<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>İstanbul Tarih &#187; Türkiye Cumhuriyeti Tarihi</title>
	<atom:link href="http://www.istanbultarih.com/category/turkiye-cumhuriyeti-tarihi/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://www.istanbultarih.com</link>
	<description>Şahsi Tarih Sitesi</description>
	<lastBuildDate>Mon, 06 Feb 2012 09:47:30 +0000</lastBuildDate>
	<language>en</language>
	<sy:updatePeriod>hourly</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>1</sy:updateFrequency>
	<generator>http://wordpress.org/?v=3.3</generator>
		<item>
		<title>Aksiyon Adamı, Destan Şairi: MEHMED AKİF ERSOY</title>
		<link>http://www.istanbultarih.com/aksiyon-adami-destan-sairi-mehmed-akif-ersoy/</link>
		<comments>http://www.istanbultarih.com/aksiyon-adami-destan-sairi-mehmed-akif-ersoy/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 27 Dec 2011 16:40:44 +0000</pubDate>
		<dc:creator>istanbultarih</dc:creator>
				<category><![CDATA[Araştırma]]></category>
		<category><![CDATA[Tarihine Sahip Çıkanlar Topluluğu]]></category>
		<category><![CDATA[Türkiye Cumhuriyeti Tarihi]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.istanbultarih.com/?p=3984</guid>
		<description><![CDATA[ARAŞTIRMA: İBRAHİM AKKURT
  
Fotoğraf: (http://ogretmen.info/bgunler/mehmetakifersoy4.jpg)
&#160;
MEHMED AKİF ERSOY
&#160;
Künyesi ve Ailesi
&#160;
Mehmed Akif, Aralık 1873 tarihinde Fatih’in Sarıgüzel Mahallesi’nde dünyaya gelmiştir. Mehmed Akif’in babası Fatih Medresesi müderrislerinden İpekli Mehmed Tahir Efendi, Annesi ise Emine Şerif Hanım’dır. Akif’in babası Tahir Efendi aslen Arnavut, annesi Emine Şerife Hanım ise Buharalı bir aileye mensup idi.[1] Ünlü düşünür ve şair Sezai [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: center;"><strong>ARAŞTIRMA: İBRAHİM AKKURT</strong></p>
<p style="text-align: center;"><strong> </strong> <a href="http://www.istanbultarih.com/wp-content/uploads/2011/12/1.jpg"><img class="aligncenter size-full wp-image-3985" title="1" src="http://www.istanbultarih.com/wp-content/uploads/2011/12/1.jpg" alt="" width="264" height="330" /></a></p>
<p>Fotoğraf: (<a href="http://ogretmen.info/bgunler/mehmetakifersoy4.jpg">http://ogretmen.info/bgunler/mehmetakifersoy4.jpg</a>)</p>
<p style="text-align: center;">&nbsp;</p>
<p style="text-align: center;"><strong>MEHMED AKİF ERSOY</strong></p>
<p style="text-align: center;">&nbsp;</p>
<p><strong>Künyesi ve Ailesi</strong></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Mehmed Akif, Aralık 1873 tarihinde Fatih’in Sarıgüzel Mahallesi’nde dünyaya gelmiştir. Mehmed Akif’in babası Fatih Medresesi müderrislerinden İpekli Mehmed Tahir Efendi, Annesi ise Emine Şerif Hanım’dır. Akif’in babası Tahir Efendi aslen Arnavut, annesi Emine Şerife Hanım ise Buharalı bir aileye mensup idi.<a href="#_ftn1">[1]</a> Ünlü düşü<a title="Posts tagged with n" href="http://www.mehmedakifersoy.com/tag/n">n</a>ür ve şair Sezai Karakoç, Akif’in ailesi ve kökeni ile ilgili şu yorumu yapar:<br />
“Baba soyu Rumelili, ana soyu Buharalı, do<a title="Posts tagged with ğ" href="http://www.mehmedakifersoy.com/tag/g">ğ</a>uş yeri Fatih: Yani tam bir Do<a title="Posts tagged with ğ" href="http://www.mehmedakifersoy.com/tag/g">ğ</a>u İslâmlığının, Batı İslâmlığının ve Merkez İslamlığının bir sentezi bir çocuk”</p>
<p>Anne çizgisi, duyarlığı, sağduyuyu, kendini bir ülküye adayışı, şairli<a title="Posts tagged with ğ" href="http://www.mehmedakifersoy.com/tag/g">ğ</a>i getirecek; baba çizgisi, ataklığı, savaşkanlığı, yılmaz ve her vuruşmada daha da çelikleşen bir savaş adamı<a title="Posts tagged with n" href="http://www.mehmedakifersoy.com/tag/n">n</a>ı, gözüpekli<a title="Posts tagged with ğ" href="http://www.mehmedakifersoy.com/tag/g">ğ</a>i, korkmazlığı, ürkmezli<a title="Posts tagged with ğ" href="http://www.mehmedakifersoy.com/tag/g">ğ</a>i, umutsuzlu<a title="Posts tagged with ğ" href="http://www.mehmedakifersoy.com/tag/g">ğ</a>a sürekli olarak düşülmemeyi getirecektir. Doğuş yeri ise, verimli bir topraktır ki, tabiatta nice saçılıp da kaybolan iyi tohumların bir gramını bile ihmal etmez, değerlendirir, yemişlendirir.”<a href="#_ftn2">[2]</a><span id="more-3984"></span><a href="http://www.istanbultarih.com/wp-content/uploads/2011/12/2.jpg"><img class="aligncenter size-full wp-image-3986" title="2" src="http://www.istanbultarih.com/wp-content/uploads/2011/12/2.jpg" alt="" width="226" height="330" /></a></p>
<p style="text-align: center;">&nbsp;</p>
<p>Fotoğraf: (<a href="http://www.websehir.com/wp-content/uploads/2011/03/mehmet-akif-ersoy-foto%C4%9Fraflar%C4%B11.jpg">http://www.websehir.com/wp-content/uploads/2011/03/mehmet-akif-ersoy-foto%C4%9Fraflar%C4%B11.jpg</a>)</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Tahsil Hayatı</strong></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Dönemin geleneklerine göre 4 yaş 4 ay 4 günlük iken ilköğrenimine Emîr Buhârî mahalle mektebinde başlayan Akif bu­rada iki yıl okuduktan sonra Fâtih Muvakkithânesi&#8217;nin yanındaki ibtidâî mek­tebine yazıldı (1879). Safahat&#8217;ta. &#8220;Hem babam hem hocamdır, ne biliyorsam kendisinden öğrendim&#8221; diyerek tanıttığı ba­bası o yıl kendisine Arapça öğretmeye başlamıştı.<a href="#_ftn3">[3]</a> Akif’in babası Hoca Tahir Efendi, Fatih Medresesi müderrisliği yanında Mühürdar Emin Paşa ailesinin hususi muallimliğini yapmaktaydı. Hoca Tahir Efendi, Mühürdar Emin Paşa’nın oğullarından “ İbnülemin Mahmud Kemal (İnal)’in ilk hocalığını yapmış kişidir. Mehmed Akif’in de şiir merakı ders arkadaşı olan İbnülemin Mahmud Kemal ile birlikte deneme manzumeler yazarak başlamıştır.<a href="#_ftn4">[4]</a> Akif, Fatih Cami’de Esad Dede’nin; Hafız, Gülistan, Mesnevi gibi Farsça derslerine devam etmiştir.<a href="#_ftn5">[5]</a> Türkçe ve Fransızca derslerinde de akranlarından çok ileri olan Akif’in lisan konusunda bilhassa kabiliyetli olduğu görülüyordu.<a href="#_ftn6">[6]</a> Fâtih Merkez Rüşdiyesi&#8217;nden mezun olan Mehmed Akif (1885) Mülkiye Mektebi&#8217;nin İdâdî kısmına yazıldı. Edebiyat hocalığını Muallim Naci&#8217;nin yaptığı bu okulun üç yıllık ilk dönemini tamamlayıp yüksek kısmının birinci sınıfında okurken babasının vefatı üzerine (1888) daha kısa yoldan meslek sahibi olarak hayata atıl­mak için o sırada yeni açılmış olan Mülki­ye Baytar Mektebi&#8217;ne girdi (1889). Aynı yıl çıkan büyük Fatih yangınında evleri yanmıştır. Yaşadığı olumsuzluklara rağmen yılmadan çalışmasına devam eden Mehmed Akif, 22 Aralık 1893 tarihinde Halkalı Baytar ve Ziraat Mektebinden birincilikle mezun olmuştur.<a href="#_ftn7">[7]</a> Mektep yıllarında sporla, bil­hassa güreşle meşgul oldu ve son iki se­nede şiire olan ilgisini arttırdı.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p style="text-align: center;"><a href="http://www.istanbultarih.com/wp-content/uploads/2011/12/3.jpg"><img class="aligncenter size-full wp-image-3987" title="3" src="http://www.istanbultarih.com/wp-content/uploads/2011/12/3.jpg" alt="" width="244" height="330" /></a></p>
<p><strong>Mehmed Akif, Üniversitede ders verdiği yıllarda kızına gönderdiği imzalı fotoğrafı</strong></p>
<p>(http://www.arastiralim.com/wp-content/uploads/2009/03/millet-sairi-mehmet-akif-ersoy.jpg)</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Memuriyet Yılları</strong></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Mezuniyetinin ardından Ziraat Nezâreti Umûr-ı Baytariyye ve Islâh-ı Hayvanât umum müfettiş muavinliğiyle memuriyet haya­tına başladı. Görev yeri İstanbul olmakla birlikte önce Edirne&#8217;de, daha sonra Ana­dolu ve Rumeli&#8217;nin çeşitli bölgelerinde dolaşarak bulaşıcı hayvan hastalıklarıyla ilgili çalışmalar yaptı. Bir ara ordunun ihtiyacını karşılamak için gerekli alımları yapmak üzere Şam ve civarında dolaştı. Bu seyahatlerde köylüyü de yakından ta­nıma imkânını elde eden, halkın dert ve meseleleri hakkında doğrudan bilgi sahi­bi olan Mehmed Akif’in tesbit ve tahlilleri şiirlerine realist ve canlı tablolar halinde aksetmiş, çözüm tekliflerinin isabetli olmasını sağlamıştır. Sekiz on yaşlarında iken başladığı ve zaman zaman ara ver­diği hıfzını da kendi kendine çalışarak bu sıralarda tamamladı. İstanbul&#8217;da bulun­duğu yıllarda memuriyeti yanında Hal­kalı Ziraat Mektebi ile (1906) Çiftlik Ma­kinist Mektebi&#8217;nde (1907) kitâbet-i resmiyye hocalığı yaptı. II. Meşrutiyet&#8217;in ilânından sonra Ebül&#8217;ulâ Zeynelâbidîn (Ebül&#8217;ulâ Mardin) ve Eşref Edip&#8217;le (Fergan) birlikte devrin ilim ve fikir hayatın­da önemli yeri ve tesiri olan, hemen he­men bütün şiir ve yazılarının çıkacağı Sırât-ı Müstakim mecmuasını başyazarlı­ğını da yaparak yayımlamaya başladı (27 Ağustos 1908). Aynı yıl İstanbul Darülfü­nunu Edebiyat Şubesi&#8217;nde Osmanlı ede­biyatı müderrisliğine tayin edildi. Mehmed Akif, Balkan Savaşı sırasında kurulan ve ileriki yıllarda Millî Mücadele&#8217;nin teşkilâtlanmasında önemli rol alacak olan Müdâfaa-i Milliyye Cemiyeti&#8217;ne bağlı Hey&#8217;et-i Tenvîriyye&#8217;ye (Hey&#8217;et-i İrşâdiyye) katıldı. Burada halkı edebiyat yoluyla uyandırmak ve aydınlatmak için Abdülhak Hâmid, Recâizâde Mahmud Ekrem, Süleyman Nazif, Hüseyin Cahit (Yalçın), Mehmed Emin, Abdülaziz Çâvîş, Cenab Şahabeddin ve Hüseyin Kâzım Kadri&#8217;yle beraber heyetin kâtib-i umûmîsi olarak çalıştı. Süleyman Nazif, bu çalışmalar es­nasında heyetin başkanı olan Recâizâde&#8217;nin, Akif&#8217;in sanatını ve seciyesini takdir ederek ona milletin millî bir destana ih­tiyacı bulunduğunu, bunu ise ancak kendisinin yazabileceğini söylediğini naklet­mektedir.<a href="#_ftn8">[8]</a></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Destan Şairi</strong></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Mehmed Akif, Balkan savaşları sonunda memleketin içine düş­tüğü vahim durum karşısında yeise düşmemek, birlikten ayrılmamak ve orduya yardım gibi konularda Fatih, Beyazıt ve Süleymaniye camilerinde metinlerini bu sırada adı Sebîîürreşâd olarak değişen dergisinde yayımladığı vaazlar vermiş ve Hakkın Sesleri&#8217;ndeki şiirleri yazmıştır.<a href="#_ftn9">[9]</a> Onun şöhretini arttıran, milletin bütün tabakalarına onun sesini duyuran, ruhlarda derin heyecan uyandıran onun bilhassa Balkan Harbi esnasında yazmış olduğu şiirlerdir. O acı ve ızdırablı hadiseler karşısında onun feryatları bütün gönüllerde müthiş fırtınalar meydana getiriyordu.<a href="#_ftn10">[10]</a> Akif, Vatanın içinde bulunduğu fırtınalı günlerinde ve herkesin telaşa kapılıp ümitsizliğe düştüğü anlarda, yazılarında ümit, sabır ve cesaret aşılamakta idi.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>“Atiyi karanlık  görerek azmi bırakmak,</p>
<p>Alçak bir ölüm varsa, eminim budur ancak</p>
<p>Dünyada inanmam, hani görsem de gözümle</p>
<p>İmanı olan kimse gebermez bu ölümle</p>
<p>Ey dipdiri meyyit: İki el bir baş içindir</p>
<p>Davransana… Eller de senin baş da senindir!&#8230;</p>
<p>İş bitti, sebatın sonu yoktur deme, yılma,</p>
<p>Ey millet-i merhume sakın ye’se kapılma! ”</p>
<p>mısralarıyla insanların yüreklerine umudun sancağını diken kişi olmuştur.<a href="#_ftn11">[11]</a>Akif’in en çok sevdiği kelimeler; çalışma, azim, gayret ve umuttur. Sevmediği kavramlar ise; tembellik, azimsizlik ve karamsarlıktır.<a href="#_ftn12">[12]</a></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Akif, Milli Mücadele Dönemi’nde kürsülerden millete, adeta kükreyen bir aslan nidasıyla haykırarak, vatanı ve milleti ancak milletin azminin kurtaracağını şu mısralarla dile getirmiş ve milleti uyarmıştır:</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>“Sâhipsiz olan memleketin batması haktır;<br />
Sen sâhip olursan bu vatan batmayacaktır.<br />
Feryâdı bırak, kendine gel, çünkü zaman dar&#8230;<br />
Uğraş ki: telâfi edecek bunca zarar var”</p>
<p>Akif’in şiirleri olmasa Çanakkale ve Milli Mücadelemiz zihinlerimizde bu kadar canlı kalamazdı. Çanakkale Harbi boyunca Çanakkale ile yatıp kalkan Akif, bu necip milletin aziz evlatlarının vatan savunmasındaki iman, azim ve aşkına şahid olmuş ve o kahraman askerlerimizi şu mısralarıyla övmüştür:</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>“Asım’ın nesli diyordum ya nesilmiş gerçek</p>
<p>İşte çiğnetmedi namusunu çiğnetmeyecek.”</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Bir devleti parçalamanın en iyi yolunun, o devleti oluşturan unsurları birbirine düşman etmekte, onları birbirine düşürmekte olduğunu gören mihraklara karşı uyanık olunması gerektiğini Akif, Safahat’ının çeşitli yerlerinde şu mısralarıyla dile getiriyordu:</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>“Hani, milliyetin “İslam” idi? Kavmiyet ne?<br />
Sarılıp sımsıkı dursaydın a milliyetine.<br />
&#8220;Arnavutluk&#8221; ne demek? var mı Şeriatta yeri?<br />
Küfür olur, başka değil, kavmini sürmek ileri!<br />
Arab&#8217;ın Türk&#8217;e, Laz&#8217;ın Çerkez&#8217;e, yahut Kürd&#8217;e<br />
Acem&#8217;in Çinli&#8217;ye rüchanı mı varmış? nerede?<br />
Müslümanlıkta &#8220;anasır&#8221; mı olurmuş? ne gezer?<br />
Fikr-i kavmiyeti telin ediyor peygamber</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>“Felaketin başı, hiç şüphe yok ki cehaletimiz,<br />
Bu derde çare bulunmaz-ne olsa-mektepsiz,<br />
Ne Kürd elifbayı sökmüş, ne Türk okur, ne Arap;<br />
Ne Çerkes’in, ne Laz’ın var bakın elinde kitap!<br />
Hülasa milletin efradı bilgiden mahrum<br />
Unutmayın şunu lakin “Zaman, zaman-ı ulûm”</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Artık ey millet-i merhume, sabah oldu uyan!<br />
Sana az geldi ezanlar, diye ötsün mü bu çan?<br />
Ne Araplık, ne de Türklük kalacak aç gözünü!<br />
Dinle Peygamber-i Zişan’ın ilahi sözünü”</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Akif, bölünmüşlüğü, şahsi çekişmeleri, kendi değerlerini inkâr eden batı hayranlarını ve bütün bu oyunların arkasındaki batılı kuvvetleri de ağır bir dille eleştiriyordu:</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>“Tükürün milleti alçakça vuran darbelere!<br />
Tükürün onlara alkış dağıtan kahpelere!<br />
Tükürün Ehl-i Salîb’in o hayâsız yüzüne!<br />
Tükürün onların aslâ güvenilmez sözüne!<br />
Medeniyyet denilen maskara mahlûka görün!<br />
Tükürün maskeli vicdânına asrın,Tükürün!”<a href="#_ftn13">[13]</a></p>
<p>&nbsp;</p>
<p style="text-align: center;"><a href="http://www.istanbultarih.com/wp-content/uploads/2011/12/4.jpg"><img class="aligncenter size-full wp-image-3988" title="4" src="http://www.istanbultarih.com/wp-content/uploads/2011/12/4.jpg" alt="" width="330" height="229" /></a></p>
<p><strong><em>Akif, Mısırda. Soldan Sağa; Prens Abbas Halim Paşa, Mehmet Akif Ersoy, Em. Bahriye Mirılayı Nuri, 1908 Meşrutiyet Ayan Meclisi Üyesi Sami Paşa oğlu Halim, Ressam Halim Paşa, Eski Şura-i Devlet üyesi Kadri bey</em></strong></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Teşkilatı Mahsusa Yılları ve Seyahatleri</strong></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Mehmed Akif, 1914 yılı başlarında Abbas Halim Paşa&#8217;nın maddî desteğiyle Mı­sır ve Medine&#8217;ye iki aylık bir seyahate çık­tı. Harbiye Nezâreti tarafından istih­barat çalışmaları yapmak üzere kurulmuş olan Teşkîlât-ı Mahsûsa&#8217;nın verdiği gö­revle 1914 yılı sonlarında Berlin&#8217;e gitti. Batı&#8217;yı yakından tanımasına imkân veren ve üç ay kadar süren bu gezi sırasında Almanlar&#8217;a karşı savaşırken esir düşmüş İn­giliz ve Rus tebaası müslüman askerle­rin kamplarını ziyaret etti. Onlara savaştan sonra bağımsızlıklarını kazanmak için faaliyet göstermeyi telkin eden konuş­malar yaptı Hâtıralar kitabındaki &#8220;Berlin Hâtıraları&#8221; adlı uzun manzumesi bu gezi­nin intibalarıyla yazılmıştır. Aynı teşkilâ­tın verdiği diğer bir görevle, Arabistan&#8217;­da başlayan Şerif Hüseyin isyanına karşı devlete bağlı kabilelerin desteğinin deva­mını sağlamak amacıyla teşkilât başkanı Eşref Sencer&#8217;in (Kuşçubaşi) idaresindeki bir heyetle Necid bölgesine (Riyad) gitti (Mayıs-Ekim 1915). Bu seyahatin deva­mında ikinci defa ziyaret ettiği Medine ve Ravza-i Mutahhara&#8217;nın uyandırdığı duygularla, Cenab Şahabeddin ve Süley­man Nazif gibi edebiyatçıların bir şahe­ser olarak nitelediği &#8220;Necid Çöllerinden Medine&#8217;ye&#8221; manzumesini kaleme aldı. 1918 Temmuzunda Mekke Emîri Şerif Alî Haydar Paşa&#8217;nın daveti üzerine İzmir­li İsmail Hakkı Bey&#8217;le birlikte Lübnan&#8217;da (Aliye) bulundu. Dönüşünde şeyhülislâm­lığa bağlı dinî-akademik bir kuruluş olan Dârü&#8217;l-hikmeti&#8217;l-İslâmiyye&#8217;nin başkâtipli­ğine tayin edilen Mehmed Akif (Ağustos 1918) daha sonra kuruluşun aslî üyesi oldu (Ocak 1920). Müessesenin yayın or­ganı olan Cerîde-i İlmiyye&#8217;nin idaresini de üstlendi. Bu arada İstanbul Dârülfünunu&#8217;nda Maarif Nezâreti&#8217;ne bağlı olarak kurulan Kâmûs-i Arabî Heyeti üyeleri ara­sında yer aldı.<a href="#_ftn14">[14]</a></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Milli Mücadele Yılları</strong></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Dünya Savaşı&#8217;nın Osmanlı Devleti aleyhine sonuçlanması, ağır Mü­tareke şartları ve yurdun işgaliyle Yunanlıların İzmir&#8217;e çıkması üzerine başlayan Millî Mücadele hareketine fiilen katılma kararıyla 1920 Şubatında Balıkesir&#8217;e gi­den Mehmed Akif burada Kuvâ-yi Milliyeciler&#8217;le görüştü. Zağanos Paşa Camii ile çeşitli yerlerde halkı birliğe davet ve direnmeye teşvik maksadıyla vaaz ve konuşmalar yaptı. Bu sırada İstanbul&#8217;da yüksek maaşlı bir görevde bulunmasına rağmen Balıkesir&#8217;e, oradan döndükten sonra da Ankara&#8217;ya gitmeye karar verme­si onun vatanseverliğinin açık bir gös­tergesidir. Ayrıca halkın sevip saydığı bir Müslüman aydın sıfatıyla Millî Mücadele&#8217;ye katılması, bu hareketin İttihatçıların yeni bir macerası olduğu şeklindeki şüpheyi büyük ölçüde gidererek Kurtu­luş Savaşı çalışmalarına önemli bir güç katmıştır. Nitekim bu sebeple ona &#8220;Millî Mücadele&#8217;nin manevî lideri&#8221; sıfatı veril­miştir. Balıkesir&#8217;den İstanbul&#8217;a gelmesi­nin ardından işgal altında çalışmanın da­ha da zorlaşıp sansürün gitgide şiddet­lenmesi yanında Ankara&#8217;dan Hey&#8217;et-i Temsîliyye adına gelen davet üzerine on iki yaşındaki büyük oğlu Emin&#8217;i de yanına alıp 10 Nisan 1920&#8242;de gizlice yola çıktı. Ali Şükrü Bey&#8217;le buluşarak Geyve&#8217;ye ulaştı. Buradan Büyük Millet Meclisi&#8217;nin açılışı­nın ertesi günü Ankara&#8217;ya vardı (24 Nisan 1920). Hacı Bayram Camii&#8217;ndeki ilk vaa­zının ardından vazifesinden izinsiz ayrıl­dığı gerekçesiyle Dârü&#8217;l-hikmeti&#8217;l-İslâmiyye&#8217;deki görevinden azledildi. Büyük Mil­let Meclisi Reisi Mustafa Kemal Paşa&#8217;nın teklifi üzerine Burdur mebusu seçildi (5 Haziran 1920). Haberi olmadan en yük­sek oyu alarak Biga&#8217;dan da seçilmesine rağmen daha önce Burdur mebusluğunu kabul ettiğinden Mecliste bu sıfatla bulundu. Zaman zaman Eskişehir, Bur­dur, Sandıklı, Dinar, Afyon. Antalya, Kon­ya, Kastamonu gibi şehirlerde halka ve diğer bazı mebuslarla beraber cepheler­de askerlere hitaben Millî Mücadele&#8217;yi teşvik eden konuşma ve vaazlarını sür­dürdü. Bunların en önemlisi Meclis kara­rıyla gittiği Kastamonu&#8217;da Nasrullah Ca­mii&#8217;ndeki ünlü vaazıdır. Bu vaaz, son de­rece ihatalı bir bakışla dünyanın siyasî va­ziyetini tahlil edip Sevr Antlaşmasının bizim için nasıl bir felâket olacağını izah eden, onu yırtıp atmayı ve Batılı sömür­gecilerin karşısına iman ve silâhla dikil­meyi hayatî bir mecburiyet olarak telkin edip Millî Mücadele&#8217;yi büyük bir heyecan­la teşvik eden önemli bir belgedir. Bu vaaz ve diğer konuşmalar, Akif&#8217;in İstanbul&#8217;dan ayrılırken arkasından gelmesini söylediği Eşref Edib&#8217;in İstanbul&#8217;da tekrar çıkardığı (25 Kasım) Sebîllîürreşâd’ın üç sayısıyla Ankara&#8217;da neşredilen (3 Şu­bat 1921) ilk sayısında yayımlanmıştır. Ay­rıca bu sayılar ve risale haline getirilen va­azlar birkaç defa basılarak Anadolu&#8217;nun her tarafına ve cephelere dağıtılmıştır. Millî Mücadele&#8217;nin zaferle sonuçlanma­sının ardından Büyük Millet Meclisi&#8217;nin aldığı seçim kararı üzerine yeniden te­şekkül eden ikinci dönemde muhalefet grubuna mensup diğer milletvekilleri gibi Mehmed Akif de aday gösterilmedi.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p style="text-align: center;"><a href="http://www.istanbultarih.com/wp-content/uploads/2011/12/5.jpg"><img class="aligncenter size-full wp-image-3989" title="5" src="http://www.istanbultarih.com/wp-content/uploads/2011/12/5.jpg" alt="" width="239" height="359" /></a></p>
<p style="text-align: center;"><strong>İstiklal Marşı &#8211; Osmanlıcası</strong></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>İstiklal Marşı’nı Kaleme Alan “Milli Şair”</strong></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>1920 yılının son aylarında Erkân-ı Harbiyye Riyâseti&#8217;nin isteğiyle Maarif Vekâ­leti millî marş güftesi için bir yarışma aç­tı. Yarışmaya 700&#8242;den fazla şiir gelmesine rağmen nitelikli bir manzume bulunamayınca konulan maddî mükâfat sebe­biyle yarışmaya katılmayan Mehmed Akif in de bir marş yazması ısrarla isten­di. Mükâfat şartının kaldırılması üzerine Akif şiirini tamamlayarak teslim etti. Meclisin 12 Mart 1921 tarihli oturumun­da okunan şiir ittifakla İstiklâl Marşı güf­tesi olarak kabul edildi. Ancak Meclis kararı olduğu için kazanana verilmesi zaruri hale gelmiş bu­lunan nakdî mükâfat Akif tarafından alı­nıp Dârü&#8217;l-mesâî adlı bir hayır cemiyeti­ne bağışlanmıştır.<a href="#_ftn15">[15]</a></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Mısır Yılları</strong></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Ekim 1923&#8242;te Abbas Halim Paşa&#8217;nın da­veti üzerine Mısır&#8217;a giden Akif in bu da­veti kabulünde, kazanılan Millî Mücadeleden sonra ümit ettiği İslâm birliği ve bu birlikte Türkiye&#8217;nin önemli rol oyna­ması idealinin gerçekleşememesinin do­ğurduğu hayal kırıklığının büyük tesiri olmuştur. İki yıl kışları Mısır&#8217;da geçirip yazları Türkiye&#8217;ye döndüyse de 1928&#8242;in sonundan itibaren sürekli Mısır&#8217;da kaldı. Bunda da hak kazandığı emekli maaşının bağlanmamasından doğan geçim sıkın­tısı ve hükümetin muhalif kabul ettiği birçok fikir ve siyaset adamı arasında kendisinin de polis takibine alınmasının ağırına gitmiş olması önemli rol oynamış­tır.<a href="#_ftn16">[16]</a> Hayatı boyunca inanç ve idealleri için çalışıp mücadele eden Mehmet Akif, Milli Mücadeleden sonra bu inanç ve ideallerine aykırı gördüğü bazı uygulamalar nedeniyle Mısır&#8217;a gitti. Kahire&#8217;deki Cami&#8217;ül Mısriye adlı Mısır Üniversitesi&#8217;nde 9 sene Türk Dili ve Edebiyatı Profesörlüğü yaptı (1925-1935).<a href="#_ftn17">[17]</a></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p style="text-align: center;"><a href="http://www.istanbultarih.com/wp-content/uploads/2011/12/6.jpg"><img class="aligncenter size-full wp-image-3990" title="6" src="http://www.istanbultarih.com/wp-content/uploads/2011/12/6.jpg" alt="" width="330" height="261" /></a></p>
<p style="text-align: center;"><strong>Mehmed Akif – Vefatından birkaç ay önce hasta halde iken</strong></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Türkiye’ye Dönüşü ve Vefatı</strong></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Akif, 1936 Haziran’ında İstanbul’a gitmek üzere vapurla Mısır’dan yola çıkmış, bindiği vapur Çanakkale’den geçerken ve İstanbul Camilerinin silueti belirince gözyaşlarına hâkim olamamıştır. Vatanına sıhhati dâhil her şeyini kaybederek ve ölmek için gelen Akif, unutulduğunu kimsenin kendisini arayıp sormayacağını, istenmeyen adam olarak görüleceğini zannetmektedir. Fakat kendisinin ne kadar çok sevildiğini kendisini ziyarete gelenlerin çokluğu ile anlayacaktır. <strong>“Sessiz yaşadım, kim beni nerden bilecektir…”</strong> diyen Akif, 27 Aralık 1936 günü hürriyete âşık ruhu yorgun ve bitkin bir hale gelmiş bedeninden kurtulur ve bu özgür ruh aramızdan ayrılarak Hakk’a yürür.</p>
<p>Akif’in tabutu tek atlı bir arabayla Beyazıt Camii’ne getirilir. Tabuttaki Akif’in resmini gören bir tıbbiye öğrencisi, bu büyük ölümü üniversiteye haber verir. Bir yerlerden Türk bayrağı bulan üniversiteli gençler, Beyazıt Camii’ni doldururlar. Cenaze namazından sonra, Edirnekapı’daki mezarlığa kadar hiç kimse tarafından davet edilmeyen bir büyük kitle, hayatı ile eseri iç içe girmiş olan bu örnek şahsiyeti ebedî yolculuğuna uğurlar. Onun ölümü de hayatı kadar hazin olmuştur. Cenaze merasiminde devlet erkanı yoktu. Şatafat ve devlet töreni de yoktu. O, üniversite gençliğinin elleri üzerinde taşınarak ebedi istirahatgahına götürüldü. Mehmed Akif, Cumhuriyet Tarihi’nde kendisinden önce hiç kimseye nasip olmayan kalabalık bir cemaatle son yolculuğuna uğurlanmıştır.  Mezarı bile onlar tarafından yapıldı. Ama Akif, bugün Türk gençliğinin önünde bir karakter timsali olarak ışık saçmağa devam ediyor. <a href="#_ftn18">[18]</a></p>
<p>&nbsp;</p>
<p style="text-align: center;"><a href="http://www.istanbultarih.com/wp-content/uploads/2011/12/8.jpg"><img class="aligncenter size-full wp-image-3991" title="8" src="http://www.istanbultarih.com/wp-content/uploads/2011/12/8.jpg" alt="" width="330" height="213" /></a></p>
<p><strong>Mehmed Akif’in cenaze merasimi; Üniversite gençlerinin elleri üzerinde kabrine götürülüyor.</strong></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>Eserleri</strong></p>
<p>Mehmed Akif’in yazdığı şiirleri Safahat isimli şiir kitabında toplamıştır. 7 kitaptan oluşan Safahat’ın konuları şunlardır.</p>
<p>1.Kitap: (Safahat) 1908-1910 yılları arasında yazılmış sosyal ve tarihi manzum hikayeleri, manzum tasvirleri, istibdadı kötüleyen şiirleri içine almaktadır.<br />
2.Kitap: (Süleymaniye Kürsüsü’nde) Türk bayrağı altında İslam birliğini telkin amacıyla yazılmış, Rusya Türklerinden A. İbrahim Efendi’nin Süleymaniye‘de verdiği bir vaaz şeklinde düzenlenmiştir. Güzel tasvirler, manzum fıkralar, zamanın geriliğini anlatan parçalar vardır.<br />
3.Kitap: (Hakkın Sesleri) Bazı ayet ve hadislerin manzum yorumlarıyla Türk halkını, İslam Birliği içinde iyimserliğe, kurtuluşa, yükselişe çağırır, yaraları tedaviye çalışır.<br />
4.Kitap: (Fatih Kürsüsünde) İkinci kitapta adı geçen vaaz burada da daha olgun ve sistemli olarak “marifet ve fazilet” konularını işler.<br />
5.Kitap: (Hatıralar) Şairin 1. Dünya Savaşı yıllarında yaptığı Berlin, Mısır ve Necid seyahatlerinin ibretli hatıraları olarak batıyı ve bizi değerlendirmesi bakımından önemlidir.<br />
6.Kitap: (Asım) Aruza ve Türkçe’ye hakimiyeti bakımından en güzel eseri sayılan bu kitapta memleketi kurtaracak gençliğin sembolü olarak “marifet ve faziletle “ yüklü Asım ve nesli için sohbet tarzında düşünceler dile getirilir.<br />
7.Kitap: (Gölgeler) Kurtuluşu müjdeleyen şiirleri ile Mısır’da yazdığı dini-lirik, karamsar ve bezgin manzumelerden oluşmaktadır.<a href="#_ftn19">[19]</a></p>
<p><strong> </strong></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>KAYNAKLAR</strong></p>
<ul>
<li>AKKURT, İbrahim, <em>“Gür Sesli Yiğit Şair: Mehmed Akif Ersoy”, </em>İstanbul Tarih Bülteni 2.Sayı, İstanbul 2010</li>
<li>DÜZDAĞ, M. Ertuğrul, “Mehmed Akif Ersoy”, Kültür Bakanlığı Yayınları, Ankara 1998,</li>
<li>DÜZDAĞ, M. Ertuğrul, “Mehmed Akif Ersoy” Maddesi, Diyanet İşleri İslam Ansiklopedisi, 28. Cild, Ankara 2003,</li>
<li>ERSOY, Mehmed Akif, “Safahat”, Hazırlayan: M.Ertuğrul Düzdağ, Çağrı Yayınları, İstanbul 2008</li>
<li><a href="http://www.mehmedakifersoy.com/safahat">http://www.mehmedakifersoy.com/safahat</a></li>
<li>KARAKOÇ, Sezai, “Mehmed Akif”, Diriliş Yayınları, İstanbul 1996,</li>
<li>NAZİF, Süleyman, “Mehmed Akif”, Hazırlayan: M.Ertuğrul Düzdağ, İz Yayıncılık</li>
<li>ÖZTÜRKMEN, Neriman Malkoç, “Mehmed Akif ve Dünyası”, Kültür Bakanlığı Yayınları, Ankara 1990,</li>
<li>YÜCEBAŞ Hilmi, “Bütün Cepheleriyle Mehmed Akif”, Dizerkonca Matbaası, İstanbul 1958,</li>
</ul>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<div>
<hr size="1" />
<div>
<p><a href="#_ftnref1">[1]</a> M.Ertuğrul Düzdağ, <em>Mehmed Akif Ersoy</em>, Kültür Bakanlığı Yayınları, Ankara 1998, s.2.</p>
</div>
<div>
<p><a href="#_ftnref2">[2]</a> Sezai Karakoç, <em>Mehmed Akif</em>, Diriliş Yayınları, İstanbul 1996, s.8-9.</p>
</div>
<div>
<p><a href="#_ftnref3">[3]</a> M.Ertuğrul Düzdağ, <em>Mehmed Akif Ersoy</em>, Diyanet İşleri İslam Ansiklopedisi, 28. Cild, Ankara 2003, s. 432-439.</p>
</div>
<div>
<p><a href="#_ftnref4">[4]</a> İbrahim Akkurt, <em>Gür Sesli Yiğit Şair: Mehmed Akif Ersoy, </em>İstanbul Tarih Bülteni 2.Sayı s.27–29.</p>
</div>
<div>
<p><a href="#_ftnref5">[5]</a> Hilmi Yücebaş, <em>Bütün Cepheleriyle Mehmed Akif</em>, Dizerkonca Matbaası, İstanbul 1958, s.17.</p>
</div>
<div>
<p><a href="#_ftnref6">[6]</a> Ertuğrul Düzdağ, <em>a.g.e.,</em> s.7.</p>
</div>
<div>
<p><a href="#_ftnref7">[7]</a> Ertuğrul Düzdağ, <em>a.g.e.</em> s.11.</p>
</div>
<div>
<p><a href="#_ftnref8"><strong>[8]</strong></a> Ertuğrul Düzdağ, a.g.m., s.433</p>
</div>
<div>
<p><a href="#_ftnref9">[9]</a> Ertuğrul Düzdağ, a.g.m., s.434</p>
</div>
<div>
<p><a href="#_ftnref10">[10]</a>, Hilmi Yücebaş, a.g.e.</p>
</div>
<div>
<p><a href="#_ftnref11">[11]</a> Mehmed Akif Ersoy, <em>Safahat</em>, Hazırlayan: M.Ertuğrul Düzdağ, Çağrı Yayınları, s.269</p>
</div>
<div>
<p><a href="#_ftnref12">[12]</a> Neriman Malkoç Öztürkmen, <em>Mehmed Akif ve Dünyası</em>, Kültür Bakanlığı Yayınları, Ankara 1990, s.13</p>
</div>
<div>
<p><a href="#_ftnref13">[13]</a> Mehmed Akif Ersoy, <em>Safahat</em>, Hazırlayan: M.Ertuğrul Düzdağ, Çağrı Yayınları, s.259</p>
</div>
<div>
<p><a href="#_ftnref14">[14]</a> Düzdağ, Ertuğrul, a.g.m. s.434</p>
</div>
<div>
<p><a href="#_ftnref15">[15]</a> Ertuğrul Düzdağ, a.g.m. s.435</p>
</div>
<div>
<p><a href="#_ftnref16">[16]</a> Ertuğrul Düzdağ, a.g.m. s.435</p>
</div>
<div>
<p><a href="#_ftnref17">[17]</a> İbrahim Akkurt, a.g.m. s.29</p>
</div>
<div>
<p><a href="#_ftnref18">[18]</a> İbrahim Akkurt, a.g.m. s.29</p>
</div>
<div>
<p><a href="#_ftnref19">[19]</a> http://www.mehmedakifersoy.com/safahat</p>
</div>
</div>

<p class="sayac_bilgi">12234 okunma</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.istanbultarih.com/aksiyon-adami-destan-sairi-mehmed-akif-ersoy/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>İstiklal Marşı&#8217;nın Kabulü (12 Mart 1921) ve Mehmed Akif Belgeseli</title>
		<link>http://www.istanbultarih.com/istiklal-marsinin-kabulu-12-mart-1921/</link>
		<comments>http://www.istanbultarih.com/istiklal-marsinin-kabulu-12-mart-1921/#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 12 Mar 2011 09:25:27 +0000</pubDate>
		<dc:creator>istanbultarih</dc:creator>
				<category><![CDATA[Anasayfa]]></category>
		<category><![CDATA[Araştırma]]></category>
		<category><![CDATA[Türkiye Cumhuriyeti Tarihi]]></category>
		<category><![CDATA[Videolar]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.istanbultarih.com/?p=897</guid>
		<description><![CDATA[

İstiklal Marşı, Türkiye Cumhuriyeti&#8217;nin ve Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti&#8217;nin millî marşıdır. Mehmet Akif Ersoy tarafından kaleme alınan bu eser, 12 Mart 1921′de Birinci TBMM tarafından İstiklal Marşı olarak kabul edilmiştir. İstiklal Harbi&#8217;nin başlarında, İstiklal Harbi&#8217;nin milli bir ruh içerisinde verilmesi imkânını sağlamak amacıyla Maarif Vekaleti, 1921′de bir güfte yarışması düzenlemiş, söz konusu yarışmaya toplam 724 [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong><a title="İstiklal Marşı'nın Kabulü için kalıcı bağlantı" href="http://www.gencyolcu.com/wordpress/2009/03/12/istiklal-marsi%e2%80%99nin-kabulu/"></a></strong></p>
<p><p><a href="http://www.istanbultarih.com/istiklal-marsinin-kabulu-12-mart-1921/"><em>Click here to view the embedded video.</em></a></p><img class="alignleft size-medium wp-image-902" title="10000967" src="http://www.istanbultarih.com/wp-content/uploads/2009/03/10000967-300x210.jpg" alt="10000967" width="300" height="210" /></p>
<p>İstiklal Marşı, Türkiye Cumhuriyeti&#8217;nin ve Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti&#8217;nin millî marşıdır. Mehmet Akif Ersoy tarafından kaleme alınan bu eser, 12 Mart 1921′de Birinci TBMM tarafından İstiklal Marşı olarak kabul edilmiştir. İstiklal Harbi&#8217;nin başlarında, İstiklal Harbi&#8217;nin milli bir ruh içerisinde verilmesi imkânını sağlamak amacıyla Maarif Vekaleti, 1921′de bir güfte yarışması düzenlemiş, söz konusu yarışmaya toplam 724 şiir katılmıştır. Kazanan güfteye para ödülü konduğu için önce yarışmaya katılmak istemeyen Mehmet Akif Ersoy, Maarif Vekili Hamdullah Suphi&#8217;nin ısrarı üzerine, İstiklal Harbi&#8217;nin özellikle hangi ruh ve ideolojik çerçeve içerisinde verilebileceğini Türklere göstermek amacıyla, Ankara&#8217;daki Taceddin Dergahı&#8217;nda yazdığı ve İstiklal Harbi&#8217;ni verecek olan Türk Ordusu&#8217;na ithaf ettiği şiirini yarışmaya koymuştur. Yapılan elemeler sonucu Türkiye Büyük Millet Meclisi&#8217;nin 12 Mart 1921 tarihli oturumunda, bazı mebusların itirazlarına rağmen Mehmet Akif&#8217;in yazdığı İstiklal Marşı kabul edilmiştir. Mecliste İstiklal Marşı&#8217;nı okuyan ilk kişi dönemin Milli Eğitim Bakanı Hamdullah Suphi Tanrıöver olmuştur.</p>
<p>Mehmet Akif Ersoy İstiklal Marşı&#8217;nı, şiirlerini topladığı Safahat&#8217;ına dahil etmemiş ve İstiklal Marşı&#8217;nın Türk Milleti&#8217;nin eseri olduğunu beyan etmiştir. Şiirin bestelenmesi için açılan ikinci yarışmaya 24 besteci katılmış, 1924 yılında Ankara&#8217;da toplanan seçici kurul, Ali Rıfat Çağatay&#8217;ın bestesini kabul etmiştir.[4]  Bu beste 1930 yılına kadar çalındıysa da 1930′da değiştirilerek, dönemin Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası Şefi Osman Zeki Üngör&#8217;ün 1922′de hazırladığı bugünkü beste yürürlüğe konmuş, toplamda dokuz dörtlük ve bir beşlikten oluşan marşın armonilemesini Edgar Manas, bando düzenlemesini de İhsan Servet Künçer yapmıştır. Protokol gereği, sadece ilk iki dörtlük beste eşliğinde İstiklal Marşı olarak söylenebilmektedir.</p>
<p><span id="more-897"></span>Türkiye&#8217;de ilk defa bir milli marş yazılması teşebbüsü, 1920&#8242;de Genel Kurmay Başkanı İsmet İnönü tarafından yapıldı. Maarif Vekili Dr. Rıza Nur&#8217;u ziyaret eden İsmet İnönü, Milli heyecanı koruyacak, milli azim ve imanı besleyecek, zinde tutacak bir marşın yazılmasını, ordu adına teklif etti. Yarışma Maarif Vekaletinin genelgesiyle okullara duyuruldu ve basın yoluyla da &#8220;Türk şairlerinin nazarı dikkatine&#8221; sunuldu. Yarışmaya 724 parça şiir katıldı. Fakat hiçbirisi milli marş olmaya layık görülmedi. Böyle bir marşın ancak Mehmet Akif tarafından yazılabileceği ve para meselesinden dolayı yarışmaya katılmadığı da ağızlarda dolaşıyordu. Hasan Basri Bey, para meselesinin kaldırıldığını söyleyerek, Akif&#8217;in yarışmaya katılmasını sağladı. Mehmet Akif&#8217;in şiiriyle birlikte üç parça, orduya gönderilerek, asker üzerinde tesiri en fazla olan eserin tespit edilmesi istendi. Cevap olarak Mehmet Akif&#8217;in şiirinin beğenildiği bildirildi.</p>
<p>Maarif Vekaleti tarafından gönderilen İstiklal Marşı teklifi gündeme alındı. Başkanvekili Hasan Fehmi Efe&#8217;nin başkanlığındaki toplantıda ele alınan marşın tab ve tevziine karar verildi. Marş, Hamdullah Suphi tarafından Meclis&#8217;te okundu. Büyük bir coşkuyla dinlenen marş, sık sık alkışlarla kesildi. Marşın kabul edilmesi, 12 Mart 1921 tarihindeki toplantının öğleden sonraki oturumunda ele alındı.</p>
<p>Akif&#8217;in marşının oya sunulması kararlaştırıldı ve &#8220;Oy birliği ile kabul edildi.&#8221; Marş teklif üzerine en son ayakta dinlendi. Kahraman orduya ithaf edilen marş, İstiklal marşı olarak kabul edildi. Akif  &#8220;Onu milletime ve kahraman ordumuza hediye ettim. Zaten o milletin eseridir, milletin malıdır. Ben yalnız gördüğümü yazdım&#8221; dedi ve bu marşı Safahat&#8217;a almadı. İstiklâl mücâdelesinin en çetin bir safhasında milletin duygularını belirtecek bir &#8220;İstiklâl Marşı&#8221;nın yazılması istenmiş ve böylece, Maarif Vekâleti tarafından bir müsabaka açılmış ve müsabakada birinciliği kazanacak zâta 500 lira nakdî mükâfat verileceği ilân edilmişti.Yurdun her tarafından 500′den fazla şâir müsabakaya girmişti. Fakat yazılan marşlar, milletin hissiyatına tercüman olacak bir durumda değildi. Mehmet Âkit, marşın mükâfatlı olmasından dolayı müsabakaya katılmamıştı. Zamanın Maarif Vekili Hamdullah Suphi böyle bir marşın ancak, Safahat nâzımı şâir Mehmed Akif tarafından yazılabileceğine inanmış ve 5 Şubat 1337, Milâdî 1921 tarihinde şu mektubu kendisine yazmıştır.</p>
<p><!--more--></p>
<p><img class="alignleft size-large wp-image-898" title="istiklal_marsi" src="http://www.istanbultarih.com/wp-content/uploads/2009/03/istiklal_marsi-663x1024.jpg" alt="istiklal_marsi" width="398" height="614" /></p>
<h3>İstiklal Marşı&#8217;nın orjinal metni</h3>
<h3>İSTİKLAL MARŞI VE AÇIKLAMASI</h3>
<p>Korkma, sönmez bu şafaklarda yüzen al sancak;</p>
<p>Sönmeden yurdumun üstünde tüten en son ocak.</p>
<p>O benim milletimin yıldızıdır, parlayacak;</p>
<p>O benimdir, o benim, milletimindir ancak.</p>
<p>Mehmet Akif, Türk milletine cesaret ve tahammül aşılamak için ve onda bulunan duyguları harekete geçirmek için, şiirine korkma sözüyle başlıyor. Bayrak bir milletin  geleceğinin ve bağımsızlığının sembolüdür. Bayrağın sönmesi Türk milletinin istiklalini kaybetmesidir. Şair ülkemizde tek bir insan kalana kadar bu vatanı savunacağımızı belirtiyor. O halde en son Türk bireyi son nefesini vermeden Türk istiklal ve bağımsızlığını yok etmek, Türk bayrağını söndürmek mümkün değildir. Zira bayrağımız milletimizin yıldızıdır. Bayrağın kaderi ile milletimizin kaderi birbirine bağlıdır. Bayrak bizimdir, biz yaşadıkça onu elimizden kimse alamaz.Türk milletinin bütün fertlerini öldürmedikçe bağımsızlığını kimse yok edemez.</p>
<p>Çatma, kurban olayım çehreni ey nazlı hilal!</p>
<p>Kahraman ırkıma bir gül! Ne bu şiddet, bu celal?</p>
<p>Sana olmaz dökülen kanlarımız sonra helal&#8230;</p>
<p>Hakkıdır, Hak&#8217;a tapan milletimin istiklal!</p>
<p>Şair, ikinci kıtada bayrağımızın o zaman ki kırgın, küskün, öfkeli halini dile getiriyor. Türk vatanının bazı parçaları, işgal edilmiştir. Bu yüzden bazı bölgelerde bayraklarımız indirilmiş, yerine düşman bayrakları asılmıştır. Kaş çatmak, öfke halini ifade eder. Kaş ayrıca, edebiyatımızda hilale benzetilir. Sevgilinin kaşları daima hilal şeklinde gösterilmiştir. Bayraktaki hilal de tıpkı nazlı bir sevgilinin kaşı gibi çatılmıştır. Kahraman Türk milletini üzmektedir. Türkün beklediği, özlediği gülen bir bayraktır.Türk bayrağının gülmesi göklerde dalgalanmasıdır. Bir aşığın sevgilisinden güler yüz beklemesi gibi bağımsızlığa aşık Türk milleti de özgürlüğün sembolü olan bayraktan gülmesini beklemektedir. Bu milletimizin en doğal hakkıdır. Çünkü, Türkler bağımsızlıkları ve bayrakları uğruna pek çok kan dökmüşlerdir. Bu kanları bayrağa helal etmeleri için onun da nazlanmayı bırakıp, göklerde dalgalanması gerekir. Türk milleti daima Allah&#8217;a inandığı için özgürlük onun hakkıdır.</p>
<p>Ben ezelden beridir hür yaşadım, hür yaşarım.</p>
<p>Hangi çılgın bana zincir vuracakmış? Şaştım!</p>
<p>Kükremiş sel gibiyim, bendimi çiğner, aşarim.</p>
<p>Yırtarım dağları, enginlere sığmam, taşarım.</p>
<p>Şair &#8220;ben&#8221; diyor.(Ancak kastettiği mana aslında bizdir Türk milleti adına konuşmaktadır) Türk milleti ezelden beri hür yaşamıştır,hür yaşayacaktır. Onun özgürlüğünü elinden almak isteyen ancak çıldırmış olmalı,zira böyle bir harekete kalkışanlar ağır bir şekilde cezalandırılır. Türk milleti bağımsızlığı uğrunda önüne çıkacak her engeli aşacak güçtedir. O; böylesine yüce bir amaç için dağları delecek, enginlere sığmayıp,denizleri taşıracaktır güçtedir.</p>
<p>Garbın afakını sarmışsa çelik zırhlı duvar,</p>
<p>Benim iman dolu göğsüm gibi serhaddim var.</p>
<p>Ulusun, korkma! Nasıl böyle bir imanı boğar,</p>
<p>&#8220;Medeniyet!&#8221; dediğin tek dişi kalmış canavar?</p>
<p>Bu kıtada şair vatanımızı istilaya kalkışan Avrupalılara meydan okuyor. 20. asrın başında Avrupa medeniyeti 19.yy. deki görkeminden oldukça uzaktır. O sebeple şair batıyı tek dişi kalmış canavara benzetiyor. Ancak Avrupa mevcut teknik imkanlarını seferber ederek topuyla, tüfeğiyle, tankıyla bizi yok etmeye çalışmaktadır. Mehmetçik ise bu güce topla, tüfekle, mızrakla, kılıçla cevap vermeye çalışmaktadır. Avrupalı kendini çelik zırhla korurken Mehmetçik ona iman dolu altın göğsüyle karşılık vermektedir.</p>
<p>Arkadaş! Yurdumu alçakları uğratma, sakin.</p>
<p>Siper et gövdeni, dursun bu hayasızca akın.</p>
<p>Doğacaktır sana va&#8217;dettiği günler Hakk&#8217;ın&#8230;</p>
<p>Kim bilir, belki yarın, belki yarından da yakın.</p>
<p>Şair kahraman Türk askerine hitap ediyor. Türk yurdunu alçakları uğratmaması için gerekirse canini feda etmesini öneriyor. Şehit gövdelerinin meydana getireceği siperler düşmana mani olacaktır. Mehmet Akif düşmanın çok kısa bir süre içinde bu hayasızca akına son vereceği Allah&#8217;ın Türk milletine Kuran-Kerimde vaat ettiği zafer gününün yarından bile daha yakın bir zamanda doğacağına inanmaktadır.</p>
<p>Bastığın yerleri &#8220;toprak!&#8221; diyerek geçme, tanı:</p>
<p>Düşün altındaki binlerce kefensiz yatanı.</p>
<p>Sen şehit oğlusun, incitme, yazıktır, atanı:</p>
<p>Verme, dünyaları alsan da, bu cennet vatanı.</p>
<p>Şair Türk ordusuna vatanin kutsallığını hatırlatıyor. Toprak ile vatan arasında büyük bir fark vardır. Toprağı vatan haline getiren onu elde etmek ve korumak için savaşan fertlerin varlığıdır. Kısacası sıradan bir toprak büyük bir değer taşımaz; ama vatan toprağı uğrunda şehit olan atalarımızın o topraktaki mezarlarıdır. Bu kutsal vatani dünyalara değişmeyiz. Toprak dünyanın her yerinde bulunur. Ancak atalarımızın kanlarıyla sulanan topraklar vatanimiz üzerindedir.</p>
<p>Kim bu cennet vatanının uğruna olmaz ki feda?</p>
<p>Şüheda fışkıracak toprağı sıksan, şüheda!</p>
<p>Canı, cananı, bütün varımı alsında Huda,</p>
<p>Etmesin tek vatanımdan beni dünyada cüda.</p>
<p>Bu vatan cennet kadar kıymetlidir. Şehit olanların ruhu dini inanışımıza göre doğrudan doğruya cennete gider. Şehitlerimiz bu vatan toprağında yattığı için cennetten farksızdır. Bir avuç toprağı sıksak şehitler fışkıracak sanırız. Canımızdan çok sevdiğimiz insanları varımızı yoğumuzu Allah alsında yalnız yaşadığımız sürece bizi vatanımızdan ayrı düşürmesin.</p>
<p>Ruhumun senden, ilahi, şudur ancak emeli:</p>
<p>Değmesin mabedimin göğsüne namahrem eli.</p>
<p>Bu ezanlar-ki şahadetleri dinin temeli-</p>
<p>Ebedi yurdumun üstünde benim inlemeli.</p>
<p>Allah&#8217;a şair hitap ediyor. Mehmet Akif&#8217;in Allah&#8217;tan tek dileği ibadet yerlerinin göğsüne düşman elinin değmemesidir. Camilerimizden okunan ezanlar sonsuza kadar Türk yurdunun üstünde inlemelidir. Çünkü bu ezanlar dinimizin temelidir.</p>
<p>O zaman vecd ile bin secde eder-varsa-taşim,</p>
<p>Her cerihamdan, ilahi, boşanıp kanlı yaşım,</p>
<p>Fışkırır ruh-ı mücerred gibi yerden na&#8217;şım;</p>
<p>O zaman yükselerek arşa değer belki başım.</p>
<p>Ezan sesleri yurdumuzun üstünde inledikçe şehitlerimizin de ruhları şad olacaktır. Ezan sesi sadece yaşayanlara değil, ölülere hatta onların mezar taşlarına bile tesir eden yüce bir anlam taşır. Şehit atalarımızın her şeyden arınmış ruhları yerden fışkıracak, ezan sesiyle ayağa kalkacak ve dışa yükselecektir.</p>
<p>Dalgalan sen de şafaklar gibi ey şanlı hilal!</p>
<p>Olsun artık dökülen kanlarımın hepsi helal.</p>
<p>Ebediyen sana yok, ırkıma yok izmihlal:</p>
<p>Hakkıdır, hür yaşamış, bayrağımın hürriyet;</p>
<p>Hakkıdır, Hakk&#8217;a tapan, milletimin istiklal!</p>
<p>Şair zafer gününün heyecanını yaşıyor. Şanlı bayrağımız dalgalandıkça gökyüzünü şafakla yarış edercesine gökyüzünü kızıl renge boyamaktadır. Türk milleti yeniden bağımsızlığına kavuşmuştur. Artık onun için yok olma korkusu kalmamıştır. Bayrağımız şehitlerimizin kanlarını hak etmiştir. Bağımsızlık Allah&#8217;a tapan ve doğruluktan ayırmayan Türk milletinin en doğal hakkıdir.</p>
<p><strong>Mehmet Akif ERSOY</strong></p>
<h3>&#8220;Pek aziz ve muhterem efendim,</h3>
<p>İstiklâl marşı için açılan müsabakaya iştirak buyurmamaklarındaki sebebin izâlesi için pek çok tedbirler vardır Zât-i üstadânelerinin matlûb şi&#8217;iri vücûda getirmeleri maksadın husûli için son çâre olarak kalmıştır. Asl endîşenizin icâbettiği ne varsa hepsini yaparız. Memleketi bu müessir telkin ve tehiç vâsıtalarından mahrum bırakmamanızı rica ve bu vesile ile en derin hürmet ve muhabbeti arz ve tekrar eylerim.&#8221;</p>
<p>Bu mektubun yazılmasından bir ay bile geçmeden milletin istediği İstiklâl Marşı yazılmış ve kahraman orduya ithaf olunmuştu. Marş, Maarif Vekili Hamdullah Suphi ve arkadaşları tarafından beğenilmişti. Yalnız bu marşın üstada-ı rencide etmeden Büyük Millet Meclisi&#8217;nden nasıl geçirileceği üzerinde düşünülmüştü. Bu sıralarda Maarif Vekâletince seçilen yedi marş da Büyük Millet Meclisi&#8217;ne getirilmişti. Türkiye Büyük Millet Meclisi&#8217;nin 1 Mart  1337 (1921) tarihindeki toplantısında kararı, Karesi Meb&#8217;usu Basri Çantay, Meclise gelen marşlardan birinin okunması için bir takrir vermişti. Bu takrir Meclis üyelerinin re&#8217;yine sunulmuş ve tasvîb olunmuştur.</p>
<p>Marşlardan birinin okunması için Meclis Reisi tarafından, Hamdullah Suphi Bey kürsüye davet edilmiş ve ezcümle şöyle konuşmuştur: -Arkadaşlar, hatırlarsanız, Maarif Vekâleti son mücâdelemizin ruhunu terennüm edecek bir marş için şâirlerimize müracaat etmiştir. Birçok şiirler geldi, burada yedi tanesi en fazla vasfı hâiz olarak görülmüş ve seçilmiştir.</p>
<p>Hamdullah Suphi, Mehmed Âkif&#8217;ten bir marş yazmasını rica ettiğini, marşın yazıldığını, beğenildiğini söylemiş ve intihabının Meclis&#8217;e ait olduğunu da sözlerine ilâve etmiştir. Hamdullah Suphi, gür sesiyle Meclis&#8217;in kürsüsünde İstiklâl Marşı&#8217;nı okumuştur.</p>
<p>&#8220;Hakkıdır, hür yaşamış bayrağımın hürriyet<br />
Hakkıdır, Hakka tapan milletimin İSTİKLÂL&#8221;</p>
<p>mısraları ile bu marş, Meclis üyelerinin şiddetli ve heyecanlı tezahüratına vesile olmuş, salon alkış sesleriyle dolmuştur. Kastamonu meb&#8217;usu Dr. Suad Beyin 12. Mart. 1337 (1921) tarihinde Büyük Millet Meclisi Riyasetine vermiş olduğu takrirde:</p>
<h3>Riyâset-i Celîleye :</h3>
<p>Müzâkere kifayetini ve Mehmed Akif Beyin İstiklâl Marşı&#8217;nın kabulünü teklif ederim.</p>
<p>Bundan başka Bolu meb&#8217;usu Tunalı Hilmi de takrir vermiş ise de reddedilmiş ve gene aynı tarihte Karâsi meb&#8217;usu Hasan Basri tarafından Riyâset-i Celîleye verilen takrirde:</p>
<h3>Riyâset-i Celîleye :</h3>
<p>&#8220;Bütün meclisin ve halkın takdîrâtını celbeden Mehmed Âkif Beyefendinin şiirinin tercîhan kabulünü teklif ederim. &#8216; &#8216;</p>
<p>Takrir Meclis Reisi tarafından oya sunulmuş ve kabul edilmiştir.</p>
<p>Böylece Mehmed Âkif tarafından yazılan marş İstiklâl Marşı olarak ekseriyetle kabul edilmiştir.</p>
<p>Kırşehir Meb&#8217;usu Müfid Efendi, bu marşın, Hamdullah Suphi Bey tarafından Kürsüde tekrar okunmasını Konya Mebusu Refik Koraltan da Milletin ruhuna tercüman olan işbu İstiklâl Marşının ayakta dinlenmesini teklif etmiştir.</p>
<p>Bunun üzerine 12 Mart 1337 (1921) &#8216;de kabul edilen ve kanuniyet kesbeden İstiklâl Marşı tekrar Hamdullah Suphi tarafından okunmuş ve marş ayakta dinlenmiştir.</p>
<p>&#8220;Doğacaktır sana vâdettiği günler Hakkın,<br />
Kim bilir, belki yarın, belki yarından da yakın.&#8221;</p>
<p>İşte bu ruh ve îmân ile Türk Ordusu Sakarya boylarında, İzmir yollarında Allah&#8217;ın lütuf ve insaniyle şecaat ve kahramanlıklarını göstermiş ve nihayet 9 Eylü 1922 tarihinde Hakk&#8217;ın vaat ettiği o parlak güneş, İzmir ufuklarında doğmuş, Müslüman Türkün saffet ve kudreti karşısında düşman büyük bir hezimete uğramış ve denize dökülmüştür.</p>
<p>Aziz ve mübarek vatanımızın her karış toprağı şehitlerimizin kanlarıyla sulanmış, zaferin şahikasına ulaşmıştır. Nitekim İstiklâl Marşında:</p>
<p>&#8220;Korkma ! Sönmez bu şafaklarda yüzen al sancak;<br />
Sönmeden yurdumun üstünde tüten en son ocak.<br />
O, benim milletimin yıldızıdır, parlayacak,<br />
O, benimdir; o, benim milletimindir ancak!&#8221;  mısraları ne derin bir mânâ taşımaktadır.</p>
<p>İzmir&#8217;in meşhur Kadife Kalesi&#8217;nde büyük Şanlı Türk bayrağı dalgalanmağa ve şiddetli alkışlar arasında yurdun her tarafında zafer şenlikleri yapılmağa başlanmıştı.</p>
<p>Mehmed Âkif&#8217;e niçin istiklâl Marşı&#8217;nı Safahâtı&#8217;na koymadığı sorulduğunda o büyük insan:</p>
<p>&#8220;O benim değildir. Ancak milletimindir.&#8221; diye cevapta bulunmuştu. Aynı zamanda müsabaka için ayrılan (500) TL. o zaman fakir çocuk ve kadınlara örgü öğretmek, bir geçim sağlamak emeliyle teşekkül etmek üzere bulunan Darü&#8217;l Nisaiyye&#8217;ye teberru etmiştir.</p>
<p>Yakın arkadaşlarından, Ankara Baytar Müdürü&#8217;nün anlattığı palto hikâyesine göre. Millî Mücâdele sırasında. Ankara Baytar Müdürlüğünde bulunmuş olan bir zât. Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi konferans salonundaki bir konuşmasında şöyle demişti:</p>
<p>Mehmed Âkif&#8217;in giyecek bir paltosu yoktu. Tâceddin Dergâhi&#8217;ndan Büyük Millet Meclisi&#8217;ne kadar paltosuz olarak yaya giderdi. O zamanlar Ankara&#8217;nın soğuğu çok şiddetli idi. Ben daireme gelir, paltomu Mehmed Âkif&#8217;e gönderirdim. O da giyer Meclise giderdi, İstiklâl Marşı için verilen parayı geri vermesinden dolayı kendisine, Mehmed Âkif üzerinde bir palton yok, verilen parayı da almazsın, dedim. Bunun üzerine, bana darıldı, paltomu da kabul etmedi. O soğuklarda paltosuz olarak Büyük Millet Meclisine gitti, geldi.</p>
<p>Mehmed Akif&#8217;in buna benzer şahsına has daha birçok meziyetleri vardır. Dürüsttür, hattâ Harb-i Umûmî içinde kardeşinin evinde çayı şekerle içtiklerini görünce, milletin yemediğini siz nasıl yiyorsunuz, demiş ve bir müddet kardeşinin evine bile gitmemiştir. Mehmed Âkif&#8217;in rahatsız bulunduğu Alemdağı&#8217;nda son günlerde içlerinde Târık Us&#8217;un da bulunduğu bir grup üstadın ziyaretine gitmişler, Mehmed Âkif bitkin bir hâlde yatağında yatıyordu. Konuşma esnasında söz İstiklâl Marşı&#8217;na intikâl ettirilmiş, gelen ziyaretçilerden biri:</p>
<p>- Acaba İstiklâl Marşı yeniden yazılsa daha iyi olmaz mı? demiş, bu söz üzerine yatağında bitkin bir hâlde yatmakta olan Akif; birdenbire başını kaldırmış ve ona:</p>
<p>- Allah bir daha bu millete İstiklâl Marşı yazdırmasın!<br />
Evet:<br />
- Allah bir daha bu memleketin, bu milletin istiklâlini tehlikeye düşürmesin! Bir daha onu istiklâl Marşı yazmaya mecbur etmesin, sözüyle ziyaretçileri susturmuş, o büyük insanın ne demek istediği herkes tarafından anlaşılmıştı.</p>
<p>Büyük insan Mehmed Akif Ersoy, mezarına milleti için yazmış olduğu istiklâl Marşı&#8217;yla konulmuştur. Tarihte kendi eseriyle gömülen ilk bahtiyar ölülerden biri de şüphesiz Mehmed Âkif Ersoy olmuştur.</p>
<p>Cenâb-ı Hak rahmet etsin, ruhu şad olsun.</p>
<p>*Veli Ertan,  Milli Kültür Dergisi, Aralık 1979</p>
<h2>İstiklâl Marşı&#8217;nın Açıklaması</h2>
<p>Millî ve manevî değerleri coşkunlukla işleyen edebî eserler, o milleti manen kuvvetli kılar. Savaş sırasında cephedeki askere cesaret ve kuvvet, geride kalana sabır ve metanet verecek şiirlere, hikâyelere, destanlara, türkülere ihtiyaç vardır. Böyle buhranlı devrelerde, milletin şâirlerden, yazarlardan beklediği manevî destek budur.</p>
<p>İşte Âkif, Türk milletine, cesaret, metanet, sabır aşılamak, daha doğrusu onda mevcut bulunan bu duyguları harekete getirmek üzere kaleme aldığı şiirine &#8220;korkma&#8221; sözüyle başlıyor. &#8220;Al sancak&#8221; yâni bayrak, bir milletin istiklâlinin sembolüdür. O elden ele dolaşan bir meş&#8217;ale gibi nesilden nesile sönmeden, yere düşürülmeden devredilecektir.</p>
<p>Bayrağın sönmesi, Türk milletinin istiklâlini kaybetmesi, &#8220;yurdun üstünde tüten en son ocağın sönmesi&#8221; ise, son Türk erkeğinin ölümü demektir. O hâlde, son Türk erkeği, son nefesini vermeden, Türk istiklâlini yok etmek, Türk bayrağını söndürmek mümkün değildir. Zîra bayrağımız, milletimizin yıldızıdır. Bayrağın kaderi ile milletin kaderi birbirine bağlıdır. Bayrak bizimdir. Bize, milletimize aittir. Biz yaşadıkça onu kimse elimizden alamaz. Bu kıtada anlatılanları bir cümle ile ifâde etmek istersek; Türk milletinin bütün fertlerini öldürmedikçe, istiklâlini kimse yok edemez.</p>
<p>Şâir ikinci kıtada; bayrağımızın o zamanki kırgın, küskün, öfkeli hâlini dile getiriyor. Türk vatanının bâzı kısımları istilâ edilmiştir. Bu yüzden bazı bayraklarımız indirilmiş, yerlerine düşman bayrakları asılmıştır. Kaş çatmak, öfke hâlini ifâde eder. Kaş bizim edebiyatımızda hilâle benzetilir. Sevgilinin kaşları dâima hilâl şeklinde gösterilmiştir. Sevgili de nazlı bir güzeldir. Aşıkına eziyet etmekten, onu üzmekten zevk duyar. Bayraktaki hilâl de, tıpkı nazlı bir sevgilinin kaşı gibi çatılmıştır. Kahraman Türk ırkını üzmektedir. Türkün beklediği, özlediği ise, gülen bir yüzdeki kaşlar gibi, hilâlin açılmasıdır. Türk milleti, bayrağımızı yine göklerde dalgalanır hâlde görmeyi arzu etmektedir. Bir aşıkın sevgilisinden güler yüz beklemesi gibi, istiklâle âşık Türk milleti de istiklâlin sembolü olan bayraktan, yüzünün gülmesini, hilâl şeklindeki kaşının açılmasını beklemektedir. Bu ise milletimizin en tabiî hakkıdır. Çünkü, Türkler, istiklâlleri, bayrakları uğruna pek çok kan dökmüştür. Bu kanları bayrağa helâl etmesi için, onun da artık nazlanmayı bırakıp, göklerde dalgalanması lâzımdır. Bu kıtada, Mehmet Âkif, üstü kapalı olarak Allah&#8217;a hitap etmekte, Türk milletine bu dayanılmaz hâli, düşman istilâsını reva gördüğü için, Allah&#8217;a serzenişte bulunmaktadır. Zîra Müslüman Türk milleti, asırlarca îlâ-yı kelimetullah (Allah kelâmını, Kur&#8217;anı yüceltmek) İslâm dînini ve adaletini dünyaya yaymak için savaşmıştır (gaza etmiştir). Bu uğurda pek çok şehit vermiştir. Böyle bir milletin düşman istilâsına uğraması haksızlıktır. Bu durum ancak günahkârlara reva görülebilir bir cezadır. Türk Milleti dâima Hakk&#8217;a (Allah&#8217;a) inandığı, taptığı, onun yolundan ayrılmadığı için bu cezayı hak etmemiştir. Onun hakkı istiklâldir.</p>
<p>Üçüncü kıt&#8217;ada şâir &#8220;ben&#8221; diyor. Ancak kastettiği mânâ aslında &#8220;biz&#8221;dir. Türk milleti adına konuşmaktadır. Türk milleti ezelden beri hür yaşamıştır, dâima da hür yaşayacaktır. Ona esaret zinciri vurmaya kalkışmak çılgınlıktır. Zîra böyle bir harekete yeltenenler ağır şekilde cezalandırılır. Türk milleti, hürriyeti ve istiklâli uğrunda, önüne çıkacak her engeli aşacak kudrettedir. O böyle yüce bir gaye için, dağları yırtmak, engin denizleri taşırmak,bendleri aşmak gibi olağanüstü hareketleri başarabilecek güçtedir. Ergenekon Efsânesi, Türk&#8217;ün bu üstün vasfını ifâde etmektedir.</p>
<p>Dördüncü kıt&#8217;ada, şâir, vatanımızı istilâya yeltenen Avrupalılara meydan okuyor. Yirminci asrın başında Avrupa medeniyeti artık can çekişmektedir. Ondokuzuncu asırdaki üstünlüğünü kaybetmiş durumdadır. Bu yüzden tek dişi kalmış bir canavardır. Ancak Avrupa bu zayıflamış durumunu hazmedemediğinden, mevcut teknik imkânlarını seferber ederek, topuyla, tüfeğiyle bizi yok etmek gayretindedir. Avrupa medeni imkânlarını, Türklüğü dünya haritasından silmek için, bir vasıta olarak kullanmaktadır Mehmetçiğin süngüsüne topla, tüfekle cevap vermektedir. Avrupalı kendini çelik zırhlarla korurken Mehmetçik, onun modern silâhlarına îman dolu göğsüyle karşı durmaktadır. Bu silâhlarıyla, Avrupalı, kudurmuş bir canavar gibi uluyarak, kahraman Türk ordusunu sindirmeğe çalışmaktadır. Şâir, askerlerimize, bu artık eski gücünü kaybetmiş, zâlim, Müslüman Türk düşmanı, haçlı ordularından korkmamalarını, îman dolu bir göğsün, en modern silâhlara karşı koyabileceğini haykırıyor. Neticede Mehmet Âkif, haklı çıkmış, Avrupa medeniyeti îmanlı Türk askeri karşısında gerilemeğe mecbur edilmiş, bir kısmı Akdeniz&#8217;e dökülürken, bir kısmı da bayrağımızı selâmlayarak, memleketimizi terk etmiştir.</p>
<p>Beşinci kıt&#8217;ada, şâir yine kahraman Türk askerine hitâp ediyor Türk yurduna alçakları (düşmanları) uğratmaması için gerekirse canını feda etmesini tavsiye ediyor. Şehit gövdelerinin meydana getireceği siperler, düşmana mâni olacaktır. Bu kıt&#8217;ada &#8220;uğratmak&#8221; sözü de tesadüfen kullanılmış değildir. Şâir bu sözü, &#8220;Düşman yurdumuza girmesin&#8221;, &#8220;Onu yurda sokma&#8221; mânâsına kullanmamıştır. &#8220;Uğramak&#8221; bir yerde çok kısa bir süre için bulunmaktır. Mehmet Âkif, düşmanın çok kısa bir süre için de olsa, yurdumuzda bulunmasına müsamaha edilmemesini Türk askerinden islemektedir. Şâir, bu hayâsızca akının uzun sürmeyeceğine, Allah&#8217;ın Türk milletine (Kur&#8217;ânda) vaat ettiği zafer gününün yarından bile daha yakın bir zamanda doğacağına inanmaktadır. Bu îmanını, orduya da aşılamak arzusundadır.</p>
<p>Altıncı kıt&#8217;ada da şâir, Türk ordusuna vatanın kutsiyetini hatırlatıyor. Toprak ile vatan arasında büyük fark vardır. Toprağı vatan hâline getiren onu elde etmek ve korumak için şehit olan atalarımızın, o topraktaki mezarlarıdır. Kısacası alelâde toprak büyük bir değer taşımaz. Ama vatan toprağı, uğrunda şehit olan atalarımızın kanıyla sulanmış olduğu, şehit mezarlarıyla dolu bulunduğu için mukaddestir.<br />
Bu vatanı dünyalara değişmeyiz. Toprak dünyanın her yerinde vardır. Ancak şehit atalarımızın mezarları sâdece bu vatanın üzerinde mevcuttur. Bu yüzden vatanımızı korumak için seve seve canımızı veririz. Yedinci kıt&#8217;ada da, aynı duygu ve düşünceler işleniyor. Bu vatan cennet kadar kıymetlidir. Şehit olanın ruhu, dini inançlarımıza göre doğrudan doğruya cennete gider. Şehitlerimiz, bu vatan topraklarında yattığı için, vatanımız da cennetten farksızdır. Bu vatan topraklarının her tarafı şehit mezarlarıyla baştan başa doludur. O kadar ki, toprağı sıksak şehitler fışkıracak sanırız. Bu yüzden de, bu vatan bizim en mukaddes, en sevgili varlığımızdır. Canımızı, canımızdan çok sevdiğimiz insanları, varımızı yoğumuzu Allah&#8217;a seve seve veririz. Esasen her şeyi bize veren Allah&#8217;tır. İstediği zaman da elimizden alır. Onun emrine karşı gelmek, isyan etmek aklımızdan geçmez. Fakat Allah&#8217;tan bir tek dileğimiz vardır: O da bizi yaşadığımız sürece vatanımızdan ayrı düşürmemesidir.</p>
<p>Şâir, sekizinci kıt&#8217;ada Allah&#8217;a hitâp ediyor. Şâirin Allah&#8217;tan yegâne dileği, mabedinin göğsüne yabancı (düşman) eli değmemesidir. Camilerimiz ve mukaddes saydığımız bütün varlıklarımıza düşman eli değmemelidir. Bu ezanlar ebediyen, Türk yurdunun üstünde inlemelidir. Ezan sesi hiçbir zaman susmamalıdır. İslâmiyetin beş şartından biri de kelime-i şahadet getirmek, yani &#8220;eşhedü en la ilahe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abdühû ve resûlühü&#8221; demektir. Günde beş vakit okunan ezan&#8217;ın mâna ve muhtevası içerisinde kelime-i şahadet de vardır. Bir insanın Müslüman olması için kelime-i şahadet getirmesi şarttır. Ezan ve kelime-l şahadet olmayınca, İslâmiyet de olmaz.</p>
<p>Dokuzuncu kıt&#8217;ada, ezan sesleri, yurdumuzun üstünde inlediği müddetçe şehitlerimizin de ruhlarının şâd olacağına işaret ediliyor. Ezan sesi, sadece yaşayanlara değil, ölülere, hattâ onların mezar taşlarına bile tesir eden yüce bir mânâ taşır. Şehit atalarımızın maddeden tecerrüd etmiş (sıyrılmış) ruhları yerden fışkırarak ezan sesiyle ayağa kalkacak ve arşa yükselecektir.</p>
<p>Son kıt&#8217;ada şâir, zafer gününün heyecanını yaşıyor. Şanlı bayrağımız dalgalanmakta, şafağın kırmızılığıyla  adetâ yarış edercesine, gök yüzünü Kızıl renge boyamaktadır. Türk ırkı, yeniden hürriyetine ve istiklâline kavuşmuştur. Artık onun için yıkılmak, yok olmak düşünülemez. Bayrağımız göklerde dalgalanmaya başladığı için, şehitlerimizin kanlarını helâl edebiliriz. Zira, hedefe ulaşılmış, yüce gaye gerçekleşmiştir. Kısacası zafer kazanılmıştır. Esasen bu Allah&#8217;a tapan ve doğruluktan ayrılmayan büyük Türk milletinin en tabiî hakkıdır.</p>
<p>Böylece Şâir, şiir boyunca vatanımızın kutsiyetini, istiklâlin mânâ ve ehemmiyetini bu uğurda canım vermenin her Türk askeri için, bir borç olduğunu ifâde etmiştir. Son kıt&#8217;ada da kahraman Türk ordusuna çok yakında gerçekleşeceğini ümit ettiği, büyük zaferin heyecanını yaşatmak suretiyle, onun manevî gücünü son noktasına ulaştırmayı başarmıştır.</p>
<p><a href="http://www.istanbultarih.com/istiklal-marsinin-kabulu-12-mart-1921/"><em>Click here to view the embedded video.</em></a></p>

<p class="sayac_bilgi">29896 okunma</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.istanbultarih.com/istiklal-marsinin-kabulu-12-mart-1921/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>2</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Tarihte Bugün; Mustafa Fevzi Çakmak’ın Ölümü</title>
		<link>http://www.istanbultarih.com/tarihte-bugun-mustafa-fevzi-cakmak%e2%80%99in-olumu/</link>
		<comments>http://www.istanbultarih.com/tarihte-bugun-mustafa-fevzi-cakmak%e2%80%99in-olumu/#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 10 Apr 2010 20:22:12 +0000</pubDate>
		<dc:creator>istanbultarih</dc:creator>
				<category><![CDATA[Türkiye Cumhuriyeti Tarihi]]></category>
		<category><![CDATA[fevzi çakmak]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.istanbultarih.com/?p=2821</guid>
		<description><![CDATA[
12 Ocak 1876 İstanbul – ö. 10 Nisan 1950 İstanbul
Lakapları: Müşir, Mareşal, Osmanlı paşası ve Türkiye Cumhuriyeti&#8217;nin ikinci ve son mareşalidir. Türkiye&#8217;nin Atatürk&#8217;ten sonraki ikinci Başbakanı, ilk Milli Savunma Bakanı ve Türk Silahlı Kuvvetleri&#8217;nin Cumhuriyet dönemindeki ilk Genelkurmay Başkanı&#8217;dır.
Mareşal Fevzi Çakmak, 12 Ocak 1876&#8242;da İstanbul Anadolu Kavağı&#8217;nda Çakmakoğullarından Topçu Albayı Ali Sırrı ile Hesna Hanım&#8217;ın [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: center;"><a href="http://www.istanbultarih.com/wp-content/uploads/2010/04/cakmak.png"><img class="aligncenter size-full wp-image-2820" title="cakmak" src="http://www.istanbultarih.com/wp-content/uploads/2010/04/cakmak.png" alt="" width="262" height="329" /></a></p>
<p>12 Ocak 1876 İstanbul – ö. 10 Nisan 1950 İstanbul<br />
Lakapları: Müşir, Mareşal, Osmanlı paşası ve Türkiye Cumhuriyeti&#8217;nin ikinci ve son mareşalidir. Türkiye&#8217;nin Atatürk&#8217;ten sonraki ikinci Başbakanı, ilk Milli Savunma Bakanı ve Türk Silahlı Kuvvetleri&#8217;nin Cumhuriyet dönemindeki ilk Genelkurmay Başkanı&#8217;dır.</p>
<p>Mareşal Fevzi Çakmak, 12 Ocak 1876&#8242;da İstanbul Anadolu Kavağı&#8217;nda Çakmakoğullarından Topçu Albayı Ali Sırrı ile Hesna Hanım&#8217;ın oğlu olarak dünyaya geldi. İlk ve orta öğrenimini tamamladıktan sonra 29 Nisan 1893&#8242;te Harp Okuluna kaydolarak 28 Ocak 1896&#8242;da Piyade Teğmen rütbesiyle mezun oldu (1311-c-P.7). Akabinde Mekteb-i Erkân-ı Harbiye&#8217;ye girerek 25 Aralık 1898&#8242;de Kurmay Yüzbaşı rütbesiyle bitirdi.<span id="more-2821"></span></p>
<p>Bir süre Erkan-ı Harbiye (Genelkurmay) 4. Şube&#8217;de görev yaptıktan sonra 1899&#8242;da 3. Ordu&#8217;ya bağlı Metroviçe&#8217;deki 18. Fırka&#8217;nın kurmay heyetinde görevlendirildi. Balkanlar&#8217;daki Sırp ve Arnavut çetelere karşı verilen mücadeleye katıldı. Kısa aralıklarla terfi ederek 1907&#8242;de miralaylığa (albay) yükseldi. 1908 yılında İkinci Meşrutiyet ilan edildiğinde 35. Fırka Komutanı ve Taşlıca Mutasarrıfıydı. 1910&#8242;da Arnavutluk&#8217;ta çıkan ayaklanmayı bastırmakla görevlendirilen Kosova Kolordusu&#8217;nun kurmay başkanlığı&#8217;na atandı. 1911&#8242;de Trablusgarp Savaşı başlayınca Rumeli&#8217;nin savunmasıyla görevli Garp (Vardar) ordusunun kurmay başkanlığına getirildi. Balkan Savaşı (1912-1913) sırasında 21. Fırka Komutan Vekilliği ve Vardar Ordusu 1. Şube (Harekat Şubesi) Müdürlüğünü yaptı.</p>
<p>Gazi Fevzi Çakmak&#8217;ın, Balkan Savaşları çıktığı dönemde 21. Yakova Nizamiye Fırkası K. Vekilliği &#8216;nde; 6 Ağustos 1912&#8242;de Kosova Kuvay-ı Umumiye Kurmay Başkanlığ ı&#8217;nda; 29 Ekim 1912&#8242;de de Balkan Harbi Seferberliği&#8217;nin başlangıcında Vardar Ordusu K. I. Şube Müdürlüğü &#8216;nde görevlendirildiğini daha öncede belirtmiştik. Sırp Cephesi&#8217;nde Vardar Ordusu Harekât Şube Müdürü olarak bulunan Fevzi Paşa&#8217;nın başarılı askerî faaliyetlerine rağmen, Garp Vilayetleri&#8217;nde 10 Mayıs 1913&#8242;den itibaren Türk Hakimiyeti sona ermiştir.</p>
<p>1913&#8242;te 5. Kolordu Komutanlığı&#8217;na atandı. Mart 1915&#8242;de rütbesi mirlivalığa yükseltildi.</p>
<p>I. Dünya Savaşı&#8217;nda Çanakkale, Kafkas, Suriye ve Filistin cephelerinde savaştı. 1918&#8242;de ferikliğe yükseldi.</p>
<p><strong>Çanakkale Cephesi</strong><br />
Daha çok bilgi için: V Kolordu (Osmanlı) ve Çanakkale Savaşları<br />
Fevzi Paşa, V Kolordu (Osmanlı) Komutanı olarak 6 Ağustos ve 13 Ağustos 1915 tarihindeki muharebelere katılmıştır. Fevzi Paşa&#8217;nın komutasındaki XIII. ve XIV. Tümenler muharebeye katılmamış fakat 21 Temmuz&#8217;dan itibaren cepheye gelerek, I. Tüm. hariç yıpranmış ve yorulmuş eski tümenleri değiştirmişlerdir. Ayrıca İkinci Ordu (Osmanlı) Tümenleri&#8217;nin bölgeye (Kereviz Dere-Zığın Dere) gelmeleri üzerine VI. ve VII. Tümenler, Saros Gurubuna gönderilmiştir.</p>
<p>Düşman Kirte istikametinde yapacağı taarruzlar doğrultusunda Alçıtepe&#8217;yi almayı planlıyordu. Fakat Türk direnişi karşısında amacına ulaşamayan düşman çok fazla ilerleyememiştir. 6 Ağustos&#8217;ta düşmanın taarruz ettiği Arıburnu &#8211; Conkbayırı bölgesine gönderilen VIII. ve IV. Tüm. ile yetinmeyen Vehip Paşa, 9 Ağustos&#8217;ta Fevzi Paşa&#8217;nın komuta ettiği V. Kor. Komutanlığına bağlı V. ve XIV. Kolorduların son ihtiyatları olan 41. ve 28. Alayları da bu bölgeye gönderdi. Bölgeye gönderilen bu iki alay Conkbayırı&#8217;nın düşman eline geçmemesine ve Albay Mustafa Kemal Bey&#8217;in 10 Ağustos tarihinde Conkbayırı taarruzuna yardımcı oldu. Mustafa Kemal Bey&#8217;in rahatsızlığı nedeniyle 10 Aralık 1915&#8242;te Fevzi Paşa 5.Kolordu Komutanlığı kendisinde kalmak üzere, ek görev olarak Anafartalar Grubu komutan Vekilliğine görevlendirildi (Mustafa Kemal Bey ise 16 Aralık 1915&#8242;de cepheden ayrıldı). Bu muharebelerde V. Kolordu Komutanı olarak görev alan Fevzi Bey&#8217;in komutasındaki XIII. Tüm. 21 Ekim 1915&#8242;te Keşan&#8217;a hareket etti. XIV. Tümen ise 12 Ocak 1916&#8242;da bölgeden ayrıldı.</p>
<p>10 Eylül 1922, Mustafa Kemal ve Fevzi Çakmak Paşalar birlikte İzmir&#8217;e giriyorlar Kurtuluş Savaşı [değiştir]Mondros Mütarekesi imzalandığında sağlık nedenleri ile İstanbul&#8217;da bulunuyordu. 24 Aralık 1918&#8242;den 14 Mayıs 1919&#8242;a kadar Ferik rütbesiyle Osmanlı Devleti&#8217;nin Erkan-ı Harbiye Reisliği (bugünkü Genelkurmay Başkanlığı) görevinde bulundu. 1. Ordu Müfettişliği, Askeri Şura üyeliği, Ali Rıza Paşa ve Salih Hulusi Paşa hükümetlerinde harbiye nazırlığı (savaş bakanı, milli savunma bakanı) (Şubat &#8211; Nisan 1920) yaptı. Harbiye nazırlığı sırasında Anadolu&#8217;daki ulusal harekete silah ve cephane gönderilmesini kolaylaştırıcı bir tutum izledi. İstanbul&#8217;un İtilaf Devletleri tarafından resmen işgalinin (16 Mart 1920) ardından Anadolu&#8217;ya geçmeye karar veren Fevzi Paşa, Nisan 1920&#8242;de Ankara&#8217;ya ulaştı. İstasyonda Mustafa Kemal Paşa tarafından törenle karşılandı. Birinci dönem TBMM&#8217;ye Kozan milletvekili olarak katıldı. 26 Mayıs 1920&#8242;de İstanbul Hükümeti tarafından ulusal hareketin önderlerinden biri olarak rütbesinin kaldırılmasına, nişanlarının geri alınmasına ve idamına karar verildi.</p>
<p>3 Mayıs 1920&#8242;de Milli Müdafaa Vekilliğine (Milli Savunma Bakanlığı) getirildi. 24 Ocak 1921&#8242;de milli müdafaa vekilliği üzerinde kalmak üzere İcra Vekilleri Heyeti Reisliğini (Başbakanlık) de üstlendi. İkinci İnönü Muharebesi&#8217;nin zaferle neticelenmesinin ardından 3 Nisan 1921&#8242;de rütbesi TBMM kararıyla birinci ferikliğe (orgeneral) yükseltildi. Kütahya-Eskişehir Muharebeleri&#8217;nde mirliva İsmet Paşa komutasındaki Garp Cephesi ordularının mağlup olup Yunanlıların Temmuz 1921&#8242;de Kütahya, Afyon ve Eskişehir&#8217;i ele geçirmelerinden sonra İsmet Paşa&#8217;nın (İnönü) yerine TBMM tarafından Genelkurmay Başkanlığı görevine de getirildi. 3 Ağustos 1921&#8242;de Başvekillik, Milli Müdafaa Vekilliği ve Erkan-ı Harbiye Reisliği görevlerini hep birlikte yürütmeye başladı ve Sakarya Savaşı sırasında TBMM Reisi ve Başkomutan Mustafa Kemal Paşa ile birlikte bizzat cephede harekatı yönetti.</p>
<p>14 Ocak 1922&#8242;de milli müdafaa vekilliği, 9 Temmuz 1922&#8242;de icra vekilleri heyeti reisliği görevlerinden ayrıldı ve Genelkurmay Başkanı olarak Büyük Taarruz&#8217;un askeri planlarını hazırladı. Zaferle sonuçlanan Başkomutanlık Meydan Savaşı&#8217;nın (30 Ağustos 1922) ardından 31 Ağustos&#8217;ta rütbesi Başkomutan Mustafa Kemal Paşa&#8217;nın tavsiyesi üzerine TBMM tarafından Müşirliğe (Mareşal) terfi ettirildi.</p>
<p><strong>Cumhuriyet dönemi</strong><br />
Erkân-ı Harbiye-i Umumiye Vekilliği&#8217;nin kaldırılmasıyla; Erkân-ı Harbiye-i Umumiye Reisliği &#8216;ne atanan Mareşal Fevzi Çakmak, 30 Ekim 1924&#8242;e kadar TBMM&#8217;de İstanbul Milletvekilliği görevine devam etti. Mustafa Kemal Paşa&#8217;nın askerlik yapanların siyasete karışmamaları gerektiğine dair talimatından sonra, 31 Ekim 1924&#8242;te askerlik görevini, siyasete tercih ederek İstanbul Milletvekilliği&#8217;nden istifa etti.</p>
<p>&#8220;Millet Mektepleri&#8221;nin açıldığı 1 Ocak 1929 tarihinde zamanın Maarif Vekili Mustafa Necati Bey&#8217;in &#8220;apandisit patlaması&#8221; sonucu Ankara Numune Hastahanesi&#8217;nde öldüğü ilan edilmiştir. Bazıları ise, TBMM kürsüsünde &#8220;Millet Mektepleri&#8221;nin müfredatıyla ilgili olarak konuşma yaparken &#8220;Kuran-ı Kerim&#8221;i yere atıp üzerine basması üzerine Mareşal Fevzi Çakmak&#8217;ın silahını çekip kendisini tek kurşunla öldürdüğünü iddia etmektedirler.[kaynak belirtilmeli].</p>
<p>Bu dönemde askeri savunmanın geliştirilmesi için o zamanın şartlarında çok büyük bir para olan 130.000.000 TL ayrılmasına rağmen, askeri teknolojide ileri ülkelerin Türkiye&#8217;ye Milli Şeflik düzeni dolayısıyla silah satmayı reddetmesi yüzünden orduyu modernize edemedi. 2.Dünya savaşı çıktığında ordu Verdun Savaşı artığı Fransız toplarıyla ve Sovyetler Birliğinden Moskova Antlaşması gereğince Batum&#8217;un onlara verilmesi karşılığında 1920li yıllarda gelen tüfeklerle donatılmıştı. Sadece 2 zırlı birlik vardı ve ordu Çakmak Hattı&#8217;nı Çatalca&#8217;ya kadar çekmişti çünkü Trakya daha geniş olduğu için savunulamıyordu. Türk ordusunun modernizasyonu ancak 1952 yılında Türkiye NATO&#8217;ya kabul edildikten sonra başlayabildi.</p>
<p>Erkân-ı Harbiye-i Umumiye Reisliği görevini 23 yıl yaptıktan sonra 12 Ocak 1944&#8242;de 68 yaşında Askerî ve Mülkî Tekaüt Yasası&#8217;na göre Tahdit-i Sin yani yaş haddinden dolayı emekliye ayrıldı. Fevzi Paşa&#8217;nın emekliye ayrılmasından sonra 9 Mayıs 1944&#8242;te Milli Şef ve Başvekili Şükrü Saracoğlu önde gelen milliyetçileri Turancılıkla suçlayarak tutukladı.</p>
<p>1946 seçimlerinde Demokrat Parti listesinden bağımsız aday olarak TBMM&#8217;de VIII. Dönem İstanbul Milletvekili seçildi. 5 Ağustos 1946&#8242;da milletvekili seçilerek 22 sene sonra tekrar Meclise katılan Fevzi Paşa, Demokrat Parti genel başkanı Celal Bayar&#8217;ın dönemin Cumhurbaşkanı&#8217;nın demokratik seçimlere izin vermesi için söylediği &#8220;Devr-i Sabık yaratmayacağız&#8221; (yani iktidara geldikten sonra yapılan yanlışların ve yolsuzlukların hesabını sormayacağız) demesinden sonra partisinden istifa ederek, 19 Temmuz 1948&#8242;de Osman Bölükbaşı ile birlikte Millet Partisi&#8217;nin kurucu üyeleri arasında yer aldı.</p>
<p>10 Nisan 1950 tarihinde vefat etti. Cenazesi 12 Nisan 1950&#8242;de Eyüp Sultan Camiinden kaldırılırken cenaze namazında yüzbinlerce vatandaş bulundu. Cenazesi İstanbul&#8217;daki Eyüp Sultan Mezarlığında Küçük Hüseyin Efendi dergahı türbesine defnedildi ve ailesinin isteğiyle Ankara&#8217;daki Devlet Mezarlığı&#8217;na nakledilmedi.</p>

<p class="sayac_bilgi">4361 okunma</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.istanbultarih.com/tarihte-bugun-mustafa-fevzi-cakmak%e2%80%99in-olumu/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>1</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>&#8220;Çanakkale Ruhu&#8221; Konferansı</title>
		<link>http://www.istanbultarih.com/canakkale-ruhu-konferansi/</link>
		<comments>http://www.istanbultarih.com/canakkale-ruhu-konferansi/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 08 Mar 2010 10:54:49 +0000</pubDate>
		<dc:creator>istanbultarih</dc:creator>
				<category><![CDATA[Programlar]]></category>
		<category><![CDATA[Türkiye Cumhuriyeti Tarihi]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.istanbultarih.com/?p=2706</guid>
		<description><![CDATA[Bölümümüz Türkiye Cumhuriyeti Tarihi Anabilim Dalı Öğretim Üyelerinden Dr. Halil Ersin Avcı Hocamız 10 Mart Çarşamba Günü 14:30&#8242;da Bayezid Devlet Kütübhanesi Konferans Salonu&#8217;nda &#8220;Çanakkale Ruhu&#8221; adıyla bir konferans verecektir.


3495 okunma
]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Bölümümüz Türkiye Cumhuriyeti Tarihi Anabilim Dalı Öğretim Üyelerinden Dr. Halil Ersin Avcı Hocamız 10 Mart Çarşamba Günü 14:30&#8242;da Bayezid Devlet Kütübhanesi Konferans Salonu&#8217;nda &#8220;Çanakkale Ruhu&#8221; adıyla bir konferans verecektir.</strong></p>
<p style="text-align: center;"><strong><a href="http://www.istanbultarih.com/wp-content/uploads/2010/03/halil_avci.gif"><img class="size-full wp-image-2707  aligncenter" title="halil_avci" src="http://www.istanbultarih.com/wp-content/uploads/2010/03/halil_avci.gif" alt="" width="508" height="296" /></a></strong></p>

<p class="sayac_bilgi">3495 okunma</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.istanbultarih.com/canakkale-ruhu-konferansi/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>1</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Mustafa Kemal Paşa&#8217;nın hayatındaki gizemlerle dolu olaylar;</title>
		<link>http://www.istanbultarih.com/mustafa-kemal-pasanin-hayatindaki-gizemlerle-dolu-olaylardan/</link>
		<comments>http://www.istanbultarih.com/mustafa-kemal-pasanin-hayatindaki-gizemlerle-dolu-olaylardan/#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 02 Jan 2010 15:20:50 +0000</pubDate>
		<dc:creator>istanbultarih</dc:creator>
				<category><![CDATA[Araştırma]]></category>
		<category><![CDATA[Türkiye Cumhuriyeti Tarihi]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.istanbultarih.com/?p=2484</guid>
		<description><![CDATA[
Mustafa Kemal yönettiği savaşlarda cephenin ateş altında sık sık dururdu. Siperleri dolaşarak hatta bazen öne çıkarak askerlerin moralini yükseltmeye çalışır, tüm gelişmeleri yakından takip ederdi. Mustafa Kemal&#8217;i karalayan bir yazar olarak eleştirilen ve bir zamanlar kitabı Türkiye&#8217;de yasaklanan H.C. Armstrong bile &#8220;Bozkurt&#8221; adlı kitabında Mustafa Kemal&#8217;in mucizevi bir şekilde vurulamadığından bahseder:

Bir keresinde yeni kazılmış bir siperin dışında [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: center;"><img class="aligncenter size-full wp-image-2485" title="bakomutanmarealgazimustsi0" src="http://www.istanbultarih.com/wp-content/uploads/2010/01/bakomutanmarealgazimustsi0.jpg" alt="bakomutanmarealgazimustsi0" width="255" height="304" /></p>
<p>Mustafa Kemal yönettiği savaşlarda cephenin ateş altında sık sık dururdu. Siperleri dolaşarak hatta bazen öne çıkarak askerlerin moralini yükseltmeye çalışır, tüm gelişmeleri yakından takip ederdi. Mustafa Kemal&#8217;i karalayan bir yazar olarak eleştirilen ve bir zamanlar kitabı Türkiye&#8217;de yasaklanan H.C. Armstrong bile &#8220;Bozkurt&#8221; adlı kitabında Mustafa Kemal&#8217;in mucizevi bir şekilde vurulamadığından bahseder:</p>
<p><span id="more-2484"></span><br />
Bir keresinde yeni kazılmış bir siperin dışında duruyordu. -buraya dikkat edin, siperin dışında duruyor- Avcılarımızın yoğun ateşi altındaydı. Bir İngiliz Bataryası da o sipere ateş açtı. Toplar gitgide daha yakınlarına düşmeye başladı. Mustafa Kemal&#8217; in vurulması matematiksel olarak kesindi. Kurmayları sipere girmesi için yalvarmaya başladılar. Dürbünle görüyorduk. Fakat o sigara yakıp gayet sakin bir şekilde sigara içmeye başladı. Ne yakınında patlayan şarapneller, ne de yoğun avcı ateşi ile Mustafa Kemal&#8217;e bir şey olmuyordu. Çünkü O&#8217;nu vuramıyorduk. O, zaman zaman eline bir tüfek alıp yoğun ateş altında Avustralya siperlerine dikkatli, telaşsız ve isabetli atışlar yapıyordu. Bu kısa menzilde bile avcılarımız onu vurmayı başaramıyorlardı. Vurulmuyordu&#8230; Onu vuramıyorduk&#8230;</p>
<p>Bu inanılmaz gerçeği büyük bir şaşkınlıkla kaleme alan Armstrong, sonra şöyle devam ediyor: Sonra duyduk ki, Mehmetçik adı verilen Türk Neferleri bu inanılmaz olayı gördükten sonra Mustafa Kemal&#8217;e bir isim takmışlar: &#8220;Efsunlu Kemal&#8230;&#8221; Bu isim askerlerimizin moralini bozmuştu. Gelip soruyorlardı:</p>
<p>&#8220;Karşıdaki Türk Birliği&#8217;nin komutanı kim? O mu?&#8221;<br />
&#8220;Hayır&#8230; Hayır&#8230;&#8221; diyorduk,<br />
&#8220;O değil, O burada değil, sakin olun&#8230;&#8221;</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;<br />
Cep Saati</p>
<p>Savaşın en kızgın olduğu günlerden birinde Mustafa Kemal yanında bulunan Nuri Conker&#8217;e emirlerini verirken, bu sırada patlayan bir mermi parçası onun kalbinin üzerine isabet eder&#8230; Nuri Conker: &#8220;Eyvah vuruldunuz Paşam!&#8230;&#8221; diye bağırınca, Mustafa Kemal hemen: &#8220;Öyle bir şey yok, aldığınız emri derhal yerine getiriniz&#8221; der. Aslında Nuri Conker&#8217;in gördüğü doğruydu. Bir mermi parçası O&#8217;nun tam kalbinin üzerine çarpmış fakat büyük bir mucize eseri cebindeki saate rastlamıştı. Birkaç santim sola ya da sağa isabet etse Mustafa Kemal&#8217;in kurtulabilmesi mümkün olamayacaktı. Fakat saat parçalanmış, Mustafa Kemal&#8217;in hayatı ise kurtulmuştu&#8230;</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Uçak Kazası</p>
<p>Mustafa Kemal Paşa, son Osmanlı Padîşahları&#8217;ndan Mehmet Reşat ile Almanya&#8217;ya gitmişti. Askeri üsler gezilirken, bir askeri üsse şereflerine uçaklarla gösteriler yapılacaktı. Birinci Dünya Savaşı öncesi 1910 yıllarında uçaklar az çok gelişme göstermişti. Askeri üsse gösteri yapacak olan uçaklardan birine de Mustafa Kemal&#8217;in binmesi kararlaştırılmıştı. Planlanan tören zamanı gelince Mustafa Kemal, uçağa doğru ilerlemeye başladı&#8230; Ancak bir anda geri dönerek uçağa binmekten vazgeçtiğini söyler. Bütün ısrarlara rağmen kemal paşa fikrinden vazgeçmez. Onun yerine bir Alman subayı uçağa biner. Uçak havalandıktan bir müddet sonra arızalanarak düşer. İçindeki Alman subayı ölür!&#8230; Mustafa kemal uçağa niçin binmek istemediğini açıklamamıştır. O sadece içindeki sese her zaman olduğu gibi kulak vermiş ve mutlak bir ölümden dönmüştür.<br />
BU KEHANETİNE DÜŞMAN GÜÇLERİ DE İNANMAMIŞTI</p>
<p>Düşman Ordusu’nu tamamıyla yoketmek amacıyla başlatılan Büyük Taaruz amacına ulaşmıştı. Ordularını korkunç sondan kurtarmak isteyecek olan itilaf devletlerinden durumu gizleme amacı güden fakat bu başarıları haber alan itilaf devletleri kendisinden görüşmek üzere randevu istedikleri zaman.Kemal paşa  elçilere: “Sizinle 9 Eylül 1922 Nif(Kemalpaşa) kasabasında görüşebilirim.” İşin ilginç tarafı,bu sırada Türk Orduları Nif’den çok uzakta bulunuyordu.Ve 9 Eylül’e kadar oraya çarpışarak varmak çok zor,hatta imkansız gibi görülmekteydi.Çünkü bu bir savaştı.Yani kesin tarih verilmesi norma şartlarda hiç bir şekilde mümkün değildi.Savaş sırasında neler olabileceğini kim önceden kestirebilirdi ki? Aradan 10 gün geçti. Bu olayı daha sonra ünlü Nutku’nda kaleme alarak şöyle demiştir: “Dediğim gün Nif’te idim.Fakat benden randevu isteyenler orada yoktu</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;<br />
Annesinin Ölümünü Bilmesi</p>
<p>Annesinin ölümünden habersiz olan Mustafa Kemal, aynı saatlerde trenle çıktığı Yurt gezisinde uyumaktaydı. Gecenin ilerleyen saatlerinde gördüğü kabus yüzünden kan ter içinde uyanır&#8230; Bir sigara yakar ve zile basarak kompartımanındaki hizmetine bakan Ali Çavuş&#8217;u çağırıp: &#8220;Gördüğüm rüya canımı sıktı&#8230;&#8221; der. Ali Çavuş: &#8220;Hayırdır Paşam&#8221; deyince Mustafa Kemal paşa de rüyasını anlatır: &#8220;Pek hayır olacağa benzemiyor&#8230; Kırlık bir yerdeymisiz. Her taraf yeşillik. Birden bire bir sel geliyor, annemi alıp (kötü söz kullanımı yasaktır)ürüyor. Endişe ediyorum. Yaverlere söyle, İzmir&#8217;e telgraf çekip annemin sağlık durumunu sorsunlar&#8230;&#8221; Kısa bir süre sonra Yaver Salih&#8217;in yolladığı şifreli telgraf ile gelir. Mustafa kemal telgrafın şifreli olduğunu derhal anlayarak: &#8220;Annem öldü değil mi?&#8221; Ali Çavuş üzgün bir şekilde telgrafı uzatır: &#8220;Başınız sağ olsun Paşam.&#8221; Gözleri yaşla dolan Mustafa kemal: &#8220;Bana malum oldu&#8230; Bana malum oldu&#8230; Bunun kabusunu gördüm ben&#8230; Anam&#8230; Zavallı çilekeş anam&#8230; Benim anam öldü başka analar sağ olsun&#8230;&#8221; diyerek koltuğuna çöker. Ne yazık ki annesinin cenaze törenine katılamaz ve Yurt gezisini kesmeden, içi kan ağlayarak vatan hizmeti için yoluna devam eder&#8230; İşte vatanını herşeyden çok seven Mustafa Kemal, vatan hizmeti yüzünden biricik annesinin cenazesine bile katılamaz.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Bir rüya daha; 26 Eylül 1938 tarihinde Mustafa Kemal, rahatsızlığı ile ilgili olarak ilk defa hafif bir koma atlatmıştı. Prof. Afet İnan, olayı şöyle anlatıyor: O geceyi rahatsız geçirdi. İlk hafif komayı o zaman atlatmıştı. Ertesi sabahki açıklamasında: &#8216;Demek ölüm böyle olacak&#8217; diyerek uzun bir rüya gördüğünü anlattı. &#8216;Salih&#8217;e söyle, ikimizde kuyuya düştük, ben ölüyordum fakat o kurtuldu&#8217; dedi.&#8217; Mustafa Kemal&#8217;in&#8217;, burada &#8220;kuyuya düşme&#8221; sembolü ile gördüğü rüya vizyonu, kendisinin de söylediği gibi ölümünün habercisiydi. Salih Bozok&#8217;un kuyudan kurtulması ise, ATATÜRK&#8217;ün vefat ettiği gün, buna çok üzülen Salih Bozok&#8217;un silahla intihar etmesi ve intihara rağmen sonunda kurtarılmasını simgeliyordu&#8230;</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;<br />
El falında ki gerçekler;<br />
İtalya&#8217; nın Trablusgarp&#8217; a saldırı sırasında bir grup subay da savaşa katılmak için Bingazi şehrine gidiyordu. Bunların arasında Mustafa Kemal de bulunuyordu. Yolda bir bedeviye rastladılar. Bu adam el falından çok iyi anladığını söyleyerek genç subayların fallarına bakmayı teklif etti. Hepsi avuçlarını gösterdiler. Sıra Mustafa Kemal&#8217;e gelmişti. Önce elini uzatmak istemedi. Arkadaşlarının ısrarı üzerine O da elini bedeviye uzattı. Sarışın subayın elini sert avuçlarına alan bedevi, bu elin çizgilerine bakar bakmaz, yerinden ayağa fırladı ve büyük bir heyecanla haykırmaya başladı: &#8220;Sen padişah olacaksın&#8230; Padişah olacak ve 15 yıl hüküm süreceksin&#8230;&#8221; Gülüştüler ve yollarına devam ettiler&#8230; Yıl: 1911&#8242; di o sıralarda.<br />
12 yıl sonra 1923&#8242; te Mustafa Kemal, genç Türkiye Devleti&#8217;nin Cumhurbaşkanı oldu. Ve 15 yıl hüküm sürdükten sonra 1938&#8242; te vefat etti. Bakın kendisi de bu olayı nasıl anlatıyor;</p>
<p>Yıl 1938&#8230; Hastalığı iyice ilerlemişti. Karaciğerinin şiştiğini görenler: &#8220;İçme paşam&#8221; dedikleri zaman, O, Bingazi yollarındaki el falına bakan bedeviyi hatırlatarak güldü: &#8220;Arap vaktiyle söylemişti&#8230; Bizim padişahlık nasıl olsa 15 yıl sürecektir. Hesapça bu son senemizdir.&#8221;</p>
<p>Daha sonra yanında bulunan Fuat Bulca&#8217;ya eğilip fısıldar: &#8220;Bingazi&#8217;deki falcıyı hatırladın mı. Bana 15 yıl hükümdarlık yapacaksın demişti&#8230; İşte 15 yıl Fuat&#8230; Vadem doldu&#8230;&#8221;</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;<br />
Seccadede ki saat 09:08 neydi?</p>
<p>Hint halkı, Ulusal Kurtuluş Savaşı&#8217;nda, Mustafa Kemal&#8217;i ve Türk halkını yalnız bırakmamış ve maddi manevi olarak, Türk halkının yanında yer almışlardı. 1929 yılında, Bir Hintli Mihrace, Mustafa kemal&#8217;i Pera Palas&#8217;taki 101 no&#8217;lu odasında ziyaret etmeye gelmişti&#8230;<br />
Mihrace&#8217;nin Mustafa kemal&#8217;i hangi amaçla ziyarete geldiği bilinmiyor&#8230; Mihrace&#8217;nin ziyaretinde anlaşılamayan ve işin içinden çıkılamayan, çok daha ilginç bir başka nokta daha vardır&#8230;</p>
<p>Mihrace&#8217;nin, Mustafa Kemal&#8217;e sunduğu hediyenin kendisinde de bir sır gizliydi&#8230; Bu hediye, altın sırmalı Hint işi bir ipek seccadeydi. Seccadenin üzerindeki desende, bir şamdanın asılı olduğu bir düz kemeri; her iki yanında birer güvercinin bulunan, beş kubbeli bir diğer kemerin çevrelediği görülüyordu. Bordur motifi, fillerden oluşuyordu. Desenin en ilginç unsuru ise, her iki kemerin arasındaki, dal kıvrımı ve gül motifleriyle süslü boşlukta yer alan, romen rakamlı bir saat kadranıydı: Bu saat, 09.08&#8242;i gösteriyordu&#8230;</p>
<p>Esrarengiz Mihrace&#8217;nin ziyaretinden 9 yıl sonra, Mustafa Kemal, hepimizin bildiği gibi, seccadede işlenmiş olan motifte gösterilmiş olan çok yakın bir saatte: 09.05&#8242;de vefat etmişti&#8230; Beyin ölümü ise 09:08 idi. Seccade halen Beyoğlu &#8211; Perapalas&#8217;da bulunmaktadır&#8230;</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;<br />
Yıllar öncesinden örtünme, fes kalkacak, yönetim şekli Cumhuriyet olacak demişti;</p>
<p>Erzurum Kongresi yapıldığı dönemlerde geçen bir konuşma:<br />
&#8220;Mazhar not defterin yanında mı?&#8221; &#8220;Hayır paşam.&#8221; &#8220;Zahmet olacak ama bir merdiveni inip çıkacaksın. Al gel.&#8221;</p>
<p>Mazhar Müfit Kansu&#8217;nun elinde not defteriyle geldiğini görünce, sigarasından bir iki nefes çektikten sonra: &#8220;Ama bu defterin, bu yaprağını kimseye göstermeyeceksin. Sonuna kadar gizli kalacak. Bir ben, bir sen, bir de Süreyya (Kalem Mahsus Müdürü) bileceksiniz, şartım bu&#8230;&#8221;</p>
<p>Paşa&#8217;nın şartı kabul edildi. Bundan sonrasını olayın şahidi Mazhar Müfit Kansu&#8217;nun ağzından dinliyoruz: &#8220;Öyleyse tarih koy&#8221; dedi. Koydum: 7-8 Temmuz, 1919 Sabaha karşı.</p>
<p>&#8220;Pekala yaz&#8221; diyerek devam etti.</p>
<p>&#8220;Zaferden sonra Hükümet biçimi Cumhuriyet olacaktır&#8230; Bu bir.<br />
İki Padişah ve Haneden hakkında zamanı gelince gereken işlem yapılacaktır.<br />
Üç örtünme kalkacaktır. Dört Fes kalkacak, uygar milletler gibi şapka giyilecektir.&#8221;</p>
<p>Bu anda kalem elimden düşüverdi. Yüzüne baktım. O da benim yüzüme bakıyordu. &#8220;Neden duraksadın?&#8221; dedi. &#8220;Darılma ama paşam, sizin hayal peşinde koşan taraflarınız var&#8221; dedim. Güldü&#8230;</p>
<p>&#8220;Bunu zaman gösterir, sen yaz&#8221; dedi. &#8220;Beş Latin harflerini kabul etmek.&#8221; &#8220;Paşam yeter, yeter&#8230;&#8221; dedim. Biraz da hayal ile uğraşmaktan bıkmış bir insanın davranışı ile: &#8220;Cumhuriyet ilanını başarmış olalım da üst tarafı yeter&#8221; dedim.</p>
<p>Aradan yıllar geçmişti&#8230; örtünme kalktı, fes kalktı. Latin harfleri kabul edildi. Hatta bir gün;</p>
<p>Şapka devrimini açıklamış olarak Kastamonu&#8217;ndan dönüyordu. Ankara&#8217;ya geldiği zaman ben de kapı önünde bulunuyordum. Manzarayı görünce gözlerime inanamadım!&#8230;</p>
<p>Yanında oturan Diyanet İşleri Başkanı&#8217; nın başında da bir şapka vardı. Ben hayretle bu manzarayı seyrederken otomobili durdurdu. Beni yanına çağırdı ve şöyle dedi: &#8220;Azizim Mazhar bey, kaçıncı maddedeyiz? Notlarına bakıyor musun?&#8221;</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;<br />
Yağmur gibi yağan kurşunların arasından geçiyor;</p>
<p>İngilizler Çanakkale&#8217; de cepheyi sökemeyince yeni bir harekete giriştiler. Cepheyi sağdan çevirmek istediler. Düşmanın planını bozmak için Kireç Tepe&#8217;yi tutmak lazımdı. Ancak oraya giden tek bir dar yol, harp gemileri tarafından makaslama ateş altında tutuluyordu. Her an 38&#8242;lik gülleler korkunç patlayışlarla ortalığı alt üst ediyordu. Bir insanın değil, kuşun bile geçmesine imkan yoktu&#8230;<br />
Kireç Tepe&#8217;yi tutmak emrini alan askerler, bulundukları yerden çıkmakta tereddüt içindeydiler. Fırsat gözlüyorlardı&#8230; Fakat düşmanın ateşi bir an bile kesilmiyordu. Mustafa Kemal bu hali görünce siperlere koştu. Askerlerin arasına karıştı ve sordu: &#8220;Niçin geçemiyorsunuz?&#8221;</p>
<p>İçlerinden biri cevap erdi. &#8220;Düşman ölüm saçıyor, geçilemez.&#8221; Bunun üzerine Mustafa Kemal zerre kadar korku ve tereddüt göstermeden: &#8220;Oradan böyle geçilir..,&#8221; dedi ve ileri fırladı.</p>
<p>Askerler durur mu, onlar da Kumandanları&#8217;nın arkasından ileri atıldılar. Toz duman ve ölüm kasırgasını yaran askerler karşıya vardılar ve tepeyi tuttular. Mustafa Kemal&#8217;in ve yanındaki askerlerin vurulmadan o dar geçitten nasıl geçtikleri hiç bir zaman anlaşılamamıştır&#8230;. Sevgili okuyucular bu sadece bir kahramanlık öyküsü değildir. Bu kahramanlığın ötesinde büyük bir mucizedir&#8230; Ve normal şartlarda açıklanması mümkün değildir&#8230;</p>

<p class="sayac_bilgi">4264 okunma</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.istanbultarih.com/mustafa-kemal-pasanin-hayatindaki-gizemlerle-dolu-olaylardan/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>2</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>İstanbul Üniversitesi ve ATATÜRK</title>
		<link>http://www.istanbultarih.com/istanbul-universitesi-ve-ataturk/</link>
		<comments>http://www.istanbultarih.com/istanbul-universitesi-ve-ataturk/#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 18 Nov 2009 17:34:53 +0000</pubDate>
		<dc:creator>istanbultarih</dc:creator>
				<category><![CDATA[Anasayfa]]></category>
		<category><![CDATA[Türkiye Cumhuriyeti Tarihi]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.istanbultarih.com/?p=2245</guid>
		<description><![CDATA[
Gazi Mustafa Kemal Atatürk Darülfünûn Hatıra Defteri&#8217;ne şu satırları yazdı: &#8220;İstanbul Darülfunû&#8217;nda yüksek profesörler ve kıymetli gençlerle yakından tanıştığıma çok memnun oldum. İlim tahsili olan bu yüksek müessesemizin büyük hizmetleri ile iftihar edeceğimize şüphe yoktur.&#8221;



Gazi Mustafa Kemal Atatürk

2906 okunma
]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: center;"><img class="aligncenter size-full wp-image-2244" title="cats" src="http://www.istanbultarih.com/wp-content/uploads/2009/11/cats.jpg" alt="cats" width="612" height="375" /></p>
<p style="text-align: center;">Gazi Mustafa Kemal Atatürk Darülfünûn Hatıra Defteri&#8217;ne şu satırları yazdı: &#8220;İstanbul Darülfunû&#8217;nda yüksek profesörler ve kıymetli gençlerle yakından tanıştığıma çok memnun oldum. İlim tahsili olan bu yüksek müessesemizin büyük hizmetleri ile iftihar edeceğimize şüphe yoktur.&#8221;</p>
<p style="text-align: center;"><strong><br />
</strong>
</p>
<p style="text-align: center;"><strong>Gazi Mustafa Kemal Atatürk</strong></p>

<p class="sayac_bilgi">2906 okunma</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.istanbultarih.com/istanbul-universitesi-ve-ataturk/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>4</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>10 Kasım 2009</title>
		<link>http://www.istanbultarih.com/10-kasim-2009/</link>
		<comments>http://www.istanbultarih.com/10-kasim-2009/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 10 Nov 2009 09:05:51 +0000</pubDate>
		<dc:creator>istanbultarih</dc:creator>
				<category><![CDATA[Türkiye Cumhuriyeti Tarihi]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.istanbultarih.com/?p=2236</guid>
		<description><![CDATA[

1271 okunma
]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: center;"><img class="size-medium wp-image-2235  aligncenter" title="2008-11-09-10Kasim" src="http://www.istanbultarih.com/wp-content/uploads/2009/11/2008-11-09-10Kasim-300x225.jpg" alt="2008-11-09-10Kasim" width="300" height="225" /></p>

<p class="sayac_bilgi">1271 okunma</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.istanbultarih.com/10-kasim-2009/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>1</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Atatürk&#8217;ün soyağacı ortaya çıktı</title>
		<link>http://www.istanbultarih.com/ataturkun-soyagaci-ortaya-cikti/</link>
		<comments>http://www.istanbultarih.com/ataturkun-soyagaci-ortaya-cikti/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 02 Nov 2009 07:44:50 +0000</pubDate>
		<dc:creator>istanbultarih</dc:creator>
				<category><![CDATA[Türkiye Cumhuriyeti Tarihi]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.istanbultarih.com/?p=2212</guid>
		<description><![CDATA[Mustafa Kemal&#8217;in akrabalarından Ahmet Esmen&#8217;in elinde bulunan aile soyağacı 85 yıl sonra yayımlandı.
 85 yıldır ortada görülmeyen ve Atatürk’ün akrabalarından Ahmet Esmen’in elinde bulunan bu soyağacı, NTVTarih tarafından yayımlandı Derya Tulga ile Ayşegül Parlayan’ın imzasını taşıyan haber, Atatürk’ün soyağacı konusunda yapılan çalışmaların genel bir özetini de veriyor.

Ancak, asıl önemli olan, 85 yıl sonra ilk kez yayımlanan [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Mustafa Kemal&#8217;in akrabalarından Ahmet Esmen&#8217;in elinde bulunan aile soyağacı 85 yıl sonra yayımlandı.</strong></p>
<p> 85 yıldır ortada görülmeyen ve Atatürk’ün akrabalarından Ahmet Esmen’in elinde bulunan bu soyağacı, NTVTarih tarafından yayımlandı Derya Tulga ile Ayşegül Parlayan’ın imzasını taşıyan haber, Atatürk’ün soyağacı konusunda yapılan çalışmaların genel bir özetini de veriyor.</p>
<p style="text-align: center;"><img class="aligncenter size-full wp-image-2211" title="ataturk" src="http://www.istanbultarih.com/wp-content/uploads/2009/11/ataturk0hjxzc3.jpg" alt="ataturk" width="346" height="260" /></p>
<p>Ancak, asıl önemli olan, 85 yıl sonra ilk kez yayımlanan bu soyağacının doğrudan Mustafa Kemal tarafından hazırlanması. Dergide yer alan bilgilere göre, Mustafa Kemal, kendisi gibi Hacı Abdullah Ağa’nın torununun torunu olan ve Cumhuriyet’in ilk Bayındırlık Bakanlığı görevini yürüten Süleyman Sırrı Bey ile birlikte oturup soyağacını hazırlamaya başlıyor.<span id="more-2212"></span></p>
<p>Dergiden takip ediyoruz:</p>
<p><strong>Mustafa Kemal hazırladı</strong></p>
<p>“Zübeyde Hanım dahil aile büyüklerinin peşpeşe hayata veda etmeleri, belki de bu kararın alınmasını etkilemiştir. Çalışmada diğer kağıtlara göre katlamaya biraz daha dayanıklı olan ve tuval olarak da kullanılan beyaz keten resim kağıdı seçilir. İş bittikten sonra Gazi, Süleyman Sırrı’ya kendisinden sonra bu şecereyi muhafaza etmesini tembihler. Fakat o sırada zor şartlarda çalışan Süleyman Sırrı Bey, 51 yaşında vefat eder. Böylece şecere, Süleyman Sırrı’nın ilk evliliğinden olan kızı Gülseren Hanım’la oğlu Fikri Ziya Aral’a miras kalır. Yeni kuşakların eski yazıdan anlamadıkları için şikâyet etmeleri üzerine Aral, 1987’de bunu Latin alfabesine çevirir, yeni kuşakları ekler ve kısa süre sonra vefat eder. Gülseren Hanım’a kalan aile emaneti 2009’da onun da vefatıyla tek çocuğu Ahmet Esmen’in eline geçer.”</p>
<p><strong>Soyağacı Ahmet Esmen’de</strong></p>
<p>Peki ama bu kadar kıymetli bir belge, nasıl olmuş da bugüne kadar kütüphane raflarında kalmıştır? Ahmet Esmen şöyle diyor: “Durumu anlayabilecek yaşa geldiğimde annemle babam beni karşılarına alıp, ‘Tesadüfler bu kıymetli insanla aynı soydan gelmene sebep oldu. Senin bunda hiçbir marifetin yok. Ayrıca hepsinden önemlisi, akrabalığın verdiği bir mesuliyet var’ dediler.”</p>
<p><strong>Soyağacı hangi yalanları çürütüyor</strong></p>
<p>Dergİdekİ yazıda, 85 yıl sonra ortaya çıkan soyağacının bugüne kadar ortalıkta dolaşan pek çok iddiayı çürüttüğü de belirtiliyor:<br />
“Pek çok yerde ortaya atılan Zübeyde Hanım’ın Hacı Sofiler’den olduğu iddiası bu şecereyle çürüyor. Çünkü bu aile Mustafa Kemal’in değil, şecerede görüldüğü gibi Hacı Sofilere gelin giden Gülsüm Molla yoluyla Süleyman Sırrı’nın sülalesi. Bazı kaynaklar, Zübeyde Hanım’ın babasının tam üç kere evlendiğini kaydetmesine rağmen şecerede bunu göremiyoruz. Israrla Atatürk’ün teyzesinin oğlu iddia edilen eski TKP liderlerinden Reşat Fuad Baraner de şecerede gözükmüyor, zaten şecereye göre Atatürk’ün teyzesi yok, iki dayısı var.”</p>
<p><strong>Radikal</strong><strong> </strong></p>

<p class="sayac_bilgi">57685 okunma</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.istanbultarih.com/ataturkun-soyagaci-ortaya-cikti/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>2</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Kurtuluş Savaşının Görüntüleri &#8211; Genelkurmay Arşivinden</title>
		<link>http://www.istanbultarih.com/kurtulus-savasinin-goruntuleri-genelkurmay-arsivinden/</link>
		<comments>http://www.istanbultarih.com/kurtulus-savasinin-goruntuleri-genelkurmay-arsivinden/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 20 Feb 2009 19:00:26 +0000</pubDate>
		<dc:creator>istanbultarih</dc:creator>
				<category><![CDATA[Anasayfa]]></category>
		<category><![CDATA[Türkiye Cumhuriyeti Tarihi]]></category>
		<category><![CDATA[Videolar]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.istanbultarih.com/?p=726</guid>
		<description><![CDATA[
695 okunma
]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://www.istanbultarih.com/kurtulus-savasinin-goruntuleri-genelkurmay-arsivinden/"><em>Click here to view the embedded video.</em></a></p>

<p class="sayac_bilgi">695 okunma</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.istanbultarih.com/kurtulus-savasinin-goruntuleri-genelkurmay-arsivinden/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Tarihte Bugün : Maraş&#8217;a &#8220;Kahraman&#8221; ünvanının verilmesi</title>
		<link>http://www.istanbultarih.com/tarihte-bugun-marasa-kahraman-unvaninin-verilmesi/</link>
		<comments>http://www.istanbultarih.com/tarihte-bugun-marasa-kahraman-unvaninin-verilmesi/#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 07 Feb 2009 08:07:53 +0000</pubDate>
		<dc:creator>istanbultarih</dc:creator>
				<category><![CDATA[Anasayfa]]></category>
		<category><![CDATA[Türkiye Cumhuriyeti Tarihi]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.istanbultarih.com/?p=584</guid>
		<description><![CDATA[ 

KAHRAMANMARAŞ&#8217;IN İSTİKLAL MADALYASI
 Anadolu da tarih öncesi çağlarda kurulmuş şehirlerden biride Maraş&#8217;tır. Maraş&#8217;ın hangi tarihte kurulduğu ve isminin nereden geldiği kesin olarak bilinmemekle beraber, bir çok tarihi belgelerin çözümlenmesi neticesinde, Maraş&#8217;ta ilk yerleşen kavim Hititlerdir.
 
KURTULUŞ SAVAŞI&#8217;NDA MARAŞ
Birinci Cihan Harbinin sonlarına doğru Müttefiklerinin yenilmesi üzerine, Osmanlı İmparatorluğu 30 Ekim l9l8&#8242;de Mondros Mütarekesini imzaladı. Bu [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p class="MsoNormal" style="text-align: center; margin: 0cm 0cm 0pt;" align="center"><span style="font-family: Arial; color: #990000;"><span style="font-size: small;"><span style="font-family: Verdana; color: black; font-size: 10.5pt; mso-fareast-font-family: 'Times New Roman'; mso-bidi-font-family: 'Times New Roman'; mso-ansi-language: TR; mso-fareast-language: TR; mso-bidi-language: AR-SA;"> </span><strong><img class="aligncenter size-full wp-image-586" title="istiklal-madalyasi" src="http://www.istanbultarih.com/wp-content/uploads/2009/02/istiklal-madalyasi.jpg" alt="istiklal-madalyasi" width="330" height="380" /></strong></span></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: center; margin: 0cm 0cm 0pt;" align="center"><span style="font-family: Arial; color: #990000;"><span style="font-size: small;"><strong></strong></span></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: center; margin: 0cm 0cm 0pt;" align="center"><span style="font-family: Arial; color: #990000;"><span style="font-size: small;"><strong>KAHRAMANMARAŞ&#8217;IN İSTİKLAL MADALYASI</strong></span></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: center; margin: 0cm 0cm 0pt;" align="center"><strong><span style="font-family: Arial; color: #990000;"><span style="font-size: small;"> </span></span></strong><span style="font-family: Verdana; color: black; font-size: 10.5pt;">Anadolu da tarih öncesi çağlarda kurulmuş şehirlerden biride Maraş&#8217;tır. Maraş&#8217;ın hangi tarihte kurulduğu ve isminin nereden geldiği kesin olarak bilinmemekle beraber, bir çok tarihi belgelerin çözümlenmesi neticesinde, Maraş&#8217;ta ilk yerleşen kavim Hititlerdir.</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: center; margin: 0cm 0cm 0pt;" align="center"><span style="font-family: Verdana; color: black; font-size: 10.5pt;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: center; margin: 0cm 0cm 0pt;" align="center"><strong><span style="font-family: Arial; color: #990000;"><span style="font-size: small;">KURTULUŞ SAVAŞI&#8217;NDA MARAŞ</span></span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: center; margin: 0cm 0cm 0pt;" align="center"><span style="font-family: Verdana; color: black; font-size: 10.5pt;">Birinci Cihan Harbinin sonlarına doğru Müttefiklerinin yenilmesi üzerine, Osmanlı İmparatorluğu 30 Ekim l9l8&#8242;de Mondros Mütarekesini imzaladı. Bu anlaşmaya göre, Anadolu&#8217;nun bir çok yeri gibi Maraş&#8217;ta işgal altına girdi. Maraş önce, İngiliz kuvvetleri tarafından 23 Şubat l9l9&#8242;da işgal edildi. 8,5 ay süren İngiliz İşgali sırasında pek kayda değer bir olay cereyan etmedi. Bununda en büyük nedeni işgal kuvvetleri arasında çok sayıda Cezayir&#8217;li, Tunus&#8217;lu ve Hintli Müslüman askerlerin bulunmasıydı. Ancak şehirde bulunan yerli Ermeniler bundan rahatsızlık duyuyorlardı. İşgal Komutanlıklarına yaptıkları başvuru neticesinde 29 Ekim l9l9&#8242;da İngiliz işgali sona erdi. Şehir bu defa da Fransız kuvvetlerinin işgali altına girdi. Fransız kuvvetlerinin şehre girişleri yerli Ermeniler tarafından büyük bir coşku ve taşkınlıklarla karşılandı. Bu durum yerli Maraş halkını çok rahatsız etti. Şehir içten içe kaynamaya başladı.</span><span style="font-family: Verdana; color: black; font-size: 10.5pt;"> <span id="more-584"></span></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: center; margin: 0cm 0cm 0pt;" align="center"><strong><span style="font-family: Arial; color: #990000;"><span style="font-size: small;">SÜTÇÜ İMAM OLAYI</span></span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: center; margin: 0cm 0cm 0pt;" align="center"><strong></strong><span style="font-family: Verdana; color: black; font-size: 10.5pt;">3l Ekim l9l9 Cuma. İkinci Fransız Kuvvetlerinin şehre girişinin ertesi günü. Bir başka ifade ile Fransız işgalinin başladığı ikinci gün. Fransız ve Ermeni askerleri birlik olup devriye geziyorlar, yolda-yolakta rastladıkları Türklere olmadık hakaretler ediyorlardı. Yani şehirdeki huzursuzluk had safhaya varmıştı. Bir grup Fransız- Ermeni devriyesi ikindi üzeri Uzunoluk Caddesinde kışlaya dönüyorlardı. O esnada Tarihi Uzunoluk Hamam&#8217;ın dan İki Müslüman Türk Kadınları çıkmışlardı. Askerler kadınlara yaklaşarak &#8220;Burası Tüklerin değildir. Burada artık bu şekilde gezemezsiniz&#8221; diyerek sarkıntılık yapmaya başlarlar. Olay yerine ilk yetişen Çakmakçı Sait isimli genç, mütecaviz askerlere karşı koymaya çalışır ise de gözü dönmüş düşman kurşununa hedef olarak ağır şekilde yaralanır. İşte tam o esnada Hamam&#8217;ın karşısındaki Sütçü dükkanında olayı seyreden Sütçü İmam, tabancasını çekerek olaya müdahale eder. &#8220;Durun bire densizler. Yaptıklarınız yetti artık. Bugün namus günüdür.&#8221; deyip silahını ateşler. Bir işgalci askeri öldürür, ikisini de ağır biçimde yaralar. Türk Milletinin namus ve şerefine uzanmak istenen menfur eli daha orada kırıverir. Bu kurşun, aynı zamanda, Türk İstiklal Mücadelesininde ilk kıvılcımı, ilk müjdecisi olur. Ertesi gün Sütçü İmam, Fransız ve Ermeni askerleri tarafından ev ev aranır, ancak bulunamaz. Bu durum işgal güçlerini oldukça kızdırır. 1 Kasım l9l9 günü Şeyhadil Mahallesinde Sütçü İmam&#8217;ın dayısınınoğlu Tiyeklioğlu Kadir&#8217;i yakalayıp, ellerini ve ayaklarını arkadan bağlayarak kulaklarını, burnunu kesmek suretiyle hunharca Şehit ederler. Cesedini de ipreti alem olsun diye bir tabut içerisine koyarak , Hükümet konağı önünde halka teşhir ederler.</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: center; margin: 0cm 0cm 0pt;" align="center"><strong></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: center; margin: 0cm 0cm 0pt;" align="center"><strong><span style="font-family: Arial; color: #990000;"><span style="font-size: small;">BAYRAK HADİSESİ</span></span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: center; margin: 0cm 0cm 0pt;" align="center"><strong></strong> <span style="font-family: Verdana; color: black; font-size: 10.5pt;">İşgalci güçlerin şehirde yaptığı taşkınlıklar tam bir terör havası estirir. Olaylar bir türlü durmak bilmez. 27 Kasım l9l9 gecesi Ermenilerin ileri gelenlerinden Hırlakyan&#8217;ın evinde işgal komutanının şerefine bir balo tertiplenir. Baloda komutanın dansa davet ettiği genç ermeni kızı &#8220;Sizinle dans etmekten mazurum. Çünkü kendimi esarette hissediyorum Kalede Türk Bayrağı dalgalandığı sürece, sizinle dans edemem! &#8221; diyerek teklifini reddeder. Bunun üzerine askerlerine derhal emir veren komutan, Kaledeki Türk Bayrağını indirtir. 28 Kasım l9l9 Cuma günü Maraş&#8217;ın kara sabahıdır. Yatağından kalkan Maraş&#8217;lılar, asırlardan beri Kale burcunda dalgalanan Şanlı Bayraklarını göremezler. Bu olay şehri infiale sürükler. Savcı-Avukat Mehmet Ali Kısakürek derhal kaleme sarılarak &#8220;Alem-i İslam&#8217;a Hitap&#8221; beyannamesini yazarak şehrin muhtelif yerlerine dağıttırır. Halkı, Bayrağın indirilmesine tepki göstermeye davet eder. Bir Milletinin İstiklaline son verilmesi anlamına gelen Bayrağının indirilmesi karşısında Maraşlılar sessiz kalmazlar ve cuma namazı vakti Ulu Camii&#8217;ye halk toplanır. Ezan okunduktan sonra, camide toplanan halk &#8220;Bayraksız namaz kılınmaz&#8221; diye bağırır. O esnada Cami İmamı &#8220;Aziz Cemaat, Kalesinde düşman bayrağı dalgalanan bir Millet hürriyet&#8217;ini kaybetmiş sayılır. Hürriyet olmayan bir yerde cuma namazı kılmak caiz değildir.&#8221; dağıtılan beyannamenin doğru olduğunu tastik eder. Bunun üzerine Maraşlılar topluca Kale&#8217;ye hücum ederek, indirilen Bayrağı yeniden Kale burçlarına diker ve cuma namazı orada eda edilir.</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: center; margin: 0cm 0cm 0pt;" align="center"><span style="font-family: Verdana; color: black; font-size: 10.5pt;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: center; margin: 0cm 0cm 0pt;" align="center"><strong><span style="font-family: Arial; color: #990000;"><span style="font-size: small;">BÜYÜK SAVAŞ BAŞLIYOR</span></span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: center; margin: 0cm 0cm 0pt;" align="center"><span style="font-family: Verdana; color: black; font-size: 10.5pt;">Bayrak olayının ardından şehir adım adım savaşa sürüklenir. Aslanbey Başkanlığında kurulan Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti, her mahallede kurularak faaliyete geçer. Bir taraftan da Gazi Mustafa Kemal Atatürk ile temasa geçerek direniş hazırlığına başlanır. 21 Ocak l920 günü şehir harbi başlar. 22 gün ve gece süren bir mücadeleden sonra Maraşlılar 7 den 70&#8242;e silaha sarılarak tek yürek tek bilek halinde bütün mevcudiyetini ortaya koyar. Sonunda kendisini yok etmek isteyen düşmanı yerli işbirlikçileri ile birlikte mağlup eder, büyük bir zafere imzasını atar. Bu uğurda pek çok evladını şehit verir. Maraş&#8217;ın düşman istilasından kurtulması, Türk Kurtuluş Savaşının da ilk hareketini teşkil eder. Maraşlılar, daha o tarihte &#8220;Kendini Kurtaran Şehir&#8221; ünvanı ile anılmaya başlamakla birlikte, çevre illerinde yardımına koşarak milli dayanışmanın en güzel örneklerini verir.</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: center; margin: 0cm 0cm 0pt;" align="center"><span style="font-family: Verdana; color: black; font-size: 10.5pt;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: center; margin: 0cm 0cm 0pt;" align="center"><strong><span style="font-family: Arial; color: #990000;"><span style="font-size: small;">İSTİKLAL MADALYASI VE &#8220;KAHRAMANLIK&#8221; ÜNVANININ VERİLMESİ</span></span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: center; margin: 0cm 0cm 0pt;" align="center"><strong></strong><span style="font-family: Verdana; color: black; font-size: 10.5pt;">Maraş&#8217;ın Kurtuluş Savaşında şehir halkı ile birlikte topyekün direniş göstermesi ve çevre vilayetlerininde yardımına koşması büyük takdir toplar ve Kurtuluş Savaşı sonrasında Maraş&#8217;a bir yazı gönderilerek Milli Mücadeleye katılanların listesi istenir. Şehrin ileri gelen yöneticileri toplanır, bir durum tespiti yapar. Sonunda Ankara&#8217;ya &#8220;Maraş&#8217;ta Milli Mücadeleye katılmayan tek fert bile yoktur&#8221; cevabı verilir. Bunun üzerine 5 Nisan 1925 yılında toplanan Türkiye Büyük Millet Meclisi İstiklal Madalyası&#8217;nın Maraş&#8217;ta fertlere değil, şehir halkına verilmesi kararlaştırılır. Maraş&#8217;a bir adet Kırmızı Şeritli İstiklal Madalyası ile ödüllendirilir. Maraş şehri yine Milli Mücadeledeki fedakarlığından ötürü TBBM tarafından 7 Şubat l973 tarihinde de &#8220;Kahramanlık&#8221; payesiyle de ödüllendirilir. Kahramanmaraşlı 1925 yılından beri her yıl kurtuluş günü olan 12 Şubat Bayramında İstiklal Madalyasını Şanlı Bayrağına törenle takarak, geçmişini yadeder.</span></p>

<p class="sayac_bilgi">17481 okunma</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.istanbultarih.com/tarihte-bugun-marasa-kahraman-unvaninin-verilmesi/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>23</slash:comments>
		</item>
	</channel>
</rss>

