biri MORA.
Osmanlı’dan bağımsızlık hayaliyle yola çıkan Rum Filiki Eterya ihtilal örgütünün 1814’de başlattığı macera, 1821’de hayal olmaktan çıktı, 3 Şubat 1830’da, yani sadece 16 yıl [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: center;"><img class="alignleft size-full wp-image-632" src="http://www.istanbultarih.com/wp-content/uploads/2009/02/zzzfuusszauzzzfuu.jpg" alt="" width="245" height="378" /></p>
<p style="text-align: center;">Fakültemizin hocalarından Yrd. Doç. Dr. Ali Fuat Örenç&#8217;in hazırlamış olduğu kıymetli eseri çıktı..</p>
<p style="text-align: center;">Bütün dünyanın gözleri önünde Avrupa’da katledilen Türkleri çok çabuk unuttuk. Dünyanın Türklerden özür dilemesini gerektiren sayısız sebepten sadece biri MORA.<br />
Osmanlı’dan bağımsızlık hayaliyle yola çıkan Rum Filiki Eterya ihtilal örgütünün 1814’de başlattığı macera, 1821’de hayal olmaktan çıktı, 3 Şubat 1830’da, yani sadece 16 yıl gibi kısa bir sonra gerçeklerle buluştu. Elbette bu maceranın başarıya ulaşmasında Helen dostu Avrupalıların gayretleri, Rum isyancıların hayallerinin çok ötesinde bir değer taşıyordu. Böylece ilk defa olarak Osmanlı Balkanında bir Hıristiyan devlet bağımsızlık kazanırken, fethinden itibaren Ege Denizi’nde mutlak Osmanlı egemenliği de yine ilk defa olarak kısıtlanmış oluyordu.
</p>
<p style="text-align: center;">Rum isyanı kısa sürede acımasız bir din ve ırk savaşı haline dönüştü. Avrupa’dan maddi-manevi destek gören Rumlar, hedeflerinin Mora’da bir tek Türk kalmayana kadar savaşmak olduğunu en başında açıkça ilan ettiler. Olaylara şahit olan Avrupalı yazarların anlattıklarına göre, isyan bölgelerinde öyle anlar yaşanmıştı ki, Türkler için bazen ölüm kurtuluş oluyordu.</p>
<p style="text-align: center;">Osmanlı’nın Mora Müslümanları olarak tanımladığı zümre, isyan bittiğinde tamamen tarih sahnesinden silinmiş durumdaydı. Yaşama şansı bulan Mora Türkleri ise imparatorluğun çeşitli yerlerinde zor şartlarda hayatlarını devam ettirdiler. O dönemde muhacir organizasyonu yapacak resmî bir kurumun olmayışı, bu ilk Yunanistan göçmenlerinin acılarını daha da derinleştirdi.<br />
İsyanın bitiminde Yunanistan’daki Türk emlak ve vakıfları tasfiye edilirken, bölgedeki asırlık Türk medeniyeti izleri de sonsuza kadar silinmiş oluyordu.
</p>
<p style="text-align: center;">Bu eser, Türk-Yunan ilişkilerinin tarihî seyrindeki kırılma noktalarını, objektif-bilimsel kriterlerle ve birincil kaynaklar eşliğinde incelemesi bakımından, şüphesiz günümüz problemlerinin çözümüne ışık tutacak önemdedir.</p>
<p style="text-align: center;">1. Baskı : Ocak 2009<br />
304 sf. &#8211; 13,5&#215;21 cm<br />
ISBN: 978-9944-118-37-8</p>

<p class="sayac_bilgi">611 okunma</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.istanbultarih.com/unuttugumuz-mora-turkleri/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
	</channel>
</rss>

