<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>İstanbul Tarih &#187; Tarihi Şahsiyetler</title>
	<atom:link href="http://www.istanbultarih.com/category/tarihi-sahsiyet/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://www.istanbultarih.com</link>
	<description>Şahsi Tarih Sitesi</description>
	<lastBuildDate>Mon, 06 Feb 2012 09:47:30 +0000</lastBuildDate>
	<language>en</language>
	<sy:updatePeriod>hourly</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>1</sy:updateFrequency>
	<generator>http://wordpress.org/?v=3.3</generator>
		<item>
		<title>Kurtuluş Mücadelesinin Efsaneleşen Komutanı : Kazım Karabekir Paşa&#8217;yı Vefâtının 64. yıldönümünde rahmetle anıyoruz</title>
		<link>http://www.istanbultarih.com/sanli-komutan-kazim-karabekir-pasa/</link>
		<comments>http://www.istanbultarih.com/sanli-komutan-kazim-karabekir-pasa/#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 25 Jan 2012 23:41:19 +0000</pubDate>
		<dc:creator>istanbultarih</dc:creator>
				<category><![CDATA[Anasayfa]]></category>
		<category><![CDATA[Tarihi Şahsiyetler]]></category>
		<category><![CDATA[Tarihine Sahip Çıkanlar Topluluğu]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.istanbultarih.com/?p=831</guid>
		<description><![CDATA[
Kazım Karabekir ( 1882)- (26.01.1948)

Kazım KARABEKİR, 1882 yılında İstanbul&#8217;da doğdu. Mehmet Emin Paşa&#8217;nın oğludur. İlköğrenimini İstanbul, Van, Harput ve Mekke&#8217;de tamamladıktan sonra, 1896&#8242;da İstanbul Fatih Askeri Rüştiyesi&#8217;ni, 1899&#8242;da Kuleli Askeri İdadisi&#8217;ni, 1902&#8242;de Harbiye Mektebi&#8217;ni ve 1905&#8242;te de Erkân-ı Harbiye Mektebi&#8217;ni bitirerek yüzbaşı rütbesiyle orduya katıldı. İki yıllık kıta stajını Manastır&#8217;da yaptı. İttihat ve Terakki&#8217;nin Manastır [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: center;"><p><a href="http://www.istanbultarih.com/sanli-komutan-kazim-karabekir-pasa/"><em>Click here to view the embedded video.</em></a></p></p>
<p style="text-align: center;"><strong>Kazım Karabekir ( 1882)- (26.01.1948)</strong></p>
<p style="text-align: center;"><img class="aligncenter size-medium wp-image-832" title="karabekir" src="http://www.istanbultarih.com/wp-content/uploads/2009/03/karabekir-240x300.jpg" alt="karabekir" width="240" height="300" /></p>
<p>Kazım KARABEKİR, 1882 yılında İstanbul&#8217;da doğdu. Mehmet Emin Paşa&#8217;nın oğludur. İlköğrenimini İstanbul, Van, Harput ve Mekke&#8217;de tamamladıktan sonra, 1896&#8242;da İstanbul Fatih Askeri Rüştiyesi&#8217;ni, 1899&#8242;da Kuleli Askeri İdadisi&#8217;ni, 1902&#8242;de Harbiye Mektebi&#8217;ni ve 1905&#8242;te de Erkân-ı Harbiye Mektebi&#8217;ni bitirerek yüzbaşı rütbesiyle orduya katıldı. İki yıllık kıta stajını Manastır&#8217;da yaptı. İttihat ve Terakki&#8217;nin Manastır örgütünün kurulmasına katıldı. 1907&#8242;de kolağası (önyüzbaşı) rütbesi alarak İstanbul Harbiye Mektebi, tabiye öğretmen vekilliğine atandı. İttihat ve Terakki İstanbul örgütünün kurulmasında görev aldı. 2.Meşrutiyet&#8217; ten sonra Edirne&#8217;de 2.Ordu 3.Fırka (tümen) erkân-ı harfliğine (kurmaylığına) atandı.</p>
<p>31 Mart 1909 ayaklanmasında Hareket Ordusu&#8217;nda görev aldı. 1910 Arnavutluk ayaklanmasının bastırılması harekâtında çalıştı. 14 Nisan 1912&#8242;de binbaşılığa yükseldi. Balkan Savaşı&#8217;nda Trakya sınır komiseri olarak görev yaptı. 1914&#8242;te kaymakam (yarbay) rütbesiyle Birinci Kuvve-i Seferiye komutanlığıyla İran ve ötesi harekâtıyla görevlendirildi. Bir süre sonra İstanbul Kartal&#8217;da 14. Fırka komutanlığına atandı ve Çanakkale&#8217;ye gönderildi. Kerevizdere&#8217; de Fransızlar&#8217; a karşı üç ay savaştıktan sonra miralaylığa (albay) yükseldi. Buradan, İstanbul&#8217;da I. Ordu erkân-ı harbiye başkanlığına, sonra Galiçya&#8217; ya gidecek ordunun ve ardından Mareşal Von der Goltz&#8217; un erkân-ı harbiye başkanlığına atanarak Irak&#8217;a gitti.</p>
<p>1916&#8242;da Kutü&#8217;l-Amare&#8217;yi kuşatan 18. Kolordu komutanlığına getirildi ve burayı aldıktan sonra Irak&#8217;ta İngilizler&#8217; le çarpıştı. 1917&#8242;de Diyarbakır&#8217;daki 2. Kolordu komutanlığına getirildi ve Van, Bitlis, Elaziz (Elazığ) cephelerindeki 2. Ordu komutanlığına vekâlet etti. 1918&#8242;de Erzincan ve Erzurum&#8217;u Ermeniler&#8217; den ve Ruslar&#8217; dan geri aldı. Ardından Sarıkamış, Kars ve Gümrü Kalelerini ve Karaköse’ yi kurtardı. Aynı yıl Mirliva (Tümgeneral) oldu. Mondros Mütarekesi sırasında sadrazam olan Ahmet İzzet Paşa&#8217;nın erkân-ı harbiye-i umumiye reisliği (genelkurmay başkanlığı) önerisini kabul etmeyerek Anadolu&#8217;da görev almak istedi. Önce Tekirdağ&#8217;daki 14. Kolordu Komutanlığı&#8217;na, ardından da Erzurum&#8217;daki 15. Kolordu Komutanlığı&#8217;na atanmasını sağlayarak Nisan 1919&#8242;da göreve başladı.<span id="more-831"></span></p>
<p>Hazırlıkları yapılan Erzurum Kongresi&#8217;nin toplanmasında önemli rol oynadı. Kurtuluş Savaşı&#8217;nda Edirne milletvekilliği ve Doğu cephesi komutanlığı yaptı. Ermeniler&#8217; in eline geçen Sarıkamış, Kars ve Gümrü Kalelerini geri alarak 15 Kasım 1920&#8242;de Ermeni ordusunu kesin olarak yendi. Ermeni hükümetiyle Ankara hükümeti adına Gümrü Antlaşması&#8217;nı imzaladı. Kars&#8217;ın alınmasıyla ferikliğe (korgeneral) yükseldi. Rus Sovyet Sosyalist Federe Cumhuriyeti ve Kafkasya hükümetleriyle Kars Antlaşması görüşmelerini yürüttü. Halk Partisi’nden Ayrıldı Kurtuluş Savaşı&#8217;nın bitiminden sonra I. Ordu müfettişliğine atandı, 1923&#8242;te İstanbul milletvekili oldu. 1924&#8242;te, TBMM&#8217;deki Dörtler Grubu&#8217;nu destekledi. Ardından askerlikten ayrılarak Halk Fırkası&#8217;ndan istifa etti. 17 Kasım 1924&#8242;te kurulan Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası&#8217;nın başkanlığına seçildi. Parti 3 Haziran 1925&#8242;te Şeyh Sait ayaklanması nedeniyle kapatıldı. Karabekir Mustafa Kemal Paşa&#8217;ya karşı yapılan İzmir suikasti ile ilgili görülerek bazı partililerle birlikte yargılandıysa da beraat etti. Siyasi hayatına on iki yıllık aradan sonra, 6 Ocak 1939&#8242;da İstanbul milletvekili olarak devam etti. 1946&#8242;da TBMM başkanlığına seçildi ve bu görevde iken 26 Ocak 1948&#8242;de Ankara&#8217;da öldü.<br />
Bu eserler şunlardır.</p>
<p style="text-align: center;">1- Hayatım (Karabekir Paşa bu eserinde gençlik yıllarını anlatmaktadır.)</p>
<p style="text-align: center;">2- İttihat ve Terakki Cemiyeti 1896-1909 (Bu eserde Paşa İttihat ve Terakkinin kuruluş dönemini ve ilk çalışmalarını anlatmaktadır.)</p>
<p style="text-align: center;">3- Birinci Cihan Harbine Neden Girdik ? (Birinci Cilt) (Bu eserde Paşa&#8217;nın istihbarat subayı olduğu dönemleri kapsadığından Osmanlının 1.Dünya Savaşı&#8217;na neden girdiğini çarpıcı belgelerde ortaya koymaktadır.)</p>
<p style="text-align: center;">4- Birinci Cihan Harbine Nasıl Girdik? (İkinci Cilt) (Cihan harbine Osmanlı İmparatorluğu&#8217;nun nasıl girdiğini anlatmaktadır.)</p>
<p style="text-align: center;">5- Birinci Cihan Harbini Nasıl İdare Ettik? (Üçüncü Cilt) &#8211; Erzincan ve Erzurum&#8217;un Kurtuluşu (Karabekir Paşa bu eserinde ise Erzurum ve Erzincan&#8217;ın nasıl kurtarıldığını anlatmaktadır)</p>
<p style="text-align: center;">6- Birinci Cihan Harbini Nasıl İdare Ettik? (Dördüncü Cilt) &#8211; Sarıkamış, Kars ve Ötesi &#8211; (Bu eserde ise Sarıkamış, Kars bölgelerinin nasıl kurtarıldığını anlatmaktadır)</p>
<p style="text-align: center;">7-Ermeni Dosyası (Paşa savaşacağı Ermenilerin tarihçesini araştırmış ve kaleme almıştır.)</p>
<p style="text-align: center;">8- Ermeni Mezalimi (Paşa Ermenilerin görev yaptığı doğu illerindeki katliamlarını belgelerle ve resimlerle ortaya koyarak, günümüzde koparılan kızılca kıyamete hayalle değil belgelerle cevap vermiştir.)</p>
<p style="text-align: center;">9-Paşaların Hesaplaşması ? İstiklal harbine neden girdik,niçin girdik ve nasıl idare ettik ? (Paşa, İstiklal Harbi öncesi İstiklal Harbi&#8217;ne kimlerin ve nasıl karar verdiğini, kimlerin karşı çıktığını ve inanmadığını bu eseriyle anlatmakta ve resmi tarihimizi kökten değiştirecek belgeleri koyup doğrularıyla bir dönemi aydınlatmaktadır.)</p>
<p style="text-align: center;">10- İstiklal Harbimiz (5 CİLT TAKIM) (Karabekir Paşa&#8217;nın en çok konuşulan ve tartışılan eseri. 1960 yılında ailesinin Türkiye Yayınevi tarafından yayınlattığı ve hemen yasaklanıp toplatılan eseri. Eseri baskıya hazırlayan Paşa&#8217;nın rahmetli damadı Prof.Faruk ÖZERENGİN beyefendinin deyimiyle &#8220;trenle Ankara&#8217;ya ailece toplanıp giderken kanun kaçakları gibi korka korka ürkek gözlerle baka baka gittiğimiz&#8221; diye anlattığı olay 5 yıl sürmüş ve sonunda beraat edip yayınına devam edilmiştir.</p>
<p style="text-align: center;">11- İstiklal Harbimizin Esasları (Karabekir paşanın 1933 yılında bastırmak istediği ancak matbaanın basılarak kireç ocaklarında imha edilen eseridir. İstiklal Harbi&#8217;mizi esas hatlarıyla ortaya koyan ve 1933 yılında bir Ankaralı adıyla bir gazetede yalan ve yakın tarihimizdeki olayları farklı, Karabekir Paşa&#8217;nın ismini aşağılayıcı yayınlar başladığında Paşa belgeler göndermeye başlar, ilk iki belge yayınlanır ama gerisi yayınlanmaz. Paşa bunun üzerine bu eseri hazırlar ve matbaada 3000 adet forma halindeki eser matbaa basılarak imha edilir. Bu eserin eksiksiz ve tam metin baskısı.)<br />
12- İstiklal Harbimizde İttihat Terakki ve Enver Paşa (2 cilt takım) (Paşa bu eserinde de İstiklal Harbi döneminde İttihat Terakki Erkanının ve özellikle Enver Paşa&#8217;nın çalışmalarını belge ağırlıklı olarak anlatmaktadır. Kurtuluş Savaşımızın başlıca kahramanlarından biri olan rahmetli General Kazım Karabekir&#8217; in (1882-1948) bu eseri, 1. Dünya Savaşında Osmanlı ordularının başkomutanı olarak yenilgiye düşüp Avrupa&#8217;ya kaçmış olan Enver Paşa ile Cemal ve Talat Paşalar gibi İttihat ve Terakki Cemiyeti (Fırkası) kurucuları ve erkanının özellikle Ulusal Kurtuluş Savaşı yıllarında yaptıklarını -belgelere dayanarak- anlatır. Önemli belgeler arasında Halk Şuralar Fırkası programı ile İslam İhtilal Cemiyetleri İttihadı nizamnamesi de vardır. 1920-23 yıllarını kapsayan bu değerli anılar, Enver Paşa&#8217;nın Kafkaslar&#8217; dan Orta Asya&#8217;daki feci öldürülüşüne kadar geçen bütün yaşamını anlattığı gibi, Onun ve yandaşlarının Kurtuluş Savaşındaki olumsuz etkinliklerini de belirtmektedir. Enver Paşa, Harb-i Umumi&#8217;den mağlup çıkılması üzerine Berlin&#8217;e kaçmak zorunda kalmıştı. Buradan Rusya&#8217;ya geçen Paşa Moskova&#8217;da İngiliz emperyalizmine karşı birlikte mücadele etmek için Sovyet devlet adamları ile görüşerek onlardan Anadolu hareketine silah yardımı yapmalarını istedi. Ve Rusya&#8217;nın desteğiyle kurulan İslam İhtilal Cemiyetleri İttihadı adlı cemiyetin başına geçerek Anadolu&#8217;da şubeler açmak istedi ve 1920 Eylül&#8217;ünde gerçekleşen Doğu Halkları Kongresi&#8217;ne katıldı. Bir ara Berlin&#8217;e döndüyse de fazla kalmayarak yine Moskova&#8217;ya geldi. Ve Ankara hükümetinin temsilcisi ile görüşmeler yaptı. Mustafa Kemal Paşa&#8217;ya bir mektup yazarak hakkındaki söylentileri ve Anadolu hareketinin başına geçeceği iddialarını yalanladı; fakat Yunan saldırısının başlaması ile Anadolu&#8217;ya geçme fikriyle Batum&#8217;a geldi. Bütün bu gelişmeler olurken beride Anadolu&#8217;da gözle görülecek bazı faaliyetler belirdi: Trabzon&#8217;da Enver Paşa&#8217;ya taraftarlığı ile bilinen Yahya Kahya, mahkum ve kaçaklardan oluşan bir tabur meydana getirerek başına buyruk bazı işler yapmaya ve Enver&#8217;in yakında döneceğini açıkça telaffuz etmeye başladı. Diğer taraftan, gelişmeler Büyük Millet Meclisi&#8217;nde bulunan kırk civarındaki İttihatçı mebuslarda da yankısını buldu. Bu gelişmelerden rahatsızlık duyan Mustafa Kemal Paşa, Rus hükümetiyle anlaşarak, Enver Paşa&#8217;yı devre dışı bıraktı. Rusların desteklerini kaybettiğini ve Anadolu&#8217;da da bir şey yapamayacağını anlayan Enver Paşa bu kez, Türkistan&#8217;a yönelerek, buradaki Türkleri Ruslara karşı istiklal mücadelesi vermek üzere örgütlemek istedi ve bu yolda da can verdi. İlk baskısını 1967&#8242;de yapan bu eser; o sırada Şark&#8217;ta bulunan Kazım Karabekir&#8217; in kendi gözlem, hatıra ve bilgileriyle birlikte, bu maceranın kahramanlarının 1920-23 arasındaki resmi-özel yazışma ve mektuplarının suretlerinden oluşan birinci elden bir kaynak niteliğindedir. Ayrıca, aynı hadiselerle bağlantılı olan Yahya Kahya ile Mustafa Suphi&#8217;nin öldürülmesi olayları ve bunlarla ilgili belgeler de, eserde ele alınan konulardandır. Enver Paşa ve İttihat ve Terakki erkanının Milli Mücadeledeki faaliyetlerine dair ilk elden bilgi, belge ve anılar veren eser, İslam İhtilal Cemiyetleri İttihadı nizamnamesi, Halk Şuralar Fırkası Programı ve Meclis tarafından Kahya Yahya olayını incelemek üzere Bursa mebusu Mustafa Fehmi Efendi başkanlığında oluşturulan tahkik heyetinin raporu gibi çok önemli belgeleri de içermektedir. )</p>
<p style="text-align: center;">13- Paşaların Kavgası (İstiklal Harbi biter bitmez Karabekir Paşa&#8217;nın M. Kemal Paşa ve etrafıyla arasındaki ihtilafların ve tartışmaların başladığı dönemi çok çarpıcı şekilde ele alarak anlattığı eseridir. Bu kitapta Türk yakın tarihinin en çapraşık dönemi Karabekir Paşa&#8217;nın kalemiyle ele alınıyor. Resmi tarihe yer yer ters düşen bu hatıralar yakın tarihimizin iyi anlaşılması için büyük kazançtır. Tarihin hafızası hiç bir zaman unutkanlıkları bağışlamamıştır. Bu kitabı okuyup bitirdiğiniz zaman yakın tarih tablosunun son çizgisinin çizilmiş olduğunu göreceksiniz. )</p>
<p style="text-align: center;">14- Bir Düello ve Bir Suikast (Karabekir Paşa&#8217;nın iktidar sahipleriyle ihtilafa düştüğü ve 15 yıla yakın Erenköy&#8217;deki köşkünde göz hapsinde tutulduğu dönemlerde kendisine planlanan suikast girişimini anlattığı eseri.)</p>
<p style="text-align: center;">15- Çocuk Davamız 2 cilt takım (&#8220;Kazım Karabekir Paşa&#8217;nın özellikle görev yaptığı Doğu vilayetlerinde bakımsız çocuklara yönelik yapmış olduğu çalışmaları ve raporlarını topladığı bu 2 ciltten oluşan eser günümüz idarecileri için iyi bir kaynak, tarih meraklıları için ise ibret verici bir çalışmadır. Paşa bu eserine başlarken şunları söylüyor: &#8220;Bir taraftan çocuk sefaleti, bir taraftan da şahane çocuk balolarını okudukça ve işittikçe bende duygularımı kaybettim. Bakımsız çocuklar millet enerjisinin, bakımsız topraklar da vatan enerjisinin kaybedilmesi demektir. Bakımsız çocuk milli tehlikedir. Çünkü her yıl maddi manevi bir sürü düşkün halk arasında kaynaşacak ve ordu saflarına karışacaktır. Demek milletin ve ordusunun keyfiyet bakımından kıymeti her yıl bir derece daha düşecektir. Vatanın geleceğinin sahipleri bugünün çocuklarıdır. Şu halde bakımsız çocukların bu vatana nasıl sahip olacakları bugünden düşünülecek bir meseledir. Bazı kimselerden esefle duydum ve duymaktayım da: Madem ki bakamayacaklar ne diye çocuk yapıyorlar. Bende cevap veriyorum ki: Ailelerin vatan borçları, fakir de olsalar, mümkün olduğu kadar çok çocuk yapmalarıdır. Nasıl Bakılacağını hesap etmek onların değil, devletin vazifesidir. Hayatımda bana zevk veren hayli başarılarım vardır: En zevklisi binlerce bakımsız çocuğun hayat ve geleceğini kurtarmak olmuştur.&#8221;</p>
<p style="text-align: center;">16- Çocuklara Öğütlerim (Karabekir Paşa&#8217;nın özellikle ilk okul dönemine ait çocukları için hazırladığı eseri. Büyük çocuklara (!) da vereceği pek çok şey olduğunu okudukça bu eserde göreceğiz)</p>
<p style="text-align: center;">17- Bulgaristan Esareti -Hatıralar, Notlar- (Paşa&#8217;nın hatıra ve notlarından Bulgar esareti dönemine ait eseri.)</p>
<p style="text-align: center;">18- İngiltere, İtalya ve Habeş Harbi (Paşa&#8217;nın bu üç devlet arasındaki savaşı anlattığı,askeri güç ve psikolojik durumu ortaya koyduğu eseri.)</p>
<p style="text-align: center;">19- Kürt Meselesi (Paşa&#8217;nın dün için doğu ve güneydoğu insanımızla ilgili ortaya koyduğu tezlerin bugün içinde aynen devam ettiğini, Kürt toplumu üzerinde emelleri olan Ermeni ve Batılı ülkelerin bu insanlarımızı nasıl kullanmak istediklerini bu eserinde okuyacaksınız.Doğu insanını ve doğu bölgelerini çok iyi bilen bir paşanın günümüz içinde geçerli tezlerini bu eserde bulacaksınız)</p>
<p style="text-align: center;">20- İzmir Suikasti (Paşa&#8217;nın ve muhalefetin İstiklal Harbi sonrası yargılandıkları M. Kemal Paşa&#8217;ya düzenlenen suikastı, Paşa&#8217;nın mahkemedeki savunmasını ve iddianameyi okuyacaksınız. Yayınevimizin sahibi Sn. Sami ÇELİK bu eserden dolayı yargılanmıştır.)</p>
<p>21- Ankara&#8217;da Savaş Rüzgarları -CHP Grup Tartışmaları- (Paşa ülkemizde ilk kez bir partinin grup tartışmalarını gün yüzüne çıkarmıştır. 2. Dünya Savaşı&#8217;na katılalım ve katılmayalım diyenleri, savaş öncesi savaşı yorumlayanlardan savaş sonrası kimlerin ahkam kesip büyük yanılgıya düştüklerini okuyacaksınız)</p>
<p>22- Nutuk ve Karabekir&#8217; den Cevaplar (12 Cilt) (Kazım Karabekir paşanın 1933 baskılı orijinal ve Osmanlıca Nutuk&#8217;un üzerine düştüğü notlar orijinal nutukla birlikte yayınlanmıştır.)</p>
<p>23- İktisat Esaslarımız (Paşa&#8217;nın İzmir İktisat Kongresi ile ilgili hazırlattığı rapordur ve kendi notlarıyla yayınlanmıştır.)</p>
<p>24- İtalya ve Habeş (Paşa&#8217;nın İtalya ve Habeş&#8217;i inceleyip kaleme döktüğü eseri.)</p>
<p>25-Tarihte Almanlar ve Alman Ordusu (Paşa&#8217;nın tarihi süreci içerisinde Almanları ve mesleği olan askeri açıdan Alman ordusunu incelediği eseridir.)</p>
<p>26-Tarih Boyunca Türk-Alman İlişkileri (Almanlarla Osmanlı arasında, Osmanlının son yıllarında başlayan yakın ilişkilerini ve Almanların Türkler tarafından en gizli bilgilere kadar ulaşabileceği makamlara getirilmesini anlatan eseridir.)</p>
<p>27- Türkiye&#8217;de ve Türk Ordusunda Almanlar (Paşa&#8217;nın Türk ordusunda görev yapan komutanları ve görev sürelerini inceleyip anlattığı eseri. Moltke, Goltz Paşa, Liman Von Sanders ıslah heyetlerinin başında Türkiye&#8217;ye gelip Osmanlı ordusunda senelerce görev yapmışlardır. Türk askerlik tarihine son asırlarında damgalarını vurmuşlar, bunlardan Goltz Paşa ülkemiz topraklarında ölerek İstanbul&#8217;a defnedilmiştir. Goltz ve Liman paşalarla birlikte çalışması hasebiyle Karabekir Paşa yer yer bu döneme ait hatıralarını da bu eserinde anlatmaktadır.</p>

<p class="sayac_bilgi">11667 okunma</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.istanbultarih.com/sanli-komutan-kazim-karabekir-pasa/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>1</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>TOPLANIN AZÎZİM, HÜDÂYÎ YOLUNA SEYRÜSEFER VAR!</title>
		<link>http://www.istanbultarih.com/toplanin-azizim-hudayi-yoluna-seyrusefer-var/</link>
		<comments>http://www.istanbultarih.com/toplanin-azizim-hudayi-yoluna-seyrusefer-var/#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 16 Oct 2011 18:40:27 +0000</pubDate>
		<dc:creator>istanbultarih</dc:creator>
				<category><![CDATA[Tarihçe]]></category>
		<category><![CDATA[Tarihi Şahsiyetler]]></category>
		<category><![CDATA[Tarihine Sahip Çıkanlar Topluluğu]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.istanbultarih.com/?p=3878</guid>
		<description><![CDATA[ 
‘‘Bir zaman ola ki, padişahlar rikâbında yürüyeler.’’

Kolay değildir bir duâya özne olup yudum yudum ondan nasibini almak. Zordur sekiz padişaha denk düşen ömürde mihmandarlık yapmak. Ve ne büyüktür, nefisten tecrid edip O’na kul olmak…
&#160;
Üsküdar’a Arzuhâl…
Ey her türlü belâya âmîn deyip Hu’larla zikre karışan ruhların hanesi,
Her dem aşkı libâs kılan bedenleriyle sırat-ı müsâkîme kanatlanan gönüllerin [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: center;"><strong> </strong><a href="http://www.istanbultarih.com/wp-content/uploads/2011/10/30465_131632053527349_131625310194690_276822_4278770_n1.jpg"><img class="aligncenter size-full wp-image-3880" title="30465_131632053527349_131625310194690_276822_4278770_n" src="http://www.istanbultarih.com/wp-content/uploads/2011/10/30465_131632053527349_131625310194690_276822_4278770_n1.jpg" alt="" width="432" height="250" /></a></p>
<p><strong><em>‘‘Bir zaman ola ki, padişahlar rikâbında yürüyeler.’’</p>
<p></em></strong></p>
<p>Kolay değildir bir duâya özne olup yudum yudum ondan nasibini almak. Zordur sekiz padişaha denk düşen ömürde mihmandarlık yapmak. Ve ne büyüktür, nefisten tecrid edip O’na kul olmak…</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Üsküdar’a Arzuhâl…</strong></p>
<p>Ey her türlü belâya âmîn deyip Hu’larla zikre karışan ruhların hanesi,</p>
<p>Her dem aşkı libâs kılan bedenleriyle sırat-ı müsâkîme kanatlanan gönüllerin asitânesi,</p>
<p>Ey kusuru görmeyen, hasenatı sükûtlarla dahi terennüm etmeyi leblere haram kılanların sarayı; ne mutlu Sana ki Hüdâyî gibi mahbûbu, tarifsiz bir aşkla sinende saklıyorsun. İzin ver, edeble gireceğimiz kapından lütûfla çıkalım.</p>
<p>Ey aşk, senin yolunu tutacağıma kasem ederim!</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Mukâddime / Koçhisar’da Peyda Olan Umman-ı Aşk</strong></p>
<p>1541’de kaderden eman alan bir serüvendir bu; başlangıçta suflî alemde nazar edilen sonrasında ulvî alem için âb-ı hayat olan.  İsmiyle müsemmadır. Övülmeye değerdir. Elbet bir gün ‘‘Azîz’’olacaktır Mahmud, ‘‘Hüdâ’’ya giden bu yolda.<span id="more-3878"></span></p>
<p>Sivrihisar’da destûr dediği ilim hayatı, İstanbul’da kemâle erer. Ve talebesi olduğu Nâzırzade Ramazan Efendi’ye İstanbul’da muîd -müderris yardımcısı-, Mısır ve Şam kadılıklarında nâib olur. Sadık olur. Hizmete teslim olup O’nda huzur bulur. Derken 981/1573’te Bursa Ferhâniye Medresesi’ne müderris, Câm-i Âtik mahkemesine nâib olarak atanır. Hasıl-ı kelam; bir eliyle Hz. Ömer’e müşebbeh adalet, diğer eliyle talepkârı olduğu ilmi dağıtır. Bir yandan da tarikat babından geçerek ilah-i aşk şarabından yudumlamaya başlar. Öyle sarhoş olur ki mey bile utanır buna; sebep ben miyim diye…</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Üftâde’ye niyaz: ‘‘Bana Hacı Bayram tacı giydir!’’</strong></p>
<p>Hüdâyî kadılığı sırasında irfansız ilimle vuslatın gerçekleşmeyeceğini idrak ederek nefsini haddeden geçirmeye niyetlenir. Nasîbini almak için kaftanlar içinde Üftâde’nin kapısında durur. Ve öğrenir ki burası yokluk kapısı; ne sırtındaki kaftana kıymet biçilir ne de ayağındaki çarığa. Riyâzat vadisine girmek için müderrislik ve kadılığı bırakarak derûndan bir ‘‘Hu’’ ile mâsivâya perde çekerek Üftâde’ye intisâb eder:</p>
<p>Müderrislik ğam u derd u belâdır</p>
<p>Kada hod cânib-i Hakk’tan kadâdır</p>
<p>Allah takdir buyurur; Üftâde Hazretlerinin kapısında üç yıl süren seyr ü sülûktan sonra hılâfet mertebesine ulaşır. Şeyhinin irşâd vazifesi teklifini defalarca kabul etmez. Ukalalığında mı? Hâşâ, sümme hâşâ! Tevazu buyurur hocasına. Sadece tevazu. Ne eksik ne fazla. Ama ‘‘şeyhini bile geçecek’’ kıvama gelmiştir bir kere. Dem bu demdir. Ve Hüdâyî, Sivrihisar’a -sılasına- giydiği taçla geri döner. Başlar ademoğlunu irşâda, ruhları şâda… Burada altı ay kalır. Derken yüreğinde hasretle Bursa yollarında bulur kendini. Teslimiyetle Şeyhinin kapısına yüz sürer. Ve ecel gelir; Üftâde’nin nasibine ölüm, Hüdâyî’nin yüreğine ateş düşer. Tekrardan Sivrihisar, ardından Rumeli… Yollar Hüdâyî’nindir vesselam…</p>
<p style="text-align: center;"><a href="http://www.istanbultarih.com/wp-content/uploads/2011/10/30465_131632060194015_131625310194690_276824_6303799_n.jpg"></a><a href="http://www.istanbultarih.com/wp-content/uploads/2011/10/Aziz_Mahmud_Hudayi_Hz_Hudayi_Yolu.jpg"><img class="aligncenter size-full wp-image-3886" title="Aziz_Mahmud_Hudayi_Hz_Hudayi_Yolu" src="http://www.istanbultarih.com/wp-content/uploads/2011/10/Aziz_Mahmud_Hudayi_Hz_Hudayi_Yolu.jpg" alt="" width="168" height="131" /></a>
</p>
<p><strong>İmdi, Âsitâne’de Şeyhlik Gerek…</strong></p>
<p>Tezâkir-i Hüdâyî adlı eserinden hareketle beyânımız şudur: Hüdayî Hazretleri İstanbul’a dönünce muhtelîf yerlerde şeyh ve vaîz olarak hizmet eder. Gerek ilmî ve siyasî eşrafta gerekse halk arasında şöhreti artar. O’nun sevgisi yüreklerden taşar. Gönüller tasavvuf ikliminde O’nunla huzura kavuşur. Elhak, padişahları bile kendine mürîd eyler.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Dünyayı kendine ram eyledi, padişahlar olmuş çok mu?!</strong></p>
<p>Hüdayî’nin III. Murad dönemindeki nüfûzu o kadar artar ki tebaanın ihtiyaçları hususunda padişaha tavsiyelerde dahi bulunur. Padişaha yazdığı mektup bunun nişanesidir:</p>
<p>‘‘Sakarya suyunu geçip odun tedârikini murad etmişsiniz. Halk-ı âmme ve hâssa ziyâdesiyle mesrûrdur. İhtiyaç da zarûret de küllîdir.  Ceddiniz Sultan Süleyman Han Hazretleri Kâğıthâne suyunu getirip âmmeyi su ile ziyâfet etmişti. Sizler saâdetiniz odun ile…’’</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Bir Rü’yâ ile Başlayan Muhabbet </strong></p>
<p>Rivayet olunur ki: I.Ahmed rü’yâsında Namçe (Avusturya) Kralı ile güreş tutup kendisinin arka yere düştüğünü görür. Devrin tabircileri yorumda aciz kalınca rü’yâ Hüdâyî’ye intikâl eder ve O da rü’yâyı, Namçe Kralı’na karşı kazanılacak zafer şeklinde yorumlar. Tabir edilen rü’yâ Estergon’un geri alınıp Avusturya’nın mağlup edilmesiyle hayat bulur. Âmennâ!</p>
<p>Yine başka bir rivayete göre; Hüdâyî, Sultanın gönderdiği hediyeyi kabul etmez. Bunun üzerine Sultan hediyeyi Şeyh Sivasî’ye gönderir ve Sivasî hediyeyi kabul eder. Bunun üzerine I. Ahmed: ‘‘Bu hediyeyi Hüdâyî’ye gönderdiğim hâlde o kabul buyurmadı’’ deyince Sivasî: ‘‘Hüdâyî bir ankadır ki lâşeye(leşe) tenezzül etmez!’’ der. Aradan zaman geçer. Sultan, Hüdâyî ile sohbeti sırasında bu vakayı hatırlar ve Hüdâyî ile paylaşır. Bunun üzerine o da verdiği cevapla ne kadar nüktedân ve zarif bir şahsiyete sahip olduğunu gözler önüne serer: “Padişahım, Şeyh Abdulmecid-i Sivasi bir bahrdır (denizdir); deniz bir katre masiva cirkabı ile mülevves (bir damla dünya kirliliği ile kirlenmiş) olmaz!”</p>
<p>Efendim, ne büyük bir bahtiyarlıktır böyle gönül erenleriyle aynı havayı teneffüs etmek ve yine ne büyük bir nimettir ki I. Ahmed gibi gönül tahtını, saltanat tahtına tercih edenlere torun olmak!</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Hangisi Keramettir Ey Gönlüm?!</strong></p>
<p>Bir gün Sultan Ahmed, Hz Hüdâyi’yi saraya davet eder, Hüdâyî de icâbet. Derken Hüdâyî Hazretleri abdest almak ister. Abdest suyunu sultan döker. Şeyhe havlusunu tutan Valide Sultan gönlünden: ‘‘Şeyhin bir kerâmetini görseydim’’ diye geçirir. Hüdâyî’ye bu istek malum olunca: ‘‘Hayret, bazı kimseler bizden kerâmet isterler. Cihan padişahı elimize su döküyor, valideleri havlu tutuyor. Bundan daha büyük kerâmet mi olur?’’ buyurur.</p>
<p>Kerametin hangisi olduğunu siz buyurun…</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Ey Fırtına, Sana Rağmen Denizde Neşve!</strong></p>
<p>Menkıbeden alıntı olunur ki: Denizcilerin bile çıkmaya cesaret edemediği fırtınalı bir günde Hz. Hüdâyî, Sultan Ahmed Camii’nde vereceği vaaza yetişmek için kayığa biner. Hüdâyî’nin dört tarafındaki deniz o anda diner. O gün bu gündür Üsküdar’la Sarayburnu arasında bir Hüdâyi Yolu’nun bulunduğuna inanılır.</p>
<p>O yolda buluşalım refikim!..</p>
<p style="text-align: center;"><a href="http://www.istanbultarih.com/wp-content/uploads/2011/10/237.jpg"><img class="aligncenter size-full wp-image-3882" title="237" src="http://www.istanbultarih.com/wp-content/uploads/2011/10/237.jpg" alt="" width="480" height="325" /></a></p>
<p><strong>Ve Bir Duanın Tecellisi…</strong></p>
<p>Günlerin birinde Sultan Ahmed gittiği çarşıda Hüdâyî Hazretlerine tesadüf eder. Hemen atından inerek yerine şeyhi oturtur ve kendisi de atın arkasından yaya olarak yürümeye başlar. Zatın gönlü, bu işe rıza göstermez ve şöyle buyurur: ‘‘Sırf şeyhimin duâsı ve emri yerini bulsun diye bindim.’’</p>
<p>Manzaranın betimlemesi Üftâde’nin duasına işaret etmektedir: ‘‘Oğlum, padişahlar rikâbında yürüsün.’’</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="http://www.istanbultarih.com/wp-content/uploads/2011/10/images.jpg"><img class="aligncenter size-full wp-image-3885" title="images" src="http://www.istanbultarih.com/wp-content/uploads/2011/10/images.jpg" alt="" width="259" height="194" /></a></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>İki Dilde Pek Çok Eser Çıktı Meydane / Hepsi Birbirinden Tasavvufane: O’nunla Mana Bulan Edeb/iyat:</strong></p>
<p>Hususî bir ihsâna ta elestte nail olan Hüdâyî; fikrini ve zikrini sanat endişesinden uzak bir şekilde yazıya döker. Vahdet-i vûcud fikrini her dem taze tutarak tekke şairlerinin yolundan yürür. Şiirlerinde Yunus Emre tesirlerine rastlarız: Neyleyim dünyayı / Bana Allah’ım gerek / Gerekmez mâsivâyı / Bana sultânım gerek</p>
<p>Bunun yanında Arapça ve Farsça şiirleriyle de Yunus’tan ayrılır:</p>
<p>Afitâbım bir hilâl-ebrû klulundur mâh-ı nev</p>
<p>Asumân-ı şeh-nişindir sipihrdir nişân</p>
<p>Yedi civarında Türkçe eseri bulunan Hüdâyî’nin yirmi kadar da Arapça eseri bulunmaktadır. Bursalı İbrahim Hakkı’ya göre hiçbir tefsire müracaat etmeden kaleme aldığı Nefâisül-Mecalis adlı Kur’an-ı Kerim tefsiri, Hz. Üftâde’ye intisabından hılâfetine kadar geçen dönemini anlattığı Vâkıât, kalbine doğan ilhamları ve gördüğü rü’yâları tarih belirterek aktardığı Tecelliyât; Arapça eserlerinden birkaçıdır.</p>
<p>İlahî, rubâi ve kıt’aların yer aldığı Türkçe Divanı didaktik tarzda yazılmış bir eser  olup tasavvufî hikmetlerle doludur. Celvetiyye tarîkatı adabının anlatıldığı Tarikatnâme ve Mirac hadisesinin anlatıldığı Mirâciye adlı Türkçe risaleleri bulunmaktadır. Ayrıca çoğunu III. Murad’a yazdığı 152’si Türkçe, 22’si Arapça  olmak üzere 174 mektubun yer aldığı Mektûbât adlı eseriyle de tarihe kaynaklık etmektedir.</p>
<p style="text-align: center;"><a href="../wp-content/uploads/2011/10/30465_131632060194015_131625310194690_276824_6303799_n.jpg"><img title="30465_131632060194015_131625310194690_276824_6303799_n" src="../wp-content/uploads/2011/10/30465_131632060194015_131625310194690_276824_6303799_n.jpg" alt="" width="315" height="420" /></a></p>
<p><strong>Ve en nihayet, Hakka yürüyüş: ‘‘Bir gün sefer düşer berzah iline / Otağı kalkıcak sultan eğlenmez’’</strong></p>
<p>1038/623’te ömrünün zahir olan varağını tarihe emanet kılarak ‘‘dost illerine’’ göç eder. Cenâzesi zâviyesinde bizzat kendisinin yaptırdığı türbeye, Üsküdar’a defnedilir. O gün bu gündür Üsküdar, hiç ölmeyenleri ağırlamanın huzuruyla daha bir vakurdur.</p>
<p style="text-align: center;"><a href="http://www.istanbultarih.com/wp-content/uploads/2011/10/aziz-mahmud-hüdayi-hz..jpg"><img class="aligncenter size-full wp-image-3881" title="aziz mahmud hüdayi hz." src="http://www.istanbultarih.com/wp-content/uploads/2011/10/aziz-mahmud-hüdayi-hz..jpg" alt="" width="417" height="256" /></a></p>
<p><strong>Zeyl / Selam Olsun Üsküdar Sakinine!</strong></p>
<p>Zikir meclislerinin piri, vaizler sultanı, Celvetî yolunun takipçisi büyük mutasavvıf-şair Seyyid Aziz Mahmud Hüdâyî; ne kelam Sen’i beyanda kâfi ne ruhum neşrettiklerinden memnun. Güneş şarktan garba hicret ettikçe duâna binlerce ‘‘Âmîn’’ kurban olsun!:</p>
<p>“Sağlığında bizi, vefatımızdan sonra kabrimizi ziyaret edenler bizimdir. Bizim dostlarımız denizde boğulmasınlar, imanlarını kurtarmadıkça göçmesinler, ahir ömürlerinde fakirlik çekmesinler, vefatlarını bilsinler ve haber versinler”</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong> Fatma BÜYÜKKARA, &#8220;TOPLANIN AZÎZİM, HÜDÂYÎ YOLUNA SEYRÜSEFER VAR!&#8221;, Tarıhçe Dergısı, s.41-44 Istanbul 2011</strong></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong><br />
</strong></p>
<p><strong><span style="text-decoration: underline;">Kaynakça</span></strong></p>
<p><strong>BANARLI, Nihad Sami, Resimli Türk Edebiyatı Tarihi, İstanbul, Milli Eğitim Basımevi, 2001.</strong></p>
<p><strong>KABAKLI, Ahmet, Türk Edebiyatı, Gözden geçirilmiş 12. baskı, İstanbul, Türk Edebiyatı Vakfı Yayınları, 2004, c. II.</strong></p>
<p><strong>KÖPRÜLÜ, M. Fuâd, Türk Edebiyatında İlk Mutasavvıflar, Ankara, Akçağ Yayınları, 2007.</strong></p>
<p><strong>NURBAKİ, Haluk, Velîler Deryasından Katreler, İstanbul, Damla Yayınevi, 2001.</strong></p>
<p><strong>TOPBAŞ, Osman Nuri, Bir Testi Su, İstanbul, Erkam Yayınları, 1998.</strong></p>
<p><strong>TOPBAŞ, Osman Nuri, İmandan İhsana Tasavvuf, İstanbul, Erkam Yayınları, 2002.</strong></p>
<p><strong>YILMAZ, Hasan Kâmil, Azîz Mahmûd Hüdâyî ve Celvetiyye Tarîkatı, 2. baskı, İstanbul, Erkam Yayınları, 1982.</strong></p>
<p><strong>YILMAZ, Hasan Kâmil, Aziz Mahmud Hüdayi: Hayatı ve Menkıbeleri, İstanbul, Aziz Mahmud Hüdayi Vakfı, 1994.</strong></p>

<p class="sayac_bilgi">14594 okunma</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.istanbultarih.com/toplanin-azizim-hudayi-yoluna-seyrusefer-var/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Gür Sesli Yiğit Şair Mehmed Akif&#8217;in Doğumunun 127. Yıldönümü</title>
		<link>http://www.istanbultarih.com/gur-sesli-yigit-sair-mehmed-akifin-dogumunun-127-yildonumu/</link>
		<comments>http://www.istanbultarih.com/gur-sesli-yigit-sair-mehmed-akifin-dogumunun-127-yildonumu/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 20 Dec 2010 03:47:29 +0000</pubDate>
		<dc:creator>istanbultarih</dc:creator>
				<category><![CDATA[Araştırma]]></category>
		<category><![CDATA[Tarihi Şahsiyetler]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.istanbultarih.com/?p=3448</guid>
		<description><![CDATA[
Fikir ve şiir dünyamızda eşine az rastlanır bir deha…
 Bu coğrafyanın insanlarının zihinlerine “İstiklal Şairi” olarak kazınmış, ölümsüz eseri “Safahat” ile şiir dünyamıza ve gönüllerimize taht kurmuştur.
Mehmed Akif, 1873 yılında Fatih’in Sarıgüzel Mahallesi’nde dünyaya gelmiştir. Babası Fatih Medresesi Müderrislerinden Mehmed Tahir Efendi, annesi ise Buharalı Emine Şerif Hanım’dır. Babası Mehmed Tahir Efendi aslen Arnavut, Tokat’ta doğan [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: center;"><a href="http://www.istanbultarih.com/wp-content/uploads/2010/12/mehmed-akif.jpg"><img class="size-full wp-image-3449  aligncenter" title="mehmed akif" src="http://www.istanbultarih.com/wp-content/uploads/2010/12/mehmed-akif.jpg" alt="" width="240" height="351" /></a></p>
<p>Fikir ve şiir dünyamızda eşine az rastlanır bir deha…</p>
<p> Bu coğrafyanın insanlarının <strong>zihinlerine “İstiklal Şairi”</strong> olarak kazınmış, ölümsüz eseri <strong>“Safahat”</strong> ile şiir dünyamıza ve gönüllerimize taht kurmuştur.</p>
<p>Mehmed Akif, 1873 yılında Fatih’in Sarıgüzel Mahallesi’nde dünyaya gelmiştir. Babası Fatih Medresesi Müderrislerinden Mehmed Tahir Efendi, annesi ise Buharalı Emine Şerif Hanım’dır. Babası Mehmed Tahir Efendi aslen Arnavut, Tokat’ta doğan annesi ise aslen Buharalı bir aileye mensuptur.</p>
<p>Akif’in babası Hoca Tahir Efendi, Fatih Medresesi müderrisliği yanında Mühürdar Emin Paşa ailesinin hususi muallimliğini yapmaktaydı. Hoca Tahir Efendi, Mühürdar Emin Paşa’nın oğullarından “ İbnülemin Mahmud Kemal (İnal)’in ilk hocalığını yapmış kişidir. Mehmed Akif’in de şiir merakı ders arkadaşı olan İbnülemin Mahmud Kemal ile birlikte deneme manzumeler yazarak başlamıştır.</p>
<p>Mehmed Akif’in hayatı ve fikirleri birkaç merhalede incelenmelidir.<span id="more-3448"></span></p>
<p>Mehmed Akif, Meşrutiyet Dönemi’nde halkın heyecan ve galeyanları frenlemeye çalışan, his ve hevesle değil akıl ve muhakeme ile yürünmesi gerektiğini haykıran bir mürşit, Mütareke ve Milli Mücadele Dönemi’nde esarete isyan eden, milleti uyanmaya ve davranmaya çağıran bir aksiyon adamı olan Akif&#8217;in en büyük meziyeti, söylemi ile eyleminin örtüşmesi; sözleri ile gözlerinin aynı şeyi ifade etmesidir ki şu mısralar en bariz misalidir;</p>
<p><strong>&#8220;Hayır, hayal ile yoktur benim alışverişim</strong></p>
<p><strong>İnan ki, her ne demişsem görüp de söylemişim”</strong></p>
<p>Akif’in şiirleri olmasa Çanakkale ve Milli Mücadelemiz zihinlerimizde bu kadar canlı kalamazdı. Vatanın fırtınalı günlerinde herkesin telaşa kapılıp ümitsizliğe düştüğü anlarda, yazılarında ümit, sabır ve cesaret aşılamakta;</p>
<p><strong>“Atiyi karanlık  görerek azmi bırakmak…</strong></p>
<p><strong>Alçak bir ölüm varsa, eminim budur ancak</strong></p>
<p><strong>Dünyada inanmam, hani görsem de gözümle</strong></p>
<p><strong>İmanı olan kimse gebermez bu ölümle</strong></p>
<p><strong>Ey dipdiri meyyit: İki el bir baş içindir</strong></p>
<p><strong>Davransana… Eller de senin baş da senindir!&#8230;</strong></p>
<p><strong>İş bitti, sebatın sonu yoktur deme, yılma, </strong></p>
<p><strong>Ey millet-i merhume sakın ye’se kapılma! ”  </strong>mısralarıyla insanların yüreklerine umudun sancağını diken kişi olmuştur.<strong></strong></p>
<p><strong>“Şudur cihanda benim en beğendiğim meslek<br />
Sözüm odun gibi olsun, hakikat olsun tek”  </strong>mısralarıyla yazdığı şiirleriyle belli bir zümreye yaranmayı değil, hakkı ve hakikati haykırmayı seçmiştir.<strong></strong></p>
<p>Akif, Milli Mücadele Dönemi’nde kürsülerden millete, adeta kükreyen bir aslan nidasıyla haykırarak, vatanı ve milleti ancak milletin azminin kurtaracağını şu mısralarla dile getirmiş ve milleti uyarmıştır;</p>
<p><strong>Sâhipsiz olan memleketin batması haktır;<br />
Sen sâhip olursan bu vatan batmayacaktır.<br />
Feryâdı bırak, kendine gel, çünkü zaman dar&#8230;<br />
Uğraş ki: telâfi edecek bunca zarar var</strong></p>
<p>Çanakkale Harbi boyunca Çanakkale ile yatıp kalkan Akif, bu necip milletin aziz evlatlarının vatan savunmasındaki iman, azim ve aşkına şahid olmuş ve o kahraman askerlerimizi şu mısralarıyla övmüştür;</p>
<p><strong>Asım’ın nesli diyordum ya nesilmiş gerçek</strong></p>
<p><strong>İşte çiğnetmedi namusunu çiğnetmeyecek.</strong></p>
<p>Bir devleti parçalamanın en iyi yolunun, o devleti oluşturan unsurları birbirine düşman etmekte, onları birbirine düşürmekte olduğunu gören mihraklara karşı uyanık olunması gerektiğini Akif, Safahat’ının çeşitli yerlerinde şu mısralarıyla dile getiriyordu ;</p>
<p><strong>Hani, milliyetin “İslam” idi? Kavmiyet ne?<br />
Sarılıp sımsıkı dursaydın a milliyetine.<br />
&#8220;Arnavutluk&#8221; ne demek? var mı Şeriatta yeri?<br />
Küfür olur, başka değil, kavmini sürmek ileri!<br />
Arab&#8217;ın Türk&#8217;e, Laz&#8217;ın Çerkez&#8217;e, yahut Kürd&#8217;e<br />
Acem&#8217;in Çinli&#8217;ye rüchanı mı varmış? nerede?<br />
Müslümanlıkta &#8220;anasır&#8221; mı olurmuş? ne gezer?<br />
Fikr-i kavmiyeti telin ediyor peygamber</strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>“Felaketin başı, hiç şüphe yok ki cehaletimiz,<br />
Bu derde çare bulunmaz-ne olsa-mektepsiz,<br />
Ne Kürd elifbayı sökmüş, ne Türk okur, ne Arap;<br />
Ne Çerkes’in, ne Laz’ın var bakın elinde kitap!<br />
Hülasa milletin efradı bilgiden mahrum<br />
Unutmayın şunu lakin “Zaman, zaman-ı ulûm”</strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>Artık ey millet-i merhume, sabah oldu uyan!<br />
Sana az geldi ezanlar, diye ötsün mü bu çan?<br />
Ne Araplık, ne de Türklük kalacak aç gözünü!<br />
Dinle Peygamber-i Zişan’ın ilahi sözünü</strong></p>
<p>Akif, bölünmüşlüğü, şahsi çekişmeleri, kendi değerlerini inkar eden batı hayranlarını ve bütün bu oyunların arkasındaki batılı kuvvetleri de ağır bir dille eleştiriyordu;</p>
<p><strong>Tükürün milleti alçakça vuran darbelere!<br />
Tükürün onlara alkış dağıtan kahpelere!<br />
Tükürün Ehl-i Salîb’in o hayâsız yüzüne!<br />
Tükürün onların aslâ güvenilmez sözüne!<br />
Medeniyyet denilen maskara mahlûka görün!<br />
Tükürün maskeli vicdânına asrın,Tükürün!</strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p>Zulmü alkışlamayan, zalimi sevmeyen, istiklale aşık ruha sahip, bir yara gördü mü onu dindirmek için çırpınan, zalimi sevmeyen, mazluma şefkat besleyen Akif’i herhalde en güzel şu mısralar ifade eder;</p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>Zulmü alkışlayamam, zalimi asla sevemem;<br />
Gelenin keyfi için geçmişe kalkıp sövemem.<br />
Biri ecdadıma saldırdı mı, hatta boğarım!&#8230;<br />
-Boğamazsın ki! –Hiç olmazsa yanımdan kovarım.<br />
Üç buçuk soysuzun ardından zağarlık yapamam;<br />
Hele hak namına haksızlığa ölsem tapamam.<br />
Doğduğumdan beridir, aşığım istiklale;<br />
Bana hiç tasmalık etmiş değil altın lale!<br />
Yumuşak başlı isem, kim dedi uysal koyunum<br />
Kesilir belki, amma çekmeye gelmez boyunum!<br />
Kanayan bir yara gördüm mü yanar ta ciğerim,<br />
Onu dindirmek için kamçı yerim, çifte yerim!</strong></p>
<p><strong>Adam aldırmada geç git, diyemem aldırırım.<br />
Çiğnerim, çiğnenirim, hakkı tutar kaldırırım!<br />
Zalimin hasmıyım amma severim mazlumu&#8230;<br />
İrticanın şu sizin lehçede ma&#8217;nası bu mu?</strong><strong></strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p>Hayatı boyunca inanç ve idealleri için çalışıp mücadele eden Mehmet Akif, Milli Mücadeleden sonra bu inanç ve ideallerine aykırı gördüğü bazı uygulamalar nedeniyle Mısır&#8217;a gitti. Kahire&#8217;deki Cami&#8217;ül Mısriye adlı Mısır Üniversite&#8217;nde 9 sene Türk Dili ve Edebiyatı Profesörlüğü yaptı (1925-1935).</p>
<p>Akif, 1936 Haziran’ında İstanbul’a gitmek üzere vapurla Mısır’dan yola çıkmış, bindiği vapur Çanakkale’den geçerken ve İstanbul Camilerinin siluleti belirince gözyaşlarına hakim olamaz.</p>
<p>Vatanına sıhhati dahil her şeyini kaybederek ve ölmek için gelen Akif, unutulduğunu kimsenin kendisini arayıp sormayacağını, istenmeyen adam olarak görüleceğini zannetmektedir. Fakat kendisinin ne kadar çok sevildiğini kendisini ziyarete gelenlerin çokluğu ile anlayacaktır.</p>
<p><strong>“Sessiz yaşadım, kim beni nerden bilecektir…”</strong> diyen Akif, 27 Aralık 1936 günü hürriyete aşık ruhu yorgun ve bitkin bir hale gelmiş bedeninden kurtulur ve bu özgür ruh aramızdan ayrılarak Hakk’a yürür.</p>
<p>Akif’in tabutu tek atlı bir arabayla Beyazıt Camii’ne getirilir. Tabuttaki Akif’in resmini gören bir tıbbiye öğrencisi, bu büyük ölümü üniversiteye haber verir. Bir yerlerden Türk bayrağı bulan üniversiteli gençler, Beyazıt Camii’ni doldururlar. Cenaze namazından sonra, Edirnekapı’daki mezarlığa kadar hiç kimse tarafından davet edilmeyen bir büyük kitle, hayatı ile eseri iç içe girmiş olan bu örnek şahsiyeti ebedî yolculuğuna uğurlar.</p>
<p style="text-align: center;"><a href="http://www.istanbultarih.com/wp-content/uploads/2010/12/mehmed-akif-2.bmp"><img class="size-full wp-image-3450  aligncenter" title="mehmed akif 2" src="http://www.istanbultarih.com/wp-content/uploads/2010/12/mehmed-akif-2.bmp" alt="" /></a></p>
<p>Onun ölümü de hayatı kadar hazin olmuştur. Cenaze merasiminde devlet erkanı yoktu. Şatafat ve devlet töreni de yoktu. O, üniversite gençliğinin elleri üzerinde taşınarak ebedi istirahatgahına götürüldü. Mehmed Akif, Cumhuriyet Tarihi’nde kendisinden önce hiç kimseye nasip olmayan kalabalık bir cemaatle son yolculuğuna uğurlanmıştır.  Mezarı bile onlar tarafından yapıldı.</p>
<p>Ama Akif, bugün Türk gençliğinin önünde bir karakter timsali olarak ışık saçmağa devam ediyor.</p>
<p><strong>Kaynak: </strong></p>
<p><strong>İbrahim Akkurt, Gür Sesli Yiğit Şair Mehmed Akif Ersoy, İstanbul Tarih Bülteni 2. Sayı s.27-30</strong></p>

<p class="sayac_bilgi">9747 okunma</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.istanbultarih.com/gur-sesli-yigit-sair-mehmed-akifin-dogumunun-127-yildonumu/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Sultan Alparslan&#8217;ın mezarı bulundu</title>
		<link>http://www.istanbultarih.com/sultan-alparslanin-mezari-bulundu/</link>
		<comments>http://www.istanbultarih.com/sultan-alparslanin-mezari-bulundu/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 17 Dec 2009 05:32:51 +0000</pubDate>
		<dc:creator>istanbultarih</dc:creator>
				<category><![CDATA[Haberler]]></category>
		<category><![CDATA[Ortaçağ Tarihi]]></category>
		<category><![CDATA[Tarihi Şahsiyetler]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.istanbultarih.com/?p=2417</guid>
		<description><![CDATA[Türk Tarih Kurumu eski Başkanı ve öğretim üyesi Prof.Dr. Yusuf Halaçoğlu, Türklere Anadolu’nun kapısını açan Sultan Alparslan’ın mezar yerinin sonunda bulunduğunu açıkladı.
Türkmenistan’da yeni belirlenen mezarın kazılması için Türkmenistan’la protokol imzalanacak. Kazıya ODTÜ de destek veriyor
Mezar yerinin Merv’de olduğunu Türkiye tespit etti. Dışişleri ile Türkmenistan arasında imzalanacak protokolün ardından kazı çalışmalarına başlanacağını belirten Halaçoğlu, kazı çalışmalarına [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: center;"><strong>Türk Tarih Kurumu eski Başkanı ve öğretim üyesi Prof.Dr. Yusuf Halaçoğlu, Türklere Anadolu’nun kapısını açan Sultan Alparslan’ın mezar yerinin sonunda bulunduğunu açıkladı.</strong><img class="aligncenter size-full wp-image-2418" title="alparslan" src="http://www.istanbultarih.com/wp-content/uploads/2009/12/alparslan.jpg" alt="alparslan" width="423" height="317" /></p>
<p>Türkmenistan’da yeni belirlenen mezarın kazılması için Türkmenistan’la protokol imzalanacak. Kazıya ODTÜ de destek veriyor</p>
<p><span style="font-family: Arial;">Mezar yerinin Merv’de olduğunu Türkiye tespit etti. Dışişleri ile Türkmenistan arasında imzalanacak protokolün ardından kazı çalışmalarına başlanacağını belirten Halaçoğlu, kazı çalışmalarına ODTÜ ve TÜBİTAK da yerin altını gösteren cihazlarıyla katkıda bulunacağını belirtti.<span id="more-2417"></span></span></p>
<p><span style="color: #000080;"><strong>TALAN EDİLMESİN DİYE</strong></span></p>
<p><span style="font-family: Arial;">Halaçoğlu, Sultan Alparslan’ın mezar yerinin yerle bir edildiği için kayıp olduğunu, ancak 3 yıl süren bir araştırma sonucunda mezar yerini tespit ettiğini söyledi. Halaçoğlu, “Şu anda yerini tam olarak açıklamak istemiyorum, çünkü talan edilmesin istiyorum. Ben Çağrı Bey’in mezar yerlerini inceleyerek yeri tespit ettim. Krokisini çizdim. Türbenin temellerine ulaştım” diye konuştu.</span></p>
<p><span style="color: #000080;"><strong>MALAZGİRT SAVAŞI’NIN DELİLİ</strong></span></p>
<p><span style="font-family: Arial;">Alparslan’ın mezarının Türkmenistan’da bulunmasının “Malazgirt Savaşı olmadı” diyenlere yanıt olduğunu ifade eden. Halaçoğlu, “Malazgirt’e gidelim, dedektörle her tarafı dinleyelim. Bu savaş olmasaydı Türkmenistan’da yaşıyor olacaktık” dedi. </span></p>
<p>Star</p>

<p class="sayac_bilgi">4141 okunma</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.istanbultarih.com/sultan-alparslanin-mezari-bulundu/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>1</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Büyük İskender’in Komutanlık Sırları</title>
		<link>http://www.istanbultarih.com/buyuk-iskender%e2%80%99in-komutanlik-sirlari/</link>
		<comments>http://www.istanbultarih.com/buyuk-iskender%e2%80%99in-komutanlik-sirlari/#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 10 Jun 2009 12:31:07 +0000</pubDate>
		<dc:creator>istanbultarih</dc:creator>
				<category><![CDATA[Anasayfa]]></category>
		<category><![CDATA[Tarihi Şahsiyetler]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.istanbultarih.com/?p=1603</guid>
		<description><![CDATA[Değerli Arkadaşlar;
Sitemizde zaman zaman Tarihi Şahsiyetler bölümümüzde Tarihe mal olmuş Şahsiyetleri tanıtmaktayız. Bu haftaki Tarihi şahsiyetimiz Efsanevi Komutan Makedonyalı Büyük İskender. Keyifli bir yazı okumanız temennisiyle&#8230;
Pers İmparatorluğu&#8217;nu yıkarak Yunanistan&#8217;dan Hindistan&#8217;a uzanan topraklarda hâkimiyet kuran efsanevi lider Makedonyalı Büyük İskender(Alexander the Great)&#8217;in 35.000 kişilik orduyu kilometrelerce peşinden sürükleyen komutanlık sırrı neydi?
 
Tarih, Eski Yunan&#8217;la Doğu&#8217;yu buluşturan, Araplarca [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Değerli Arkadaşlar;</p>
<p><strong>Sitemizde zaman zaman Tarihi Şahsiyetler bölümümüzde Tarihe mal olmuş Şahsiyetleri tanıtmaktayız. Bu haftaki Tarihi şahsiyetimiz Efsanevi Komutan Makedonyalı Büyük İskender. Keyifli bir yazı okumanız temennisiyle&#8230;</strong></p>
<p style="text-align: center;">Pers İmparatorluğu&#8217;nu yıkarak Yunanistan&#8217;dan Hindistan&#8217;a uzanan topraklarda hâkimiyet kuran efsanevi lider Makedonyalı Büyük İskender(Alexander the Great)&#8217;in 35.000 kişilik orduyu kilometrelerce peşinden sürükleyen komutanlık sırrı neydi?</p>
<p style="text-align: center;"> <img class="size-medium wp-image-1604    aligncenter" title="16657117_0" src="http://www.istanbultarih.com/wp-content/uploads/2009/06/16657117_0-194x300.jpg" alt="16657117_0" width="116" height="180" /></p>
<p>Tarih, Eski Yunan&#8217;la Doğu&#8217;yu buluşturan, Araplarca Zülkarneyn olarak anılan Büyük İskender adına birbiriyle çelişkili pek çok not düşmüş. Komutanlık sırlarına, özel yaşamına, hırslarına, tutkularına, anne-babasıyla ilişkilerine dair yazılıp çizilenler 2300 yıl öncesinin gizemli lideri hakkında güvenilir birer kaynak teşkil eder mi bilinmez ama, söylenen bunca şey bu sıra dışı kahramanı daha da esrarengizleştiriyor.<br />
12 yaşındayken Aristo&#8217;dan ders almaya başlayan, 16 yaşındayken Roma&#8217;ya karşı savaşan babası kral Philip&#8217;in yerine ülkeyi idare eden, 20 yaşındayken tahta çıkan bu komutan için hâlihazırda 3 farklı karakter tahlili mevcut. Bunlardan birincisine bakarsak İskender eşi benzeri görülmemiş derecede gaddar, gözü dönmüş ve &#8230;<span id="more-1603"></span></p>
<p style="text-align: center;"> </p>
<p>Pers İmparatorluğu&#8217;nu yıkarak Yunanistan&#8217;dan Hindistan&#8217;a uzanan topraklarda hâkimiyet kuran efsanevi lider Makedonyalı Büyük İskender(Alexander the Great)&#8217;in 35.000 kişilik orduyu kilometrelerce peşinden sürükleyen komutanlık sırrı neydi? Tarih, Eski Yunan&#8217;la Doğu&#8217;yu buluşturan, Araplarca Zülkarneyn olarak anılan Büyük İskender adına birbiriyle çelişkili pek çok not düşmüş. Komutanlık sırlarına, özel yaşamına, hırslarına, tutkularına, anne-babasıyla ilişkilerine dair yazılıp çizilenler 2300 yıl öncesinin gizemli lideri hakkında güvenilir birer kaynak teşkil eder mi bilinmez ama, söylenen bunca şey bu sıra dışı kahramanı daha da esrarengizleştiriyor.<br />
12 yaşındayken Aristo&#8217;dan ders almaya başlayan, 16 yaşındayken Roma&#8217;ya karşı savaşan babası kral Philip&#8217;in yerine ülkeyi idare eden, 20 yaşındayken tahta çıkan bu komutan için hâlihazırda 3 farklı karakter tahlili mevcut. Bunlardan birincisine bakarsak İskender eşi benzeri görülmemiş derecede gaddar, gözü dönmüş ve acımasız bir adamın tekiymiş. İkinci görüşe göreyse, aslında iyi bir kişi olan İskender, doğu seferiyle sonu gelmez bir fethetme arzusuna tutulmuş, karakteri değişmiş, gözünü hırs bürümüş ve böylece de kendi çöküşünü, sonunu hazırlamış. İskender&#8217;i bir aziz gibi gören son görüş de onu, kültürel hoşgörü ve kardeşliğe dayalı bir ülke kurma peşinde olan bir fatih olarak tanımlıyor.<br />
Bu birbirine hiç benzemeyen, ancak tek bir kişiye atfedilen karakter özelikleri arasında önümüzü kolay kolay göremesek de, yolu Anadolu&#8217;dan da geçen bu liderin komutanlık sırlarına dair söylenecek sözler olmalı diye düşündük ve İskender&#8217;in zaman zaman ona asi gelip ayaklansa da Yunanistan&#8217;dan Hindistan&#8217;a kadar olan toprakları komutanlarının peşi sıra arşınlayan ordusuna uyguladığı motivasyon taktiklerine dair bir yazı hazırladık. Gördük ki, önceleri daha insancıl ve geleneksel metotlar kullanan İskender, topraklarını genişlettikçe hileli ve insafsız, pek de tekin olmayan stratejiler uygulamaya koyulmuş. Öyle ya da böyle, sıra dışı bir komuta ve motive etme kabiliyetine sahip olmasaydı, tarihin kendisine biçtiği &#8220;efsanevi kahraman&#8221; rolünün altından kolay kolay kalkamazdı. İşte Büyük İskender&#8217;in ordusunu yönetme taktikleri:</p>
<p><strong>Güven ve Eşitlik İlkesi</strong></p>
<p><strong></strong><br />
Büyük İskender savaş arkadaşlarına, beraberinde çalışanlara ve askerlerine güvenir, bunu onlara hissettirirdi. Hatay yakınlarına Perslerle çarpıştığı İssos Savaşı sırasında gerçekleşen şöyle bir olay anlatılır: Bu çetin savaş sırasında İskender ateşlenmiş, yatağa düşmüştür. Üst düzey generallerden Parmenio, İskender&#8217;e, doktoru Philip&#8217;in Pers imparatoru Darius&#8217;tan rüşvet aldığını ve ilaç yerine kendisine zehir verdiğini öne süren bir mesaj gönderir. Bu notu okuyan İskender anında ilacını içer ve ardından bu notun yazılı olduğu kâğıdı doktorunun eline tutuşturur. Böylece, doktoru Philip&#8217;e ne kadar güvendiğini hayatını riske atarak göstermiş olur.<br />
<strong>Tanrılara Kurbanlar Sunma </strong></p>
<p><strong></strong><br />
İskender, savaştan önce tanrılara adaklar ve kurbanlar sunar, ertesi sabah da savaşa başlardı. Bu sıra dışı yöntem, ordunun moral ve motivasyon düzeyini yükseltiyor, başarı ümidini diri tutuyordu. Askerler savaşa başlamadan önce, komutanlarının tanrılara sunduğu kurbanlar sayesinde arkalarında büyük güçlerin bulunduğunu ve bunların kendilerine her zaman destekçi olacaklarını düşünürlerdi. Bir keresinde Darius&#8217;un donanmasıyla karşılaşmamak için Denizler Tanrısı Poseidon&#8217;a 4 atlı bir savaş arabası kurban etmiş İskender. Bu gibi davranışları onu ordusunun gözünde tanrısal bir niteliğe de kavuşturuyor, askerlerin ondan güç almalarını sağlıyormuş. İlahi niteliklere sahip bir lider tarafından yönetilmek ordu için onurlandırıcı bir hediyeymiş. Ancak Makedonya ve Yunan kültürleri arasında, yaşayan ilahlar konusu tartışmalı bir mesele olduğu için, kendisine ilahi sıfatların atfedilmesi, zaman zaman ordu içinde tepkilere neden oluyormuş.<br />
<strong>Ödüllendirme</strong></p>
<p><strong></strong><br />
İskender, yeni evli ya da çocuklu askerlere savaş süresinde evlerine gitme izni veriyordu. Mağlup edilen ordunun hazineleri talan edildikten sonra, askerlerine savaş sonrası toplanan ganimetlerden sunardı. Savaşta öne çıkanlara da nişan ve hediyeler veriyor, bir sonraki çarpışmada başarılı olanlar için yeni ödüller vaat ediyordu.<br />
<strong>Savaş Sonrasında Yaralıları Dinleme</strong></p>
<p><strong></strong><br />
Savaşın ardından İskender ordunun arasında teker teker geziyor, yaralılarla onlara güç vermek için birer birer ilgileniyordu. Askerler başlarından geçenleri anlatmalarını istiyor ve hikâyelerini abartmalarına sesini çıkarmıyordu. Bu, ordu için bir psikoterapi işlevi görüyor, lider ve ordusu arasında yakın ilişkilerin oluşmasını sağlıyordu.<br />
<strong>Ölenlerin Ardından Merasim  Düzenleme</strong></p>
<p><strong></strong><br />
Savaşta ölenler için gösterişli bir yürüyüş ve cenaze merasimi düzenliyordu. Bu da hayatta kalan askerlere komutanlarının kendilerine ne kadar saygı duyduğu mesajını iletiyordu.<br />
<strong>Kendini Ateşe Atma</strong></p>
<p><strong></strong><br />
Makedonya ordusu için korkaklık, asi gelmekten daha fazla ayıplanan ve onur zedeleyen bir davranıştı. Bunu bilen Büyük İskender, ordu yorulduğu, yer yer çözülmeler ve isyanlar gerçekleştiği zamanlarda karşı birlikteki okçuların tek hedefi olacak şekilde öne atılıyor ya da şehrin duvarlarına tırmanıyordu. Liderlerinin kendisini böyle bir tehlikenin içine atmaları karşısında dağılmış veya isyan durumunda olan ordu bir araya geliyor ve İskender&#8217;in takipçisi oluyordu. Savaşın en ciddi ve tehlikeli zamanlarında hayatı pahasına aldığı bu risk orduyu ayaklanma zamanında bile düşmana karşı savaşmaya yönlendirme taktiği olarak görülmektedir. İskender&#8217;i, kendisini ölüme götürebilecek bu gözü kara atılganlığa sevk eden bir diğer neden de askerlerin zihinlerine kurtuluşun tek yolunun zafer elde etme olduğunu, bu anlamda ölmenin olağanüstü bir durum gibi algılanmaması gerektiği fikrini sokmaktı. Liderin savaşma isteğinin derecesini göstermesi açısından etkili olan bu motivasyon yöntemi, özellikle bir komutanın astlarını harekete geçirme söz konusu olduğunda hatırı sayılır bir yöntem olarak ele alınır. Buradan çıkardığımız bir diğer sonuç da İskender&#8217;in Pers kralları gibi muhafızları tarafından korunmak için değil, onlara yol göstermek, liderlik etmek, ateş ve heyecan vermek için savaş meydanlarında bulunduğudur.   <br />
<strong>Hitabet Yeteneğini Kullanma</strong></p>
<p><strong></strong><br />
Savaş sonrası orduya seslenen İskender, yaptığı konuşmada savaşta elde ettiği başarıları, ele geçirdiği toprakları Makedonya&#8217;yı Yunan Devletleri&#8217;nin önderi durumuna getiren babası Philip&#8217;in başarılarına nispet ederek dile getiriyordu. Bu da onun olduğundan daha üstün ve yetenekli bir komutan olarak görülmesini sağlıyordu.<br />
Ordudan gelen şikâyetler karşısındaysa, kendisinin orduyu güç duruma sokmadığını, fakat askerlerin onu savaşın güç zamanlarında yarı yolda bıraktığını ifade ediyordu. Yalan söylemiyor; ancak üstün hitabet yeteneğini ustaca kullanarak askerlerin zihinlerini kolayca manipüle edebiliyordu. Kullandığı bu ikna edici dil ve retorikle, ne yapıp edip, tüm itiraz ve şikâyetler karşısında üste çıkmayı başarıyordu her seferinde.<br />
<strong>Büyük İskender&#8217;in Taktiklerinin Ters Teptiği Anlar</strong></p>
<p><strong></strong><br />
İskender&#8217;in ordusuna karşı davranışlarının zamanla acımasız bir hale bürünmesinin ilk belirtilerinden biri Gordion düğümü diye bilinen şu efsaneye atfedilmektedir: Yaşlı bir kahin, söz konusu düğümü çözenin tüm Asya&#8217;ya hâkim olacağını öne sürmüştür. Ünlü Gordion düğümü, bir öküz arabasını bir sütuna bağlayan düğümler yığınıymış, çözmek de her yiğidin harcı değilmiş. Frigler&#8217;in Gordion şehrine giren İskender, bir labirent kadar karmaşık bu düğümü çözmek için ne kadar uğraştıysa da nafile, başarılı olmamış. Bunun üzerine çok öfkelenmiş ve kılıcını kaptığı gibi öfkeyle düğüme saplamış ve yarmış onu. Ve bu sırada &#8216;Onu nasıl çözdüğümün ne anlamı var ki?&#8217; diye haykırıyormuş. Düğümü çözme metoduyla ordularını motive etme yöntemini birbiriyle ilişkilendirirsek, düğümü çözerken İskender&#8217;in kullandığı hilebaz bakış açısını, orduyu motive etmede de kullandığını görebiliriz.<br />
Hindistan dolaylarında, ordu isyan halindeyken, askerleri savaşa yönlendirmek için kendini öne attığı sırada göğsüne bir ok saplanmış İskender&#8217;in. Bu haber üzerine galeyana gelen askerler, şehirde önlerine çıkan kadın-erkek, çoluk-çocuk herkesi kıyımdan geçirmişler. İskender&#8217;in böyle bir katliama izin vermesi bize barbarca görünse de İskender&#8217;e göre bu, askerlerin kan görme tutkusunu tatmin etmeye yarıyormuş. Göğsüne saplanan oku kendisi çıkarmaya çalışan İskender, aşırı kanama sonucu bayılmış ve ordu içinde öldüğü dedikoduları yayılmış. Bu haber üzerine 3000 ücretli asker ordu içinde isyan çıkarmışlar. Askerleri savaş meydanında çarpışmaya çekmek isterken böylesi bir ayaklanmaya neden olması, İskender&#8217;in savaş taktiklerinin zaman zaman nasıl ters tepebileceğine etkileyici bir örnektir.  <br />
<strong>Büyük İskender&#8217;in Düzenlediği Sahte Mektup</strong></p>
<p><strong></strong><br />
Aktarılan bir başka olay da Pers Kralı Darius&#8217;un İskender&#8217;e gönderdiği bir mektuba dair… Darius İskender&#8217;e bir mektup göndererek eğer savaşa son verir, dostluk anlaşması imzalarsa Asya&#8217;nın batısındaki toprakları kendisine vereceğini vaat eder. Ancak İskender&#8217;in istediği daha fazlasıdır. Bunun üzerine bu mektubu saklar ve doymak bilmez ele geçirme tutkusuyla sahte bir mektup düzenler. Darius&#8217;un ağzından yazdığı bu mektupta onu oldukça küstah bir kişi gibi gösterir. Bu sahte mesajı okuyan Büyük İskender&#8217;in savaş arkadaşları Darius&#8217;un teklifini geri çevirirler. Tabi aslında neyi kaçırdıklarından bihaberdirler.<br />
Önceleri savaşta öne çıkanlara hediyeler sunan İskender, sonraları savaşta yaralananların veya yaşlı olan askerlerin görevine son verme işine girişir. Bu bir reddediş, yüz çeviriş ve askerleriyle arasında bir kopukluk olarak algılanır. Ayrıca isyanları bastırmak için isyancıların elebaşlarından 13 kişiyi anında ölüm cezasına çarptırması,  komutanlarına karşı oldukça özgür ve açık sözlü olan bu askerler arasında çözülmelere, eşitlik ilkesinin alaşağı edilmesine, asker-komutan iletişiminde kopmalara ve disiplinde bozulmaya yol açmış.  <br />
Asya&#8217;nın fatihi olma yolundaki Büyük İskender&#8217;in 33 yaşında ateşli bir hastalıkla gelen apansız ölümü, Gordion düğümünü tek bir kılıç darbesiyle bölerkenki sabırsızlığını hatırlatır. Kim bilir, zaman zaman başarıya hileli yolardan ulaşmak isteyen bu efsanevi komutan, düğümü sabırla ve usulüne uygun yöntemlerle çözmeyi tercih etseydi, kehanet gerçekleşecek ve Büyük İskender, Büyük Asya Fatihi olarak anılacaktı belki de…</p>
<p> </p>
<p><strong>BÜYÜK İSKENDER’İN AĞZINDAN BAŞARI SIRLARINA DAİR </strong></p>
<p><strong>&lt;  </strong>Diğerlerine üstün gelmemin sebebi kudretim ve ordularımın gücü değil, mükemmelliğin ne anlama geldiğini biliyor olmamdır.<br />
<strong>&lt;</strong>  Kişi tüm dünyaya yetmediğinde, mezara yetecek demektir.<br />
<strong>&lt;</strong>  Gayret edip çalışan bir insan için, imkânsızlık kavramı söz konusu olamaz.<br />
<strong>&lt;</strong>  Atina&#8217;da iyi bir isim yapabilmek adına çetin güçlüklerle yüzleşmek zorunda kaldım.<br />
<strong>&lt;</strong>  Yaşıyor olmamı babama, iyi yaşıyor olmamı da öğretmenime borçluyum.<br />
<strong>&lt;</strong>  Yavaş yavaş eriyip gözden kaybolarak unutulmaktansa, yanıp kül olmak yeğdir.<br />
<strong>&lt;  </strong>Dünya inanç ve ümide dair bir fikir birliği içinde olamasa da hala herkes merhamet ve yardımseverlikten söz ediyor.<br />
<strong>&lt;</strong>  Meçhullük ve karanlıklarla dolu uzun bir hayat yerine, zaferle taçlanan kısacık bir ömrü tercih ederim.<br />
<strong>&lt;  </strong>Birimizin nasıl davranacağının, tümümüzün kaderine bağlı olduğunu unutma! <br />
<strong>&lt;</strong>  Sana hardal tohumu gönderirsem, zaferimin ne kadar acı olduğunu tadar, tanır ve anlarsın. <br />
<strong>&lt;</strong>  İnsanları dar kafalıların yaptığı gibi, barbarlar veya Yunanlılar diye ayırmam hiçbir zaman, kökenleri ya da ırkları beni ilgilendirmez. Benim için önemli olan erdemdir. Gözümde her iyi yabancı, bir Yunanlıdır; her kötü Yunanlı da bir barbardan beter durumda olan kişidir.</p>

<p class="sayac_bilgi">2457 okunma</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.istanbultarih.com/buyuk-iskender%e2%80%99in-komutanlik-sirlari/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>2</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Şarkın En Sevgili Sultanı : SELAHADDİN EYYUBİ</title>
		<link>http://www.istanbultarih.com/sarkin-en-sevgili-sultani-selahaddin-eyyubi/</link>
		<comments>http://www.istanbultarih.com/sarkin-en-sevgili-sultani-selahaddin-eyyubi/#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 04 Apr 2009 16:56:49 +0000</pubDate>
		<dc:creator>istanbultarih</dc:creator>
				<category><![CDATA[Tarihi Şahsiyetler]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.istanbultarih.com/?p=1031</guid>
		<description><![CDATA[DEĞERLİ ARKADAŞLAR ;
HER HAFTA BİR TARİHİ ŞAHSİYETİ SİZLERE TANITIYORUZ. BU BAĞLAMDA BU HAFTAKİ TARİHİ ŞAHSİYETİMİZ 3.HAÇLI SEFERİ&#8217;NDE HAÇLILARA MAĞLUBİYET TATTIRAN ORTAÇAĞ&#8217;IN BÜYÜK KOMUTANI SELAHADDİN EYYUBİ&#8230;
Mısır, Suriye, Yemen ve Filistin sultanı ve Eyyubi hanedanının ilk hükümdarı. Kudüs&#8217;ü Haçlılardan alarak (2 Ekim 1187) kentte 88 yıl süren Frank işgaline son vermiş, Hıristiyanların misilleme olarak düzenledikleri III. Haçlı [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: center;"><strong>DEĞERLİ ARKADAŞLAR ;</strong></p>
<p style="text-align: center;"><strong>HER HAFTA BİR TARİHİ ŞAHSİYETİ SİZLERE TANITIYORUZ. BU BAĞLAMDA BU HAFTAKİ TARİHİ ŞAHSİYETİMİZ 3.HAÇLI SEFERİ&#8217;NDE HAÇLILARA MAĞLUBİYET TATTIRAN ORTAÇAĞ&#8217;IN BÜYÜK KOMUTANI SELAHADDİN EYYUBİ&#8230;</strong></p>
<p>Mısır, Suriye, Yemen ve Filistin sultanı ve Eyyubi hanedanının ilk hükümdarı. Kudüs&#8217;ü Haçlılardan alarak (2 Ekim 1187) kentte 88 yıl süren Frank işgaline son vermiş, Hıristiyanların misilleme olarak düzenledikleri III. Haçlı Seferi&#8217;ni etkisiz hale getirmiştir.</p>
<p> Babası Necmeddin Eyyub, Selçuklu emiri İmadeddin Zengi&#8217;nin hizmetinde görevliydi. Baalbek ve Şam&#8217;da büyüyen Salaheddin iyi bir din eğitimi aldı. Askeri yaşamı Zengi&#8217;nin oğlu ve ardılı Emir Nureddin&#8217;in komutanlarından, amcası Asadeddin Şirkuh&#8217;un hizmetine girmesiyle başladı. Şirkuh&#8217;un, Mısır&#8217;ın I. Haçlı Seferi sonucunda kurulan Latin-Hıristiyan devletlerinin eline geçmesini önlemek amacıyla düzenlediği üç sefer sırasında, Kudüs&#8217;ün Latin kralı I. Amalricus, Mısır&#8217;ın Fatımi halifesinin güçlü veziri Şavar ve Şirkuh arasında karşılıklı bir mücadele gelişmişti. Salaheddin Şirkuh&#8217;un ölümünden ve Şavar&#8217;ın öldürülmesinden sonra, henüz 31 yaşındayken hem Suriye birliklerinin komutanlığına, hem de melik unvanıyla Mısır vezirliğine atandı (1169).</p>
<p style="text-align: center;"> <img class="aligncenter size-medium wp-image-1033" title="selahaddin-eyyubi" src="http://www.istanbultarih.com/wp-content/uploads/2009/04/selahaddin-eyyubi-300x225.jpg" alt="selahaddin-eyyubi" width="369" height="266" /></p>
<p>1171&#8242;de Mısır&#8217;da Şii Fatımi halifeliğine son vererek Sünniliğe dönüldüğünü ilan eden Salaheddin Eyyubi böylece Mısır&#8217;ın tek yöneticisi durumuna geldi. Bir süre için kağıt üzerinde Emir Nureddin&#8217;in vasalı olarak kaldıysa da bu ilişki Suriye emirinin 1174&#8242;te ölmesiyle sona erdi. Mısır&#8217;daki zengin tarım topraklarını mali dayanak olarak kullanan Salaheddin, Nureddin&#8217;in çocuk yaştaki oğlu adına naiplik talebinde bulunmak üzere küçük, ama çok disiplinli bir orduyla Suriye&#8217;ye hareket etti. Ama çok geçmeden bu talebinden vazgeçerek, 1174&#8242;ten 1186&#8242;ya değin Suriye, Kuzey Mezopotamya, Filistin ve Mısır&#8217;daki tüm Müslüman topraklarını kendi bayrağı altında birleştirmeye girişti. Zamanla sahtekarlık, ahlaksızlık ve gaddarlıktan uzak, cömert, erdemli, ama kararlı bir hükümdar olarak ünlendi. O zamana değin iç çekişmeler ve yoğun rekabet yüzünden Haçlılara direnmede güçlük çeken Müslümanların maddi ve manevi açıdan güçlenmelini sağladı.<span id="more-1031"></span></p>
<p> Salaheddin, yeni ya da gelişmiş askeri teknikler kullanmak yerine, çok sayıdaki düzensiz kuvvetleri birleştirip disiplin altına alarak askeri güç dengesini de kendi lehine çevirmeyi başardı. 1187&#8242;de bütün gücüyle, Latin Haçlı krallıklarına yöneldi. Düşmanlarının tümüyle yoksun olduğu komuta yeteneğiyle 4 Temmuz 1187&#8242;de tükenmiş ve susuzluktan bitkin düşmüş bir Haçlı ordusunu, Kuzey Filistin&#8217;de Taberiye yakınındaki Hattin&#8217;de sıkıştırdı ve bir hamlede yok etti. Haçlıların verdiği kayıpların büyüklüğü Müslümanların Kudüs Krallığı&#8217;nın neredeyse tümünü ele geçirmesini sağladı. Akka, Betrun, Beyrut, Sayda, Nasıra, Caesarea, Nablus, Yafa ve Aşkelon üç ay içinde düştü. Salaheddin Haçlılara en büyük darbesini ise 88 yıl Frankların elinde kalan Kudüs&#8217;ü 2 Ekim 1187&#8242;de teslim alarak indirdi.</p>
<p> Salaheddin&#8217;in başarısına düşen tek gölge Sur&#8217;un ele geçirilmemesiydi. 1189&#8242;da Haçlı işgali altında yalnızca üç kent kalmış, ama sağ kalan dağınık Hıristiyanlar zorlu bir kıyı kalesi olan Sur&#8217;da toplanarak Latin karşı saldırısının çıkış noktasını oluşturmuşlardı. Kudüs&#8217;ün düşmesiyle derinden sarsılan Batılılar yeni bir Haçlı seferi çağrısında bulundu. III. Haçlı Seferi çok sayıda büyük soylu ve ünlü şövalyenin yanı sıra, üç ülkenin krallarını da savaş alanına çekti.</p>
<p> III. Haçlı Seferi uzun ve tüketici oldu. I. Richard (Aslan Yürekli) tartışmasız askeri dehasına karşın hiçbir sonuca ulaşamadı. Haçlılar Doğu Akdeniz&#8217;de ancak güvensiz bir toprak parçasına tutunabildiler. Kral Richard Ekim 1192&#8242;de dönüş için yelken açtığında savaş sona ermişti. Salaheddin başkent Şam&#8217;a çekildi. Uzun seferler ve at üstünde geçen günlerden sonra çok yaşamadı. Akrabaları imparatorluğu paylaşırken, arkadaşları Müslüman dünyasının en güçlü ve en eli açık hükümdarının, mezarını yaptırmaya yetecek para bırakmadığını gördüler</p>
<p> </p>
<p align="center"><strong> Kudüs ve Haçlılar </strong></p>
<p align="center">Kudüs ve Filistin, Nazilere sapka çikarttiran gaddar Siyonistlerin ve azmettiricisi Batili emperyalistlerin zulmüne ve soykirimina sahne olmaktan ne yazik ki kurtulamiyor.Osmanli&#8217;nin elinden çiktigindan beridir kutsal topraklarin hüzün ve esâreti bitmek bilmiyor. Zuhur eden yürek parçalayici hâdiseler dün oldugu gibi bugün de Müslümanlara sürekli Selâhaddin-i Eyyûbî&#8217;yi hatirlatiyor ve ona mersiyeler ve serenatlar yagdirmaya vesîle oluyor. Biz de bu münâsebetle, &#8220;Sark&#8217;in en sevgili Sultani&#8221; Selâhaddin&#8217;in Kudüs&#8217;e olan müthis tutkusunu, Onu Haçli tasallutundan kurtarmak gâyesiyle tesebbüs ettigi büyük cihâdini, Dogu ve Bati Alemi&#8217;nde efsânelesen kahramanligini, dillere destan seciyesini ve hâsili bunlarin günümüze mâtuf mânâ ve ibret dolu yansimalarini, biraz daha derinlemesine kaleme almaya çalisacagiz.</p>
<p><strong>Kudüs&#8217;ün Fethine Giden Yol </strong></p>
<p>Selâhaddin-i Eyyûbî, 1167&#8242;de amcasi Sirkuh (Musul Atabeyi Nureddin Mahmud b. Zengi&#8217;nin önemli bir komutani) ile beraber Siî Fâtimî hâkimiyetine son vermek amaciyla çikilan Misir Seferinde, onun yardimcisi sifatiyla kendini ilk kez tarih sahnesinde göstermisti. Sefer esnâsindaki el-Bâbeyn Meydan Muharebesi ve Iskenderiye Muhasarasinda sergiledigi basarilarla göz dolduran Selâhaddin, ilerisi için büyük ümitler vâdeden bir emir oldugunu herkese ispatlamasini bilmisti. 1169&#8242;da Mahmud Zengi, büyük bir orduyla Kahire&#8217;yi fethedip, idâreyi vezir tâyin ettigi Sirkuh&#8217;a birakacakti. Ancak Sirkuh çok yasamayacak; yerine 26 Mart 1169&#8242;da ittifakla Selâhaddin Eyyûbî getirilecek ve ayni zamanda Nureddin&#8217;in ordu komutani da olacakti. Iste bu tarihten sonra Selâhaddin, kendisinden tarihin bekledigi esas rolleri îfâ etmeye baslayacakti. Eylül1171&#8242;de Nureddin&#8217;in emriyle, Misir&#8217;da Fâtimî hâkimiyetini ve hilâfetini nihâyeteerdirecek ve Islâm Dünyasi&#8217;ni tehdit eden/bölen Siî-Bâtinî tehlikesini bertaraf edecekti. Ayrica, Câmiü&#8217;l-Ezher&#8217;deki Fâtimilerin propaganda merkezini kapatarak, Sünnî akideyi yaymak için medreseler açma yoluna da gidecekti.</p>
<p>Bu arada Selâhaddin, hep Nureddin adina hareket ediyor ve tâbiiyetini sürdürüyordu. 15 Mayis 1174&#8242;te Nureddin ölünce, devlette saltanat kavgasi bas göstermis; Emirler, Haçlilarla mücadele edecek yerde birbirlerine düsmüstü. Selâhaddin, Sam&#8217;dan gelen dâvet üzerine Ekim 1174&#8242;te Misir&#8217;dan ayrilacakti. Muhaliflerini saf disi ettikten sonra 6 Mayis 1175&#8242;te istiklâlini ilan edecek ve adina hutbe okutup para bastiracakti. Böylelikle, kendisinin ve kurucusu oldugu Eyyûbî Devleti&#8217;nin siyasî gelecegi yeni bir dönüm noktasina girecekti. 1186 yili Mart ayina kadar Halep ve Musul Atabeyliklerine hükümranligini kabul ettirmesiyle Trablusgarp&#8217;tan Hemedan&#8217;a kadar olan Islâm topraklari Selâhaddin&#8217;in hâkimiyetine geçecekti. Nureddin Zengî&#8217;nin ölümüyle parçalanan Islâm birligi böylece daha da kuvvetlenmis olarak yeniden saglaniyordu. Artik sartlarin olgunlasmasiyla, Kudüs&#8217;ün fethi için de yavas yavas kapi aralanacakti.</p>
<p><strong>Selâhaddin&#8217;in Kudüs&#8217;e Meftûniyeti </strong></p>
<p>Hiristiyan Bati Alemi, Kudüs&#8217;ü kurtarmak gâyesiyle, tarihin o en barbar taarruzu olan &#8220;Haçli Seferleri&#8221;ne start vermekte gecikmemisti. Haçlilar, Hz. Ömer&#8217;in 638&#8242;deki Yermuk Zaferinden 460 yil sonra, I. Haçli Seferi sonunda (1099) Kudüs&#8217;ü ele geçirip, bir krallik kurmaya muktedir olacaklardi. Vahsî Haçlilar, geçmiste bir benzeri daha görülmemis canavarlik numunelerini gösterime sunmaktan zerrece çekinmemislerdi. Yapilan hunharliklar sirasinda, sehrin su tanklari kana bulanacak kadar sokaklarda 3 gün boyunca oluk oluk kan akmis, mâbetlerde bile yüz binlerce Müslüman acimasizca katledilmis ve pek çok yerde ölüler dev piramitler hâlinde yigilip yakilmisti. Kisacasi, irtikap edilen vahsîlikler, yamyamlari dâhi hicâba sevk edecek ölçüde korkunç ve târifsizdi.</p>
<p>Selâhaddin Eyyûbî, aradan 88 yil geçmesine ragmen, Kudüs&#8217;ün Haçlilarin tahakkümü altinda bulunmasini bir türlü içine sindirememisti. Islâm&#8217;in ilk kiblesi ve Kâinatin Efendisi Hz. Muhammed&#8217;in (s.a.v.) Miraç&#8217;a yükseldigi mukaddes beldenin, Haçli sultasinda bulunmasini kabullenemiyordu. O kadar ki, Sultan Selâhaddin&#8217;in âdetâ bir mecnun gibi dolastigi; yemegi ve uyumayi unuttugu; gülmeyi, zevk ü sefâyi kendine haram ettigi ve Kudüs&#8217;ün fethine dek hep çadirda kaldigini tarih hazin bir biçimde kaydetmistir. Bahaüddin b. Seddad, Selâhaddin&#8217;deki bu derin hicrani su muhtesem sözlerle sâhikalastirmisti: &#8220;O, Kudüs hakkinda o kadar gamli idi ki, onun bu gam ve kederini daglar kaldiramazdi. O, çocugunu kaybetmis bir ana gibi sasirmis kalmisti. Atini bir yerden bir yere kosturup Müslümanlari, Kudüs&#8217;ü kurtarmak için cihâda davet ediyordu. Dâimâ hüzünle gözyasi döküyor, göz pinarlari hiç kurumuyordu. Hele Akka&#8217;ya baktigi zaman, kendine bir türlü hâkim olamiyor, halkina yapilan zulüm ve iskenceleri hatirlamak istemiyordu. Bogazina bir türlü yemek girmiyordu. O söyle diyordu: &#8220;Kudüs ve Mescid-i Aksa, Haçlilarin isgâlinde oldugu müddetçe, ben nasil olur da gülebilirim, sevinebilirim, istedigim gibi rahat yemek yiyebilirim ve hele gözüme uyku girebilir?!&#8221;</p>
<p><strong>Hittin&#8217;deki Büyük Zafer ve III. Haçli Hezîmeti </strong></p>
<p>Selâhaddin, Kudüs Haçli Kralligi&#8217;na ilk büyük seferini 14 Kasim-9 Aralik 1177&#8242;de gerçeklestirmisti. Yaklasik 10 yildir hasretle bekledigi zafer anini, nihâyet 1187&#8242;de Hittin&#8217;de yakalamisti. Ortaya koydugu muazzam inanç, cesâret ve kahramanlikla Haçlilara hâdlerini bildirmis ve Kudüs üzerindeki heveslerini inkisâra ugratmisti. Hittin&#8217;de Haçlilar, Dogu&#8217;ya saldirdiklarindan beri ilk defâ bu denli agir bir hezîmete mâruz kalmislardi. Öyle ki, Papa III. Urbanus kahrindan ölmüstü. Sultan Selâhaddin, devletini kisa sürede bölgenin tek hâkim kuvveti durumuna getirmisti. Sultan&#8217;in yaninda harplere katilan ve olaylari yaziya döken Imâdeddin, Hittin&#8217;in Islâm Tarihi&#8217;ndeki önemini söyle belirtmistir: &#8220;Haçlilar, Dogu sâhillerine geldiklerinden beridir Müslümanlar, böyle bir zafer kazanmamislardi. Diger hükümdarlarin yapamadigini Allah, Sultan&#8217;a nasip etti.&#8221; 2 Ekim 1187 Cuma günü &#8220;Miraç Kandili&#8217;nde&#8221; kiliç hükmünde emanla Kudüs teslim olmustu. Fethin ardindan Mescid-i Aksa&#8217;ya gelen muzaffer Sultan,</p>
<p>Haçlilarca tahrip edilen ilk kiblegâhi elleriyle süpürüp gül yagi ile yikamisti. Ilk Cuma Namazi&#8217;nda, Zekiyiddin Ali el-Kurasi, fethin emsâlsiz mevkiini su hutbeyle taçlandirmisti: &#8220;Allah, kullari arasindan sizi seçmemis olsaydi, bu fazileti kazanamazdiniz. Ne mutlu size! Rasûlullah&#8217;in mûcizesi Bedir vak&#8217;alari, Hz. Siddik&#8217;in idealleri, Hz. Ömer&#8217;in fetihleri, Hz. Hâlid&#8217;in hücumlari sizinle yeniden gerçeklesti! Allah Nebîsi Muhammed (a.s.) sizi en güzel övgü ile övdü. Düsman içine dalarak gösterdiginiz kahramanligin ecrini verdi. Ona yaklasmak için döktügünüz kanlari kabul etti. Size, mutlu insanlarin karargâhi olan cenneti verdi.&#8221; Kudüs&#8217;ün yeniden Müslümanlara geçmesi, Haçli Alemi&#8217;nde öyle bir sok meydana getirmisti ki, hemen Papa&#8217;nin çagrisiyla tüm Avrupali Devletler, fevkalâde kalabalik ve kuvvetli yeni bir haçli ordusu düzenlemekten geri kalmamislardi. &#8220;Krallar Savasi&#8221; olarak da bilinen III. Haçli Seferinin basinda, Alman Imparatoru Frederick Barbarossa, Fransa Krali Philippe Auguste ve Ingiltere Krali meshur Arslan Yürekli Richard&#8217;in yani sira, söhretli komutanlar vardi. Bunlardan Alman Imparatoru Barbarossa, Kudüs önlerine gelmeye muvaffak olamadan Silifke Irmaginda bogularak can verecekti. Bir ara iki ordu arasindaki dengesizligi gören Sultan Selâhaddin&#8217;in askerleri, çekingenlik göstermislerdi. Selâhaddin ise, su müthis sözlerle azim ve cesâretlerini bilemeye kâdir olmustu: &#8220;Mâdem ki ölümden korkuyoruz; niçin evlerimizde oturup çoluk çocugumuzla zevk ve sefâ içinde yasamiyoruz? Bizim vazifemiz düsmanin azligini ve çoklugunu mukâyese etmek degil, onun karsisina çikmaktir!&#8221; Netîcede Richard&#8217;in öncülügünde sulh istemek zorunda kalan Haçlilar, 1 Eylül 1192&#8242;de imzalanan anlasmayi müteakip çekilmislerdi. Selâhaddin, Haçlilari tek basina perisan edip muhtesem bir ders daha vermeye ve hüsranla geri dönmeye mahkûm etmisti. Selâhaddin sahsinda, Müslümanlarin üstünlügünü Haçlilara bir defa daha tasdik ettirmis; Kudüs ve Ortadogu&#8217;daki Islâm varligini ortadan kaldirmanin mümkün olmadigini tekrar ispatlamisti.</p>
<p><strong>Ebediyete Ibret-nûmâ Irtihâli </strong></p>
<p>Selâhaddin Eyyûbî, 1193&#8242;te 56 yasinda Sam&#8217;da vefat etti. Haçlilari târumar eden Kudüs Fâtihi, ölüm dösegindeyken, emri geregince sehre dagilan münâdiler, mizraga geçirilmis kefenini göstererek su ibret yüklü sözü haykirmislardi: &#8220;Ey ahâli!.. Sarkin hâkimi Sultan Selâhaddin ölmek üzeredir. Ahirete ancak su bez parçasini götürebilecektir. Öyleyse, Allah&#8217;a kullukta gevseklik göstermeyin!..&#8221; Söhreti cihâna mâlolan Islâm Mücâhidi vefat ettiginde, geride mîras olarak biraktiklarinin dünya nâmina hiçbir degeri yoktu. Tüm mal varligi sundan ibâretti: 1 Misir dinari, 36 veya 37 Nasirî dirhemi. Koca Sultan, zühd ve takva içinde kâmil bir hayat sürmüstü.</p>
<p><strong>Selâhaddin&#8217;in Mürüvveti ve Efsânelesmesi </strong></p>
<p>Selâhaddin, fetihlerden sonra gösterdigi müsâmaha, merhamet ve insanlikla, Haçlilari, bidâyette isledikleri vahsetten ötürü utandirmisti. Magluplarin sefâletine gösterdigi mürüvvet ve âlicenaplik her türlü senâya degerdi. Frenkler ve Latinlere, isterlerse 40 gün içinde Kudüs&#8217;ü terk etmelerine müsâade etmisti. Esirleri, fidyelerini ödemeleri için fazla zorlamamis; 7 bin zavalliyi toptan 30 bin dinarla âzat etmeye râzi olmustu. Ayrica, 2-3 bin kisiyi hiçbir bedel talep etmeden birakmaktan da kaçinmamisti. Selâhaddin Eyyûbî&#8217;nin sergiledigi muhtesem insanlik manzaralari, hasimlari ve Avrupali tarihçiler tarafindan bile takdirle karsilanmisti. Yerli Hiristiyanlar ve Mûsevîler onun idâresini, Frenklerinkine tercih etmislerdi. Yüce Sultan bütün bunlarla, sâdece Islâm Dünyasi&#8217;nda degil; Bati Alemi&#8217;nde de bir &#8220;Selâhaddin Efsânesi&#8221;nin dogmasina sebebiyet vermisti. Avrupa&#8217;da yayilan efsâneler, onun sövalyelik ruhu, asâleti, adâleti, cesâreti, mertligi ve kudreti etrâfinda yogunlasmisti. 13. ve 14. Yüzyillarda Avrupa&#8217;da ondan bahseden pek çok Latince eser yazilmisti. Basta Erakles olmak üzere, fazla sayida tarihçi, onu metheden kitaplar kaleme almislardi.</p>
<p>Selâhaddin-i Eyyûbî, Batililarin hâfizasinda engin bir hayranliga degecek kadar yer etmesine karsilik, suur altinda derin bir kâbus uyandiracak kadar unutulmaz bir tesir de birakmistir. Meselâ, Fransiz Generali Garo, 1920&#8242;deki Meyselun Savasi&#8217;ni müteakip Sam&#8217;a girmis ve Sultan Selâhaddin&#8217;in kabrini teptikten sonra Ona, Haçli ruhuna tercüman olan su müstehzî sözle seslenerek; Batililar adina sanki Hittin&#8217;in öcünü almak ve kabaran öfkeyi bosaltmak istemisti: &#8220;Ey Selâhaddin! Haçli Seferi simdi bitti! Iste biz döndük!..&#8221;</p>
<p><strong>Essiz Sahsiyeti ve Hafizalardaki Yeri </strong></p>
<p>Sultan Selâhaddin, yüksek insanî meziyetlere mâlik, iyi huylu, cömert, âdil, kültürlü ve müsâmahakâr bir yapiya sahipti. Türkçe, Arapça, Farsça ve Kürtçe&#8217;yi bilen, iyi tahsil görmüs bir hükümdardi. Kur&#8217;an-i Kerim ve Ebû Temmam&#8217;in Hamase&#8217;sini çok mükemmel bir sekilde ezberlemisti. Zamanindaki çesitli âlimlerden hadis ve fikih dersleri almisti. Itikâdî mezhebi Es&#8217;arî, ameldeki mezhebi ise Safiî idi. Edebî zevkleri üstün, tarihî mâlumati engindi. Verdigi sözü tutar, insanlarin kendisine güvenini sarsmamaya titizlikle gayret ederdi. Adâlete ehemmiyet verir, gerektiginde kendisi de hâkim karsisina çikmaktan sarf-i nazar etmezdi.</p>
<p>Engin tevâzuu, hilmi, hosgörüsü ve cömertligi &#8220;Onunla oturan bir sultanla oturdugunun farkina varmaz; bir arkadasiyla oturdugunu sanirdi. Anlayisli, hatalari affeden, dindar, temiz, samîmi bir kimseydi. Kusurlari görmezden gelir, kizmazdi. Mütebessim davranir, yüzünü asmazdi. Bir sey isteyeni, eli bos çevirmezdi.&#8221; Devrin büyük âlim ve düsünürü Abdüllâtif el Bagdadî&#8217;nin, Selâhaddin&#8217;i ziyareti münâsebetiyle sarfettigi satirlar ise en az yukaridakiler kadar çarpici: &#8220;Huzuruna vardiginizda gözleri heybet, kalpleri muhabbetle dolduran bir hükümdar gördüm. Insanlar Onda, Peygamberlerde görülen meziyetlere benzer seyler görüyorlardi. Iyi-kötü, Müslim-Gayri Müslim herkes tarafindan sevilirdi.&#8221;</p>
<p><strong>Selâhaddin&#8217;e Bitmeyen Özlem! </strong></p>
<p>Bugün Filistin&#8217;de, Selâhaddin gibi bir kurtaricinin çikmasi ve Islâm sancaginin Kudüs semâlarinda yeniden sehbâl açmasi; zâlim Siyonistlerin ve suç ortagi Batililarin hâlâ kâbusudur. Lâkin, Kudüs ve Filistin topraklarinin, istiklâl için Selâhaddin gibi kahramanlara ve liderlere muhtaç oldugu da mutlaktir. O, bu anlamda bir &#8220;sembol&#8221; ve &#8220;timsâl&#8221; mevkiindedir. Kudüs, Selâhaddin Eyyûbî&#8217;sini hasretle aramakta ve &#8216;Çagin Firavunlarina&#8217; dur diyecek o sanli Fâtihinin çikacagi ani büyük bir inkisarla beklemektedir. Bunu, Kenan Seyithanoglu&#8217;nun &#8220;Kudüs&#8221; siirindeki özlem, nedâmet ve serzenis yüklü su efsunkâr ifadeler ne müthis bir sekilde bayraklastiriyor:</p>
<p>Her vuslata mehtap olmus beldeye bak!</p>
<p>Eyvah! Yaliyor ufkunu bir kanli safak</p>
<p>Sabret Kudüs&#8217;üm silmek için gözyasini</p>
<p>Elbet bir Ömer bir Salâhaddin çikacak.</p>
<p><strong>Kaynaklar: </strong></p>
<p>1)Ramazan Sesen, Salahaddin Devrinde Eyyubiler Devleti, Ist.1983, I.Ü.E.F. Yay., s.59-67.; 2)Ramazan Sesen, Salahaddin Eyyubi ve Devlet, Ist.1987, Çag Yay., s.95-200.; 3)Dogustan Günümüze Büyük Islâm Tarihi, c.6, Ist.1989, Çag Yay., s.329-342.; 4)Ah. Djevad, Yabancilara Göre Eski Türkler, Ist.1978, Yagmur Yay., s.108-112.; 5)Necati Kotan, Tarih Fikralari, Ist.1988, M.E.B. Yay., s.80.; 6)Ismail Çolak, Yeni Dünya Düzeninde Osmanliyi Aramak, Ist.2000, Kirkambar Kit., s.37-38.; 7)M. Ismail Çolak, &#8220;Barbar Kim?&#8221;, Tarih ve Medeniyet Dergisi, Mayis 1999, Sayi: 62, s.24-27.; 8)M. Ismail Çolak, &#8220;Kudüs&#8217;te Selâhaddin Olmak!&#8221;, Anadolu Gençlik Dergisi, Mayis 2002, Sayi: 28.; 9)M. Ismail Çalik, &#8220;Batinin Barbar Yüzü: Haçli Seferleri&#8221;, Yeni Dünya Dergisi, Subat 2001 Sayisi, s.6-9.; 10)M. Ismail Çalik, &#8220;Vahsetin ve Medeniyetin Gerçek Adresleri&#8221;, Anadolu Gençlik Dergisi, Agustos 2001, Sayi: 19, s.48-51.; 11)Burhan Bozgeyik, Meshurlarin Son Anlari, Ist.1993, s.205.; 12) Ibrahim Refik, Tarih Suuruna Dogru, c.1, Ist.1994, s.111, c.2, Ist.1998, s.43.; 13)Muzaffer Tasyürek, &#8220;Selahaddin-i Eyyubi&#8221;, Semerkand Dergisi, Ekim 1999, Sayi: 10, s.37-38.; 14)Sizinti Dergisi, Aralik 1985, Sayi: 83, s.428-429; Mart 1993, Sayi: 170, s.69.; 15)Zaman Gazetesi, 19 Eylül 1992, s.8.</p>
<p style="text-align: center;"><strong><span style="text-decoration: underline;">SELAHADDİN EYYUBİ&#8217;NİN HAYATINI ANLATAN FİLM</span></strong></p>
<p> <a href="http://www.istanbultarih.com/kudusu-hacli-isgalinden-kurtaran-buyuk-kumandan-selahaddin-eyyubi/"><strong>http://www.istanbultarih.com/kudusu-hacli-isgalinden-kurtaran-buyuk-kumandan-selahaddin-eyyubi/</strong></a></p>
<p><img class="aligncenter size-full wp-image-1032" title="kabri-selahaddin" src="http://www.istanbultarih.com/wp-content/uploads/2009/04/kabri-selahaddin.jpg" alt="kabri-selahaddin" width="600" height="471" /></p>

<p class="sayac_bilgi">4568 okunma</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.istanbultarih.com/sarkin-en-sevgili-sultani-selahaddin-eyyubi/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>3</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Plevne Müdafii Gazi Osman Paşa</title>
		<link>http://www.istanbultarih.com/plevne-mudafii-gazi-osman-pasa/</link>
		<comments>http://www.istanbultarih.com/plevne-mudafii-gazi-osman-pasa/#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 18 Feb 2009 09:49:34 +0000</pubDate>
		<dc:creator>istanbultarih</dc:creator>
				<category><![CDATA[Anasayfa]]></category>
		<category><![CDATA[Tarihi Şahsiyetler]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.istanbultarih.com/?p=672</guid>
		<description><![CDATA[Değerli Arkadaşlar ;
Sitemizi hizmete açarken her hafta bir tarihi şahsiyeti sizlere tanıtmayı hedeflemiştik.Bu kapsamda ilk olarak tarihimize ismini altın harflerle yazdıran Gazi Osman paşa&#8217;yı tanıtıyoruz. Haftaya Kudüs&#8217;ü Haçlıların elinden kurtaran şanlı kumandan Selahaddin Eyyubi&#8217;yi tanıtacağız. Dilek ve önerilierinizi mesaj yoluyla belirtebilirsiniz.



PLEVNE MÜDAFİİ GAZİ OSMAN PAŞA
 

Doksanüç Harbi diye meşhur olan, Osmanlı-Rus Savaşında (1877-1878) Plevne cephesinin ünlü kumandanı.
1832’de Tokat’ta [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: center;"><span style="font-family: &quot;Comic Sans MS&quot;; color: black;"><span style="font-size: small;"><p><a href="http://www.istanbultarih.com/plevne-mudafii-gazi-osman-pasa/"><em>Click here to view the embedded video.</em></a></p><p><a href="http://www.istanbultarih.com/plevne-mudafii-gazi-osman-pasa/"><em>Click here to view the embedded video.</em></a></p>Değerli Arkadaşlar ;</span></span></p>
<p style="text-align: center;"><span style="font-family: &quot;Comic Sans MS&quot;; color: black;"><strong><span style="font-size: small;">Sitemizi hizmete açarken her hafta bir tarihi şahsiyeti sizlere tanıtmayı hedeflemiştik.Bu kapsamda ilk olarak tarihimize ismini altın harflerle yazdıran Gazi Osman paşa&#8217;yı tanıtıyoruz. Haftaya Kudüs&#8217;ü Haçlıların elinden kurtaran şanlı kumandan Selahaddin Eyyubi&#8217;yi tanıtacağız.</span> Dilek ve önerilierinizi mesaj yoluyla belirtebilirsiniz.</strong></span></p>
<p style="text-align: center;">
<p style="text-align: center;">
<p style="text-align: center;">
<p style="text-align: center;"><span style="font-family: &quot;Comic Sans MS&quot;; color: black;"><span style="font-size: small;"><strong><span style="font-family: &quot;Comic Sans MS&quot;;">PLEVNE MÜDAFİİ GAZİ OSMAN PAŞA</span></strong></span></span></p>
<p style="text-align: center;"><span style="font-family: &quot;Comic Sans MS&quot;; color: black;"><span style="font-size: small;"> <img class="aligncenter size-thumbnail wp-image-673" title="n622334395_882811_6138" src="http://www.istanbultarih.com/wp-content/uploads/2009/02/n622334395_882811_6138-150x150.jpg" alt="n622334395_882811_6138" width="164" height="159" /></span></span></p>
<p style="text-align: center;">
<p style="text-align: center;"><span style="font-family: &quot;Comic Sans MS&quot;; color: black; font-size: 9pt;">Doksanüç Harbi diye meşhur olan, Osmanlı-Rus Savaşında (1877-1878) Plevne cephesinin ünlü kumandanı.</span></p>
<p>1832’de Tokat’ta doğdu. Beşiktaş’taki Askerî Rüşdiyede ve Kuleli Askerî İdâdîsinde (lisesinde) okudu. Harbiye’yi yirmi yaşında ikincilikle bitirdi. Harp Akademisine girdi. Akademi’yi bitirmeden, Kırım Savaşının çıkması üzerine Tuna cephesine gönderildi. Burada dört yıl kalarak, teğmenliğe yükseldi. Savaşın sonunda yüzbaşı oldu. 1856’da Akademi’ye devâm ederek tahsilini tamamladı. Genel Kurmay Başkanlığında çalıştı. Anadolu’nun haritasını çıkarma göreviyle Bursa’ya gönderildi. Teselya’da, Yenişehir’de ve Cebel-i Lübnan’da görev aldı. Girit isyânlarının başlaması üzerine Girit’e tâyin edildi. 1866’da Girit’teki çalışmaları ile Serdâr-ı ekrem Ömer Paşa&#8217;nın takdirini kazandı. Miralay (albay) oldu ve Yemen’e gönderildi. Arkasından Paşa rütbesiyle Rumeli’de bulunan Beşinci Ordu Manastır Fırka (tümen) Kumandanlığına tâyin edildi (1875). Buradaki çalışmaları takdir edilerek, birinci ferik (korgeneral) oldu. Sırp isyânları başlayınca emrindeki birliklerle İzver tepelerini ve Zayçar kasabasını zaptetti. Sırp ordusunu yendi ve müşir (mareşal) oldu (l876).<span id="more-672"></span></p>
<p>Gâzi Osman Paşa&#8217;yı bütün dünyâya tanıtan, (1877-1878) Osmanlı-Rus Harbindeki savunma, gayret ve kahramanlıklarıdır. Bu harpte, Plevne cephesindeki müdâfaası ile dünyâ harp târihine yeni prensipler getirdi.</p>
<p>Gâzi Osman Paşa, 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı başladığı sırada Vidin ve Rahova bölgelerinin korunmasıyla vazifeliydi. Tuna’yı geçerek savaşın düşman topraklarında yapılmasını teklif ettiyse de, buna izin verilmedi. Rusların Berkofça Dağlarını aşmaya başlamasından sonra Osman Paşaya hareket emri verildi. Osman Paşa, kumandasındaki kuvvetlerle Plevne önlerine geldi. Rusların elinde bulunan şehri ele geçirerek, savunma için gerekli tedbirleri aldı. Ruslar Pelevne’ye karşı saldırıya geçti. Osman Paşa, Rusların bu ilk saldırısını, bir karşı taarruzla Osma Suyunun öte yakasına atarak bertaraf etti (20 Temmuz 1877).</p>
<p style="text-align: center;"><span style="font-family: &quot;Comic Sans MS&quot;; color: black; font-size: 9pt;"><img class="aligncenter size-thumbnail wp-image-676" title="pleven_3_big" src="http://www.istanbultarih.com/wp-content/uploads/2009/02/pleven_3_big-150x150.jpg" alt="pleven_3_big" width="210" height="150" /></span></p>
<p style="text-align: center;">
<p style="text-align: center;"><span style="font-family: &quot;Comic Sans MS&quot;; color: black; font-size: 9pt;">Ruslar, 30 Temmuz&#8217;da tekrar bir saldırıya geçtiler ve yapılan kanlı savaşlardan sonra geri çekildiler. Bunun üzerine Rus Çarı, Osman Paşaya karşı Romen ordusundan yardım istedi. Rus Çarı, Romanya Prensi Birinci Karol’e yardım için şu târihî telgrafı çekti.</span></p>
<p>“İmdâdımıza gel! İstediğin gibi, istediğin yerden, dilediğin şartlarla Tuna’yı geç! Acele Plevne’de yardımımıza yetiş! Türkler bizi mahvediyorlar! Hıristiyanlık, dâvâsını kaybetmek üzeredir!”</p>
<p>Bu yardım talebi üzerine, Romenler elli bin kişilik bir orduyla Plevne’de Ruslar&#8217;a yardıma koştu. 11 Eylüld&#8217;e Rus-Romen birleşik ordusu, tekrar Plevne’ye doğru taarruza geçti. On iki saat süren büyük Rus taarruzu, düşmanın, kesin mağlûbiyetiyle neticelendi. Böylece Osman Paşa, üçüncü Plevne Savaşını da kazandı (11 Eylül 1878). Gâzi unvânını aldı.</p>
<p>Daha büyük kuvvetlerle kuşatmaya devâm eden Ruslar, Plevne’nin teslimini istediler. Gâzi Osman Paşa, bu teklifi reddetti. Hiçbir yerden yardım gelmeyen Plevne’de yiyecek, yakacak ve ilâç sıkıntısı başlamıştı. Bu durum karşısında Gâzi Osman Paşa, bir huruç (çıkış) harekâtı yaparak, Plevne’den çıkmaya karar verdi. Bu kararı öğrenen Plevne ahâlisi, ileri gelenleri Osman Paşaya ricâcı gönderdiler; “Eğer asker Plevne’den çıkarsa, sivil halk içindeki Bulgarlar, bizlere çok zarar verir. Müsâade ediniz biz Müslüman ahâli de Plevne’den çıkalım” şeklindeki teklif üzerine Bulgar halkının ileri gelenlerini çağıran Osman Paşa, onlardan Müslümanlara zarar vermeyeceklerine dâir söz aldı. Buna rağmen Müslümanlar; “Biz de sizlerle gelelim.” diye çok yalvardılar. Osman Paşa, kimseyi kırmamaya dikkat ederdi. “Biz askerî usûllerle harekât yaparız. Sizler bize ayak uyduramazsınız” dediyse de, halkın istekleri çok acındıracak durumda olduğundan istemeyerek râzı oldu.</p>
<p>Huruç harekâtının yapılacağı sabah, halkın araba, kağnı ve hayvanları ile askerin intikal yoluna askerden önce, geceden dizilmiş olduğu görüldü. Plevne yollarında tam bir hengâme oldu, yollar kapanmıştı. İşte bu esnâda Rus topçusu ateşe başladı. Nice çoluk çocuk, kadın-kız bu ateş altında şehid oldu. Halkın bu aceleciliği aynı zamanda harekâtı da ifşâ etmişti. Zâten küçük bir kasaba olan Plevne yollarında yayaların bile geçmesi zorlaşmıştı. Plevne’yi kuşatan Rus ordusuna karşı asker “Allah Allah” sesleri arasında hücûma geçti. Sayı ve silâhça kendilerinden kat kat fazla olan düşman ordusunun birinci hattını kahramanca yardı. Ancak Ruslar, asker ve silâh çokluğunun yanında, ayrıca devamlı takviye alıyordu. Bu çıkış harekâtı sırasında Gâzi Osman Paşa&#8217;nın atı isâbet alarak öldü. Kendisi de bacağından ağır yaralandı. Açlık, hastalık, yardımın gelmemesi ve maiyetinde her türlü fedâkârlığı gösteren askerin harcanmaması düşünceleri, Gâzi Osman Paşa&#8217;yı teslime mecbur etti. Yarası, Vizsuyu kenarında bir evde sarılırken, Rus generali Ganetski tarafından esir alındı. Az sonra Rus Başkumandanı Grandük Nikola, askerî tören yaptırarak, askerlik ve esirlik kâidelerine aykırı olmasına rağmen, Osman Paşa&#8217;nın kılıcını iâde etti. Heyecan ve samimiyetle takdir ve parlak savunmasından dolayı tebriklerini bildirdi. Azamî hürmet göstermeye çalışan Nikola, Osman Paşaya:</p>
<p>“Şu anda yeryüzünde bu kılıcı şerefle taşımaya hakkı olan tek insan sizsiniz” demekten kendini alamadı.</p>
<p>Kısa bir süre sonra Rus Çarının bulunduğu karargâha getirilen Osman Paşa, Çar tarafından da tebrik edildi. Rusya’ya trenle götürülen Osman Paşa, trende Rus subaylarıyla harp ve askerlik üzerine Fransızca sohbetler etti. Rusya’ya varışında, ülke içinde istediği yere gidebileceği bildirildi. Gâzi Osman Paşa, bâzı Türk illerini gezdi. Her gittiği şehirde devlet reislerine yapılan merâsimle karşılanıp uğurlandı.</p>
<p>Gâzi Osman Paşa, bir müddet sonra Sultan İkinci Abdülhamid Han’ın teşebbüsleri neticesinde Rusya’dan İstanbul’a döndü. İstanbul’a gelişte halk tarafından büyük sevgi ile karşılandı. Sultan İkinci Abdülhamid Han, göz yaşları içinde alnından öptü ve kendisine; “Sen benim yüzümü bu dünyâda ak ettiğin gibi, Allah da senin yüzünü iki cihânda ak etsin” diye duâ etti. Serasker oldu. Yedi yıl bu görevde kaldıktan sonra Sultan İkinci Abdülhamid Han tarafından Mâbeyn Müşiri (Saray Mareşalliği) görevine getirildi.</p>
<p>Ölünceye kadar bu görevde kaldı. Törenlerde, Pâdişâhın arabasında ve ona karşı otururdu. 1900’de 68 yaşında vefât etti. Kabri, Fâtih Câmii avlusundadır. Türbesini, onu çok seven Sultan İkinci Abdülhamid Han yaptırmıştır.</p>
<p style="text-align: center;"><span style="font-family: &quot;Comic Sans MS&quot;; color: black; font-size: 9pt;"><img class="aligncenter size-thumbnail wp-image-678" title="trbe_9" src="http://www.istanbultarih.com/wp-content/uploads/2009/02/trbe_9-150x150.jpg" alt="trbe_9" width="206" height="178" /></span></p>
<p style="text-align: center;"><span style="font-family: &quot;Comic Sans MS&quot;; color: black; font-size: 9pt;">Gâzi Osman Paşa, temiz ahlâkı, kahramanlığı, samîmî Müslümanlığı ve devlete olan bağlılığı ile günümüze kadar sevgi ile anılmıştır. Adına yazılan Plevne veya Gâzi Osman Paşa Marşı hâlâ söylenmektedir.</span></p>
<p style="text-align: center;"><span style="font-family: &quot;Comic Sans MS&quot;; color: black; font-size: 9pt;"> </span></p>
<p style="text-align: center;"><strong style="mso-bidi-font-weight: normal;"><span style="font-family: &quot;Comic Sans MS&quot;; color: black; font-size: 10pt;">GÂZİ OSMAN PAŞA MARŞI</span></strong></p>
<p><strong style="mso-bidi-font-weight: normal;">Tuna Nehri akmam diyor,<br />
Etrâfımı yıkmam diyor,<br />
Şânı büyük Osman Paşa,<br />
Plevne’den çıkmam diyor.</strong></p>
<p>Karadeniz akmam dedi.<br />
Ben Tuna’ya bakmam dedi.<br />
Yüz bin Moskof gelmiş olsa,<br />
Osman Paşa korkmam dedi.</p>
<p>Kılıcını vurdu taşa,<br />
Taş yarıldı baştan başa,<br />
Şânı büyük Osman Paşa,<br />
Askerinle binler yaşa.</p>
<p>Düşman Tuna’yı atladı,<br />
Karakolları yokladı.<br />
Osman Paşanın emrinde,<br />
Beş bin top birden patladı</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: center; margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-family: &quot;Comic Sans MS&quot;;"><span style="font-size: small;"> </span></span></p>
<p style="text-align: center;">
<p style="text-align: center;">

<p class="sayac_bilgi">1087 okunma</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.istanbultarih.com/plevne-mudafii-gazi-osman-pasa/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
	</channel>
</rss>

