<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>İstanbul Tarih &#187; Osmanlı Tarihi</title>
	<atom:link href="http://www.istanbultarih.com/category/osmanli-tarihi/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://www.istanbultarih.com</link>
	<description>Şahsi Tarih Sitesi</description>
	<lastBuildDate>Mon, 06 Feb 2012 09:47:30 +0000</lastBuildDate>
	<language>en</language>
	<sy:updatePeriod>hourly</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>1</sy:updateFrequency>
	<generator>http://wordpress.org/?v=3.3</generator>
		<item>
		<title>Prof. Dr. Feridun Emecen&#8217;den &#8220;Fetih ve Kıyamet:1453&#8243;</title>
		<link>http://www.istanbultarih.com/prof-dr-feridun-emecenden-fetih-ve-kiyamet1453/</link>
		<comments>http://www.istanbultarih.com/prof-dr-feridun-emecenden-fetih-ve-kiyamet1453/#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 07 Jan 2012 13:31:55 +0000</pubDate>
		<dc:creator>istanbultarih</dc:creator>
				<category><![CDATA[Kitap-Dergi]]></category>
		<category><![CDATA[Osmanlı Tarihi]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.istanbultarih.com/?p=3999</guid>
		<description><![CDATA[
&#8220;Ya ben Şehri alırım ya da Şehir beni&#8221;
 FATİH SULTAN MEHMED
1453 yılına dönmeye, İstanbul&#8217;un Fethi&#8217;ne tanıklık etmeye hazır mısınız? Tarih alanında pek çok önemli çalışmaya imza atan Prof. Dr. Feridun M. Emecen’den İstanbul’un fethi üzerine muhteşem bir araştırma… Hem Doğu hem de Batı dünyası için büyük önem arz eden bir şehir İstanbul… Bir yanda köklü [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: center;"><a href="http://www.istanbultarih.com/wp-content/uploads/2012/01/fetihvekiyamet1453.jpg"><img class="aligncenter  wp-image-4000" title="fetihvekiyamet1453" src="http://www.istanbultarih.com/wp-content/uploads/2012/01/fetihvekiyamet1453.jpg" alt="" width="192" height="298" /></a></p>
<p style="text-align: center;"><strong>&#8220;Ya ben Şehri alırım ya da Şehir beni&#8221;</strong><br />
<strong> FATİH SULTAN MEHMED</strong></p>
<p>1453 yılına dönmeye, İstanbul&#8217;un Fethi&#8217;ne tanıklık etmeye hazır mısınız? Tarih alanında pek çok önemli çalışmaya imza atan Prof. Dr. Feridun M. Emecen’den İstanbul’un fethi üzerine muhteşem bir araştırma… Hem Doğu hem de Batı dünyası için büyük önem arz eden bir şehir İstanbul… Bir yanda köklü bir imparatorluk Bizans, diğer yanda da Doğu’nun yükselen gücü Osmanlılar ve küçük yaşta babası tarafından tahta çıkarılan ve katı bir siyasi mücadelenin içine itilen Fatih Sultan Mehmed&#8230;</p>
<p>Bu beklenmeyen başarı, İstanbul’un fethi, bir bakıma Batı dünyasının siyasi ve askerî ilerlemesine Müslüman dünyasının bir cevabı niteliğindeydi. Bununla da bitmeyecekti; İslam dünyasının en güçlü temsilcisi olan Osmanlı Türklerine Orta Avrupa’ya kadar uzanacak yeni hedeflerinin kapıları da açılacaktı.</p>
<p>Peki adı tarihte yer etmiş bu başarılı padişah Fatih Sultan Mehmed kimdi?<br />
Şahsi dünyası, kişisel görüşleri, 21 yaşında “Fatih” olmasını sağlayan etkenler nelerdi?<br />
İstanbul’u almak için kurduğu hayaller neydi, kuşatmaya hazırlık aşamalarında neler yaşanmış ve fetih nasıl gerçekleşmişti?<br />
Gemiler gerçekten de Haliç’ten bir gecede yürütülmüş müydü?<br />
Kuşatma boyunca yaşananları Doğu ve Batı dünyası nasıl yorumlamıştı?<br />
İstanbul’un fethinin kıyametle kurulan tarihsel bağlantısının ardında yatan sebepler nelerdi?<br />
Kıyamet beklentisi niçin İstanbul’un fethiyle özdeşleştirilmişti?</p>
<p>Bu ve bu şanlı fetih üzerine merak edilen daha pek çok soru, ilk defa yayınlanan belgeler, özel savaş resimleri, haritalar ve akıcı bir üslupla Prof. Dr. Feridun M. Emecen tarafından araştırılıp yazıldı; Fetih ve Kıyamet / 1453…</p>

<p class="sayac_bilgi">6298 okunma</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.istanbultarih.com/prof-dr-feridun-emecenden-fetih-ve-kiyamet1453/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>İŞTE İNGİLİZLERİN ERMENİ BALONUNU PATLATAN SADRAZAM</title>
		<link>http://www.istanbultarih.com/iste-ingilizlerin-ermeni-balonunu-patlatan-sadrazam/</link>
		<comments>http://www.istanbultarih.com/iste-ingilizlerin-ermeni-balonunu-patlatan-sadrazam/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 23 Dec 2011 22:21:49 +0000</pubDate>
		<dc:creator>istanbultarih</dc:creator>
				<category><![CDATA[Araştırma]]></category>
		<category><![CDATA[Osmanlı Tarihi]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.istanbultarih.com/?p=3655</guid>
		<description><![CDATA[
Tarih: Şubat 1919. İşgal İstanbul’u.
 
İşgalciler milletvekillerini, valileri, generalleri dahi hükümete zorla tutuklatmaktadırlar. İstanbul’da “İttihatçı avı” başlamıştır. Özellikle “Ermeni soykırımı”yla suçlananların cezalandırılması için ihbarlar birbirini kovalamaktadır.
Sultan Vahdettin, istifasını kabul ettiği Tevfik Paşa’ya sadaret mührünü yeniden uzatır. Besbelli Tevfik Paşa’nın önüne yine Ermeni iddiaları çıkartılacak ve suçluları cezalandırması istenecektir. Şimdi öyle bir adım atmalıdır ki, hem [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: center;"><a href="http://www.istanbultarih.com/wp-content/uploads/2011/04/Ahmed_Tevfik_Pasha_portrait.jpg"><img class="aligncenter size-full wp-image-3657" title="Ahmed_Tevfik_Pasa" src="http://www.istanbultarih.com/wp-content/uploads/2011/04/Ahmed_Tevfik_Pasha_portrait.jpg" alt="" width="176" height="268" /></a></p>
<p><strong>Tarih: Şubat 1919. İşgal İstanbul’u.</strong></p>
<p><strong> </strong><br />
İşgalciler milletvekillerini, valileri, generalleri dahi hükümete zorla tutuklatmaktadırlar. İstanbul’da “İttihatçı avı” başlamıştır. Özellikle “Ermeni soykırımı”yla suçlananların cezalandırılması için ihbarlar birbirini kovalamaktadır.<br />
Sultan Vahdettin, istifasını kabul ettiği Tevfik Paşa’ya sadaret mührünü yeniden uzatır. Besbelli Tevfik Paşa’nın önüne yine Ermeni iddiaları çıkartılacak ve suçluları cezalandırması istenecektir. Şimdi öyle bir adım atmalıdır ki, hem devlet üzerindeki şaibe ortadan kalksın hem de tepelerinde Demokles’in kılıcı gibi sallandırılan bu püsküllü beladan kurtulsunlar.</p>
<p><strong>İngilizler nasıl çark etti?</strong></p>
<p><strong><span id="more-3655"></span></strong>Tevfik Paşa oturur, 13 Şubat 1919 günü beş tarafsız Avrupa ülkesinin (Danimarka, İsveç, İsviçre, Hollanda ve İspanya) büyükelçiliklerine birer mektup yazar. “Tehcir konusunu araştırmak amacıyla” İstanbul’da toplanacak bir uluslararası mahkemeye iki yargıç göndermelerini ister. Mesela Danimarka sefaretine gönderdiği Fransızca mektupta şunlar yazılıdır:<br />
<strong>“Danimarka Kraliyet Elçiliği’nce bilindiği üzere Osmanlı hükümeti, savaş sırasında gerek Müslüman, gerekse Müslüman olmayan Osmanlı yurttaşlarının sürülmelerinden sorumlu olanlar hakkında adlî kovuşturma açmış bulunmaktadır. Irk ve din ayrımı gözetmeksizin suçluları ortaya çıkarmak üzere hem İstanbul’da hem de illerde soruşturma komisyonları kurulmuştur. Bu sorunu yüksek hakkaniyet ve tarafsızlık esprisiyle aydınlatabilmek için Osmanlı hükümeti, adı geçen soruşturma komisyonları üyeliklerine tarafsız ülkeler yargıçları arasından seçilecek yabancı üyeler de katmaya karar vermiştir. Bu düşünceyle Osmanlı Dışişleri Bakanı Danimarkalı iki yargıcın anılan komisyonlara atanması için hükümeti nezdinde aracılık etmesini ve Danimarka hükümetinin karşılığını tez elden bildirmesini Danimarka Kraliyet Elçiliği’nden rica etmekle onur kazanır. Bu üyelerin yollukları ve öteki giderleri tabii ki Hükümet-i Şahanece karşılanacaktır.”</strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p>Tevfik Paşa bu beklenmedik çıkışıyla tek taraflı bir soykırım suçlaması yapan İngiltere’yi hiç olmazsa uluslararası bir denetim mekanizmasına bağlamak istiyordu.</p>
<p>İster inanın, ister inanmayın, İngilizler haber alır almaz bu notanın ilgili ülkelerin dışişleri bakanlıklarına ulaşmaması için seferber oldular. Neler yapmadılar ki? Sansür memurlarını harekete geçirdiler. Ne var ki, sansür memurunun bir anlık gecikmesi yüzünden telgraflar Kopenhag, Lahey ve Madrid’e ulaşır. Fakat İngilizler pes etmezler ve çekilen telgrafların hiç olmazsa İsveç ve İsviçre’ye ulaşmaması için bu defa Londra kanalından akla hayale gelmedik dolaplara girişirler.<br />
<strong>Ermeni balonu</strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong> </strong><br />
Bu arada şimdilerde “Ermeni soykırımı” anıtları açarak insanlık sevgisini vitrine taşıyan sevgili Fransa da iddiaları hukuken bitirebilecek bu önemli girişimi bütün gücüyle engellemeye uğraşanlar arasındadır. Paris, Kopenhag büyükelçisini harekete geçirerek İstanbul’a yargıç gönderilmemesi uyarısında bulunur. Sonuçta İngiliz-Fransız baskısı sonuç verecek ve Danimarka, Tevfik Paşa’nın davetini reddedecektir.<br />
Sıra İspanyollara gelmiştir. Onların zaten İngiltere’den habersiz iş yapacak mecalleri yoktur. İspanya’nın Londra büyükelçisi, 28 Şubat’ta İngiliz Dışişleri Bakanlığı’nın görüşünü almak üzere başvurduğunda kendisine şu sunturlu cevap verilir: “Bu, barış konferansının işidir. Türkiye’nin çağrısının kabul edilmesi, Barış Konferansı’nda muhtemelen alınacak tedbirlerle çelişecek ve ciddi komplikasyonlar yaratabilecektir.” (Barış konferansı dedikleri Lozan’dı ama orada Ermenileri nasıl “sattıklarını” bana değil, “diasporacılar”a sorun.)<br />
Zaten 4 gün sonra Tevfik Paşa hükümeti bu girişiminin bedelini düşürülerek öder. Yine de Paşamız bir noktada hedefine ulaşmış sayılmalıdır. Ermeni soykırımı iddialarını dillerine dolayanların göz yaşartıcı samimiyetlerini(!) ortaya sermiş ve kayıtlara geçirmeyi başarmıştır.<br />
Bugün bize utanıp sıkılmadan tarihimizle yüzleşmemiz gerektiğini söyleyen devletler, o zaman uluslararası bir mahkeme huzurunda gerçekleşecek tarafsız bir hesaplaşmayı göze alamamışlar ve dertlerinin Ermeniler değil, kendi çıkarları olduğunu cemi cümleye ayan etmişlerdi. Bilal Şimşir’in deyişiyle, “Balonun söneceğinden, hazırlanan sömürgeci planların bozulacağından kaygı”lanmışlardır (Malta Sürgünleri, Ank. 1985, s. 62.)<br />
Başkentinin işgal altında bulunduğu, ordu ve parlamentosuna kadar bütün kurumlarının süngü gölgesinde nefes alıp verdiği ve olayın hatıralarının henüz sıcak olduğu bir ortamdaki tarafsız yargılama nasıl sonuçlanırdı, bilinmez. Ama en azından Türkiye’nin bir hafıza çalışması yapmaya açık olduğu ve bunu, güçlü ve avantajlı olduğu bir zamanda değil, en zayıf ve dolayısıyla en dezavantajlı zamanında istediği göz önünde bulundurulursa Tevfik Paşa’nın girişiminin değeri bir kat daha artar.<br />
Tevfik Paşa gibi Abdülhamid’in yetiştirdiği bir ‘âkil adam’ı milletin gözünden düşürüp unutturanlar neleri kaybettirdiklerini bir anlasalar keşke!</p>
<p><a href="http://www.istanbultarih.com/wp-content/uploads/2011/04/247.jpg"><img class="aligncenter size-full wp-image-3656" title="247" src="http://www.istanbultarih.com/wp-content/uploads/2011/04/247.jpg" alt="" width="451" height="606" /></a></p>
<p><em>Sultan II. Abdulhamid’in İrade-i Seniyyesi’nin ikinci sayfası. </em></p>
<p><em> </em><br />
<strong>Abdülhamid’in gözüyle Ermeni meselesi: “Güçlü olmalıyız”</strong></p>
<p><strong> </strong><br />
Sultan II. Abdülhamid, 118 yıl önceki bir iradesinde meselenin bamteline şöyle dokunuyordu:<br />
“Bir süreden beri müstakbel Ermenistan’ın sınırları çizilmek isteniyor. Oysa Ermenilerin oturdukları yer, Müslümanların çoğunlukta olduğu bölgedir. Buraya Ermenistan denilecek hiçbir işaret yoktur. Burada istenen, ıslahat adı altında bir Ermeni devletinin kurulmasıdır. Bu kesinlikle mümkün değildir. Batılı devletlerden faydalanalım ama İngiltere’nin Mısır’ı, Fransa’nın Tunus’u, Avusturya’nın Bosna-Hersek’i işgalleri karşısında kimin kılı kıpırdadı? Maddî ve manevî kalkınmamıza engel oluşturan kapitülasyonların kaldırılmasını kim kolaylaştıracaksa ona yakın durmamız doğaldır. Maliyenin ıslahı, askeri tensikat ve donanımın ikmali, deniz kuvvetlerinin üstün seviyeye çıkarılması, herkesin çalışmasıyla kısa zamanda 1 milyonluk bir orduya kavuşularak devletin durumunun yükseltileceği padişah tarafından ferman buyurmuştur.” (BOA, Yıldız Esas E. 31.1727/2, Z 158, K 86.)</p>
<p>Abdülhamid özetle, güçlü olana kadar bu kılıçları başımızın üstünde tutacaklarını ta o zamandan görmüş ve göstermiş. Bunun için ona ‘Kızıl Sultan’ demişlerdi ya zaten.</p>
<p><strong>Kaynak: Mustafa Armağan, 04 Ocak 2009, Pazar Günkü Yazısı</strong></p>
<p><strong> </strong></p>

<p class="sayac_bilgi">18387 okunma</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.istanbultarih.com/iste-ingilizlerin-ermeni-balonunu-patlatan-sadrazam/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>1</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Iğdırlı Hasan Onbaşı kimdir bilir misiniz?</title>
		<link>http://www.istanbultarih.com/igdirli-hasan-onbasi-kimdir-bilir-misiniz/</link>
		<comments>http://www.istanbultarih.com/igdirli-hasan-onbasi-kimdir-bilir-misiniz/#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 07 Dec 2011 23:37:57 +0000</pubDate>
		<dc:creator>istanbultarih</dc:creator>
				<category><![CDATA[Araştırma]]></category>
		<category><![CDATA[Osmanlı Tarihi]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.istanbultarih.com/?p=3959</guid>
		<description><![CDATA[
Kimi zaman bir kare fotoğraf, kimi zaman bir söz, kimi zaman bir metin bizi koparır bugünden, tarihin derinliklerine götürür. Bizi o günlerde gezindirir. Yaşananlara tanıklık ettirir&#8230;
Osmanlı ordusu Kudüs´ten çekilirken Mescid-i Aksa´yı koruması için nöbetçi bırakılan onbaşı Hasan´ın öyküsü&#8230;&#160;
 Tam 57 yıl nöbetine sadık kalan Osmanlı askerini, merhum tarihçi İlham  Bardakçı 1972 yılının 12 Mayıs [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<div>
<p><strong>Kimi zaman bir kare</strong><strong> fotoğraf, kimi zaman bir söz, kimi zaman bir metin bizi koparır bugünden, tarihin derinliklerine götürür.</strong><strong> Bizi o günlerde gezindirir. Yaşananlara tanıklık ettirir&#8230;</strong></p>
<div><strong>Osmanlı ordusu Kudüs´ten çekilirken Mescid-i Aksa´yı koruması için nöbetçi bırakılan onbaşı Hasan´ın öyküsü&#8230;</strong>&nbsp;</p>
<p><strong> Tam 57 yıl nöbetine sadık kalan Osmanlı askerini, merhum tarihçi İlham  Bardakçı 1972 yılının 12 Mayıs günü Mescid-i Aksa´nın merdivenlerinde  gördü.</strong><strong> İlhan Bardakçı, yıllar sonra bu inanılmaz karşılaşmayı kaleme aldı.</strong></p>
<p><strong> İşte İlhan Bardakçı´nın kaleminden Kudüs Bekçisi Onbaşı Hasan..</strong></p>
</div>
<div><a href="../wp-content/uploads/2011/12/5811_127620103297_119371333297_3046221_1514639_n.jpg"><img class="aligncenter" title="5811_127620103297_119371333297_3046221_1514639_n" src="../wp-content/uploads/2011/12/5811_127620103297_119371333297_3046221_1514639_n.jpg" alt="" width="380" height="264" /></a></div>
<div><strong><br />
</strong></div>
<p><strong>O&#8217;na Mescid-i Aksa&#8217;da rastladım&#8230;</strong></p>
<div>
<table cellspacing="0" cellpadding="0" height="7">
<tbody>
<tr>
<td height="7" align="left" valign="top"></td>
</tr>
</tbody>
</table>
</div>
<div>
<table cellspacing="0" cellpadding="0" height="8">
<tbody>
<tr>
<td height="8" align="left" valign="top"></td>
</tr>
</tbody>
</table>
</div>
<p>İlhan BARDAKÇI</p>
<p>Mevki: Kudüs      Mekan: Mescid&#8217;ül Aksa     Tarih: 21   Mayıs 1972 Cuma</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Ben ve gazeteci arkadaşım rahmetli Said Terzioğlu, İsrail Dışişleri rehberlerinin yardımı ile bu mübarek makamı dolaşıyoruz.</p>
<p>Kudüs Kapalı Çarşısı&#8217;nda rüzgar gibi dolanan entarili kahvecilerin  ellerindeki askılara çarpmadan biraz yürüdünüz mü, önünüze çıkan kapı  sizi Mescid-i Aksa&#8217;nın önüne kavuşturur. Mirac mucizesinin  soluklanıldığı ilk Kıble&#8217;mize yani&#8230; Hemen oracıkta, ilk avlu vardır  ki, hâlâ bizim lâkabımızla anılır. &#8220;12 bin şamdanlı avlu&#8221; derler oraya.  Yavuz Selim 30 Aralık 1517 Salı günü Kudüs&#8217;ü devlete katmıştır da,  ortalık kararmıştır. Yatsı namazını o avluda kılar. Kendisi ve bütün  ordu beraber. Şamdanları yakarlar. Tam 12 bin şamdan&#8230; O isim oradan  kalmadır. Sekiz on basamaklı geniş merdiveni adımladınız mı, o mukaddes  Mescid&#8217;in bağdaş kurduğu ikinci avluya ulaşırsınız.</p>
<p>Onu o merdivenin başında gördüm. İki metreye yakın bir boy&#8230;  İskeletleşmiş vücudu üzerinde bir garip giysi&#8230; Palto?.. Hayır, kaput,  pardösü veya kaftan?.. Değil. Öyle bir şey işte. <span id="more-3959"></span></p>
<p>Başındaki kalpak mı, takke mi, fes mi? Hiçbirisi değil. Oraya dimdik, dikilmiş.</p>
<p>Yüzüne baktım da, ürktüm. Hasadı yeni kaldırılmış kıraç toprak gibi. Yüz binlerce çizgi, kırışık ve kavruk bir deri kalıntısı.<br />
Yanımda İsrail Dışişleri Bakanlığı Daire Başkanı Yusuf var. Bizim eski vatandaşımız. İstanbullu. &#8220;Kim bu adam?&#8221; dedim.<br />
Lâkaydi ile omuz silkti. &#8220;Bilmem.&#8221; diye cevap verdi. &#8220;Bir meczup işte  ! “</p>
<p>” Ben bildim bileli, yıllardır burada dururmuş. Çakılı gibi, hâlâ  duruyor ya&#8230; Kimseye bir şey sormaz. Kimseye bakmaz, kimseyi görmez.&#8221;</p>
<p>Kan mı çekti nedir?</p>
<p>Nasıl, neden, niçin halâ bilmiyorum. Yanına vardım. Türkçe &#8220;Selâmün Aleyküm baba.&#8221; dedim.</p>
<p>Torbalanmış göz kapaklarının ardında sütrelenmiş gibi jiletle  çizilmişçesine donuk gözlerini araladı. Yüzü gerildi. Bana, bizim o  canım Anadolu Türkçemizle cevap verdi:</p>
<p>-Aleykümüsselam oğul&#8230;</p>
<p>Donakaldım. Ellerine sarıldım, öptüm öptüm&#8230;</p>
<p>-Kimsin sen, baba? dedim.</p>
<p>Anlattı ki, bende size anlatacağım.</p>
<p>Ama evvelâ biliniz. O canım Devlet çökerken, biz Kudüs&#8217;ü 401 yıl 3 ay 6  günlük bir hakimiyetten sonra bırakırız. Günlerden 9 Aralık 1917 Pazar  günüdür. Tutmaya imkân yok. Ordu bozulmuş, çekiliyor, Devlet, zevalin  kapısında. İngiliz girinceye kadar geçen zaman içinde yağmalanmasın diye  oraya bir artçı bölük bırakırız. Âdet odur ki, kenti zapteden galip,  asayiş görevi yapan yenik ordu askerlerine esir muamelesi yapmaz.</p>
<p>Anlattı, dedim ya. Gerisini tamamlayayım.</p>
<p>-Ben, dedi, Kudüs&#8217;ü kaybettiğimiz gün buraya bırakılan artçı bölüğünden&#8230;</p>
<p>Sustu. Sonra, elindeki silahın namlusuna sürdüğü fişekleri ateşler gibi zımbaladı:</p>
<p>-Ben, o gün buraya bırakılmış 20. Kolordu, 36. Tabur, 8. Bölük, 11. Ağır Makineli Tüfek Takım Komutanı Onbaşı Hasan&#8217;ım&#8230;</p>
<p>Yarabbi. Baktım, bir minare şerefesi gibi gergin omuzları üzerindeki başı, öpülesi sancak gibiydi&#8230;</p>
<p>Ellerine bir kerre daha uzandım. Gürler gibi mırıldandı:</p>
<p>-Sana, bir emanetim var oğul. Nice yıldır saklarım. Emaneti yerine teslim eden mi?</p>
<p>-Elbette, dedim, buyur hele&#8230;<br />
Konuştu:</p>
<p>-Memlekete avdetinde yolun Tokat Sancağı&#8217;na düşerse&#8230; Git, burayı bana  emanet eden kumandanım Kolağası (Önyüzbaşı) Musa efendi&#8217;yi bul.  Ellerinden benim için bus et (öp). Ona de ki&#8230;</p>
<p>Sonra, kumandanı olduğu takımın makinelisi gibi gürledi:</p>
<p>-O&#8217;na de ki, gönül komasın. Ona de ki, &#8220;11. Makineli Takım Komutanı Iğdırlı Onbaşı Hasan, o günden bu yana, bıraktığın yerde nöbetinin başındadır. Tekmilim tamamdır kumandanım. dedi&#8221; dersin.</p>
<p>Öleyazdım.</p>
<p>Sonra yine dineldi. Taş kesildi. Bir kez daha baktım. Kapalı gözleri  ardından, dört bin yıllık Peygamber Ocağı ordumuzun serhat nöbetçisi  gibiydi. Ufukları gözlüyordu. Nöbetinin başında idi. Tam 55 yıl  kendisini unutuşumuzdaki nadanlığımıza rağmen devletine küsmemişti.</p>
</div>
<p><strong><br />
</strong></p>
<p><a href="http://www.istanbultarih.com/igdirli-hasan-onbasi-kimdir-bilir-misiniz/"><em>Click here to view the embedded video.</em></a></p>

<p class="sayac_bilgi">4707 okunma</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.istanbultarih.com/igdirli-hasan-onbasi-kimdir-bilir-misiniz/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Fatih’in Şâhi Topları</title>
		<link>http://www.istanbultarih.com/fatih%e2%80%99in-sahi-toplari/</link>
		<comments>http://www.istanbultarih.com/fatih%e2%80%99in-sahi-toplari/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 22 Nov 2011 06:28:27 +0000</pubDate>
		<dc:creator>istanbultarih</dc:creator>
				<category><![CDATA[İktibas]]></category>
		<category><![CDATA[Osmanlı Tarihi]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.istanbultarih.com/?p=3938</guid>
		<description><![CDATA[
Fatih Sultan Mehmed çizimlerini bizzat kendisinin yaptığı devrin en büyük topunu evvelce Bizans hizmetinde bulunan Urbain isimli bir Macar yahut Ulah mühendisine, döktürmüştü. Bu topun Edirne’de dökülmesinde Mimar Muslihiddin Ağa , Saruca Paşa ve Urbain beraber çalışmışlardı.
Üç ayda dökülen bu topun büyüklüğü ve çapı hakkında muasır tarihçiler muhtelif bilgiler vermektedirler. Françes; uzunluğu 5,5 metre,  dış [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: center;"><a href="http://www.istanbultarih.com/wp-content/uploads/2011/11/Sahi-topu-cizim1-1024x363.jpg"><img class="aligncenter size-full wp-image-3939" title="Sahi-topu-cizim1-1024x363" src="http://www.istanbultarih.com/wp-content/uploads/2011/11/Sahi-topu-cizim1-1024x363.jpg" alt="" width="614" height="218" /></a></p>
<p style="text-align: left;">Fatih Sultan Mehmed çizimlerini bizzat kendisinin yaptığı devrin en büyük topunu evvelce Bizans hizmetinde bulunan Urbain isimli bir Macar yahut Ulah mühendisine, döktürmüştü. Bu topun Edirne’de dökülmesinde Mimar Muslihiddin Ağa , Saruca Paşa ve Urbain beraber çalışmışlardı.</p>
<p>Üç ayda dökülen bu topun büyüklüğü ve çapı hakkında muasır tarihçiler muhtelif bilgiler vermektedirler. Françes; uzunluğu 5,5 metre,  dış çevresi 2 metre 74 cm (9 kadem),  yarı çapı 92 cm (kutru 3 kadem )  ağırlığı 18 ton kadardır demektedir.  Top 544 kg (1200 libre) bazılarına göre de 680 kg (1500 libre)  gülleler atıyor, bu gülleler 1,883 km (1 mil) mesafeye kadar giderek 1 metre 83 cm (6 kadem)  derinliğinde toprağa gömülüyordu.  Topun sesi 24 km ( 13 mil) mesafeden duyulmaktaydı.<span id="more-3938"></span></p>
<p style="text-align: left;"> </p>
<div><a href="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2009/08/Sahi-topu1.JPG"><img class="aligncenter" title="Sahi topu1" src="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2009/08/Sahi-topu1-300x225.jpg" alt="Sahi topu1" width="334" height="250" /></a></div>
<div style="text-align: center;"><strong>İngiltere, Portsmouth, Fort Nelson&#8217;da Sergilenen Top</strong></div>
<p>Şahî adı verilen bu topların Edirne’de atış denemeleri öncesi, halkın heyecan ve korkuya kapılmamaları için şehre tellallar salınmış çıkacak dehşetli gürültünün sebebi önceden haber verilmişti.</p>
<p>Urbain’in döktüğü top ve diğer toplar 1452 senesi Ocak ayının sonlarında Edirne’den yola çıkarılmış ve ancak iki ay sonra İstanbul önlerine getirilebilmişti.</p>
<p>Büyük topun önünde Kraç Bey kumandasında on bin akıncı süvarisinden mürekkep bir kol gidiyor topu otuz, bazılarına göre elli veya atmış çift öküz müşkülatla çekiyordu.</p>
<p><a href="http://www.istanbultarih.com/wp-content/uploads/2011/11/Sahi-topu.jpg"><img class="aligncenter size-full wp-image-3940" title="Sahi-topu" src="http://www.istanbultarih.com/wp-content/uploads/2011/11/Sahi-topu.jpg" alt="" width="800" height="352" /></a></p>
<p>Fatihin toplarından birisi Kırım Savaşı sırasında Çanakkale’de bulunmaktaydı. İngilizlerin alakasını çeken bu top General Sir John Lafroy’un yoğun girişimleri ve birçok müracaatları sonunda 1868’de Sultan Abdülaziz zamanında İngiltere’ye Kraliçe Victoria adına hediye edilmiş ve Londra kulesinin avlusunda teşhire konulmuştur.  Bu gün kraliyet silah Koleksiyonunun bir parçası olan top Portsmouth şehrinde Fort Nelson top sergisinde ziyaret edilmektedir.</p>
<p style="text-align: center;"><strong>KAYNAK: <a href="http://www.tarihvemedeniyet.org">www.tarihvemedeniyet.org</a></strong></p>

<p class="sayac_bilgi">15548 okunma</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.istanbultarih.com/fatih%e2%80%99in-sahi-toplari/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>1</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Osmanlı&#8217;da Ramazan Gelenekleri</title>
		<link>http://www.istanbultarih.com/osmanlida-ramazan-gelenekleri/</link>
		<comments>http://www.istanbultarih.com/osmanlida-ramazan-gelenekleri/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 02 Aug 2011 00:11:45 +0000</pubDate>
		<dc:creator>istanbultarih</dc:creator>
				<category><![CDATA[Osmanlı Tarihi]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.istanbultarih.com/?p=3062</guid>
		<description><![CDATA[
 
Orucun Açılma Vakti: İftar
Osmanlı&#8217;da oruç açmak büyük törendi. Ne yemek yapılacağı, neyin ne zaman sofraya geleceği ve hangi yiyeceğin ne zaman sofrada yeneceği belliydi. İftar sofrasında oruç, iftariyeliklerle açılırdı. Damak lezzetine hitap edecek tüm iftariyelikler ayrı ayrı yerlerden alınırdı. Çeşit çeşit peynirler, siyah ve yeşil zeytinler, farklı kaplarda gelen rengarenk mis kokulu reçeller, pastırma, hurma [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: center;"><a href="http://www.istanbultarih.com/wp-content/uploads/2010/08/40399_425944269843_248028274843_4675586_3973847_n.jpg"><img class="size-full wp-image-3063  aligncenter" title="40399_425944269843_248028274843_4675586_3973847_n" src="http://www.istanbultarih.com/wp-content/uploads/2010/08/40399_425944269843_248028274843_4675586_3973847_n.jpg" alt="" width="540" height="275" /></a></p>
<p> </p>
<p><strong>Orucun Açılma Vakti: İftar</strong></p>
<p>Osmanlı&#8217;da oruç açmak büyük törendi. Ne yemek yapılacağı, neyin ne zaman sofraya geleceği ve hangi yiyeceğin ne zaman sofrada yeneceği belliydi. İftar sofrasında oruç, iftariyeliklerle açılırdı. Damak lezzetine hitap edecek tüm iftariyelikler ayrı ayrı yerlerden alınırdı. Çeşit çeşit peynirler, siyah ve yeşil zeytinler, farklı kaplarda gelen rengarenk mis kokulu reçeller, pastırma, hurma ve ekmek yerine bir Ramazan klasiği olan pide, iftariyeliklerin olmazsa olmazlarındandı. İftariyeliklerin ardından çorba servise sunulur ve çorbalar bitirildikten sonra 40 kaptan fazla et, sebze, balık yemeği padişahın sofrasını donatırdı. Ramazanın baş tatlısı olan güllaç ve bunun gibi pek çok tatlı ana yemeklerden sonra afiyetle yenirdi. Tüm bu yiyeceklerin pişirilmesi, sofraya getirilmesi, sofradan kaldırılması adabına göre gerçekleştirilir, sofraya hizmet eden de sofradan yemek yiyen de iftara hürmet gösterirdi.</p>
<p><strong>Sabah Ezanı Okunmadan: Sahur<span id="more-3062"></span></strong></p>
<p>Gözleri de karnı da doyuran iftar sofrasına nazaran sabah ezanından önce yenen sahurda, mideyi yoracak et yemeklerinden ziyade, karnı bütün gün tok tutacak hamur işleri, pilav ve vücudun şeker ihtiyacını karşılayacak kurutulmuş meyvelerden yapılan hoşaflar yenirdi.</p>
<p><strong>Diş Kirası</strong></p>
<p>Ramazanın en önemli özelliklerinden biri de iftar sofralarına davetsiz gidilebilmesiydi. Osmanlı Sarayına Ramazan ayı boyunca iftara davetsiz olarak gelinebilirdi. Bunun haricinde Osmanlı Sarayının özel davetleri de olurdu. Ramazanın ilk on gününde Padişah, ayan ve mebusan reisleriyle birlikte vükelayı saraya iftar için davet ederdi. Sadrazamın baş köşede oturduğu bu sofra diğer iftar sofralarına göre çok daha mükellef olurdu ve hep birlikte daha çok vakit geçirilirdi. Bu sofralarda zengin ve leziz yemeklerden ziyade &#8216;Diş Kirası&#8217; asıl büyük hediyeydi. Kahve, şerbet ve sigaralıklar içilirken Mabeyn Müdürü, Enderun Efendisi ile salona girerdi. Enderun efendisinin elinde büyükçe bir gümüş tepsi yer alırdı. Tepsinin üzerinde davetlilerin isimlerinin yazıldığı hediyeler olurdu. Bu hediyeler kıymetli saatler, tütün tabakalarından oluşurdu.</p>
<p><strong>Sarayda Görkemli Hazırlık</strong></p>
<p>Osmanlı Sarayında Matbah-Amire, ramazan ayı gelmeden tatlı bir telaş içine girerdi. Kilerdeki uçsuz bucaksız taş odaların, özenle seçilen yiyeceklerle doldurulması sarayda ramazanın en önemli habercisiydi. Taptaze yiyeceklerin renkleri, taş odaların soğukluğunu hissettirmezdi.</p>
<p> <strong> </strong></p>
<p><strong>Mutfaklarda Bereket</strong></p>
<p>Ramazan ayında, Osmanlı Sarayında kilerlerin özenle seçilen malzemelerle doldurulmasından, hazırlanacak iftar ve sahur sofralarının zenginlik ve bereket içinde geçeceği belli olurdu. Bu bereket tüm topraklarda tesirini gösterir ve Müslüman, Hıristiyan, Musevi demeden herkes tarafından paylaşılırdı.</p>
<p> <strong></strong></p>
<p><strong>Osmanlı&#8217;nın Tüm Bereketi Ramazan Sofrasında</strong></p>
<p>Osmanlı toprakları üzerinde yer alan yörelerin kendine has tazelikleri ve bereketi günler öncesinden toplanmaya başlanırdı. Bu yörelerin özel lezzetleri özenle saraya taşınırdı. Tokat&#8217;ın, Malatya&#8217;nın Şam&#8217;ın kayısıları, Ankara&#8217;nın balları, Antep&#8217;in kuru baklavaları, fıstıklı, bademli, cevizli sucukları, İzmir&#8217;in kuru incirleri, vişneleri, üzümleri ve bunun gibi daha pek çokları ramazan sofralarında damaklara layık olacak biçimde toplanır, özenle saklanır ve on bir ayın sultanı ramazan için hazır bekletilirdi.</p>
<p><strong>En Lezzetli Yarışma</strong></p>
<p>Toplumun yüksek kültürünü oluşturan en önemli ramazan geleneklerden biri arife gününde Osmanlı sultanlarının ramazan öncesinde kutsal emanetleri ziyaret etmesiydi. Hazreti Muhammed&#8217;in vasiyet ederek Veysel Karani&#8217;ye hediye ettiği hırkanın bulunduğu Hırka-i Şerif&#8217;e arife günü gitmek Osmanlı Sarayı için en önemli ritüellerden biriydi. Bu ritüelin hemen ardından saray sultanlarına çeşitli ahçıların hazırladığı soğanlı yumurtalar ikram edilirdi. Her bir soğanlı yumurtayı tek tek tadan sultanlar, aşçıların ustalıklarını lezzet testine tabi tutardı. En beğenilen soğanlı yumurtanın aşçısı, ramazan ayı boyunca sultanın yemeklerini pişirmeye hak kazandırılarak ödüllendirilirdi. İslam dininin değil ama bir Osmanlı Saray geleneği olan bu yemek, günümüzde bile iftar sofralarının olmazsa olmazları arasında yer almaktadır.</p>

<p class="sayac_bilgi">17214 okunma</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.istanbultarih.com/osmanlida-ramazan-gelenekleri/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Tarihimizden Bir Kare : &#8221; Yeniçeri Kıyafetinden Korkan Fransızlar&#8221;</title>
		<link>http://www.istanbultarih.com/tarihimizden-bir-kare-yeniceri-kiyafetinden-korkan-fransizlar/</link>
		<comments>http://www.istanbultarih.com/tarihimizden-bir-kare-yeniceri-kiyafetinden-korkan-fransizlar/#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 26 Mar 2011 23:33:59 +0000</pubDate>
		<dc:creator>istanbultarih</dc:creator>
				<category><![CDATA[Osmanlı Tarihi]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.istanbultarih.com/?p=1774</guid>
		<description><![CDATA[Libya&#8217;ya Haçlı Seferi düzenlediklerini söyleyen Fransızlar, bakın tarihte ne kadar &#8220;cesurlarmış(!) &#8220;
19. yüzyılda Almanya&#8217;nın Mülhaym şehrindeki Ren nehrinin bir yakasında Almanlar, öbür yakasında da Fransızlar oturuyordu.
Fransızlar, her sene nehrin karşı kıyısına geçiyor, Almanlara âit topraklardaki mahsûlün tümünü toplayıp götürüyorlardı.

O sıralarda, birliğini henüz te’mîn edememiş olan güçsüz Alman’lar ise buna fazlaca ses çıkaramıyorlardı.
Ancak bu durum her [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: center;"><strong>Libya&#8217;ya Haçlı Seferi düzenlediklerini söyleyen Fransızlar, bakın tarihte ne kadar &#8220;cesurlarmış(!) &#8220;</strong></p>
<p style="text-align: left;">19. yüzyılda Almanya&#8217;nın Mülhaym şehrindeki Ren nehrinin bir yakasında Almanlar, öbür yakasında da Fransızlar oturuyordu.</p>
<p style="text-align: left;">Fransızlar, her sene nehrin karşı kıyısına geçiyor, Almanlara âit topraklardaki mahsûlün tümünü toplayıp götürüyorlardı.</p>
<p style="text-align: center;"><img title="osmanlidw5" src="http://www.istanbultarih.com/wp-content/uploads/2009/07/osmanlidw5.jpg" alt="osmanlidw5" width="300" height="183" /></p>
<p style="text-align: left;">O sıralarda, birliğini henüz te’mîn edememiş olan güçsüz Alman’lar ise buna fazlaca ses çıkaramıyorlardı.</p>
<p style="text-align: left;">Ancak bu durum her yıl tekrarlanmayı sürdürünce, Almanlar çâreyi Osmanlı sultanına durumu yazıp, imdât istemekte bulurlar ve sultâna bir mektup gönderirler.</p>
<p style="text-align: left;">Mektupta şöyle denilmektedir:<span id="more-1774"></span></p>
<p style="text-align: left;"><strong>“Fransızlar her sene bize zulmediyor, mahsûlümüzü elimizden alıyorlar. Siz ki, dünyâya adâlet dağıtan bir imparatorluğun sultânı, İslâmiyet’in de halîfesisiniz. Bizi bu zulümden kurtarın. Asker gönderin. Ürünlerimizi bu sene olsun toplama imkânı sağlayın.”</strong></p>
<p style="text-align: left;">Osmanlı’nın gerileme yıllarına girdiği bir zamâna denk gelen bu yardım isteğini inceleyen pâdişâh asker göndermeyi mümkün ve gerekli görmez; yalnızca asker elbîsesi göndermeyi kâfî bulur. Yardım isteğini bildiren mektuba cevâbî bir mektup yazılır. Bu mektupla birlikte içi asker elbîsesi dolu üç çuval da Almanlara yollanır.</p>
<p style="text-align: left;">Şaşkına dönen Almanlar, çuvalları alıp mektubu okurlar: Mektupta şunlar yazmaktadır:</p>
<p style="text-align: left;"><strong>“Fransızlar korkak adamlardır. Onlara yeniçeri göndermemize gerek yoktur. Yeniçerimizin kıyafetini görmeleri kâfîdir. Çuval içindeki Osmanlı askerinin elbîselerini adamlarınıza giydirin. Bu adamları mahsûl zamânı, nehrin görülecek yerlerinde dolaştırın. Karşıdan gören Fransızlar için bu kâfîdir.”</strong></p>
<p style="text-align: left;">Bağ bahçe sâhipleri hemen Osmanlı askerinin kıyâfetlerini kapışırlar. Hasat vakti geldiğinde giydikleri bu yeniçeri kıyâfetleriyle ve büyük bir heyecanla, nehir kıyısında dolaşmaya başlarlar.</p>
<p style="text-align: left;">Ertesi gün, nehrin karşı yakasından gelen haber, Almanların sevinç çığlıkları atmalarına sebep olur: “Almanlara Osmanlılardan imdât geldiğini zanneden Fransızlar, korkudan, köylerini de terk ederek iç kısımlara doğru kaçmaktadırlar. Mahsûlünüzü rahatça toplayabilirsiniz. Zulüm sona ermiştir.”</p>
<p style="text-align: left;">Bu olay, Mülhaym’lıların gönüllerinde taht kurar.</p>
<p style="text-align: left;">Giydikleri yeniçeri kıyâfetlerini, daha sonra Mülhaym&#8217;a bağlı Karlsruhe müzesine koyup ziyârete açarlar. Şehrin en yüksek binâsına da Osmanlı bayrağı asarlar. Ayrıca, hâlen olayın yıldönümünde şehirde bir karnaval düzenleyip hadiseyi temsîlen kutlarlar.</p>
<p style="text-align: left;">Bu olay, Osmanlı&#8217;nın sâdece birkaç yeniçeri kıyâfetiyle Almanları Fransızların elinden ve talanından nasıl kurtardığını anlatan, mâziden kalma, pırlantalarla resmedilmiş bir tablo gibidir.</p>
<p style="text-align: center;"><strong>Bir zamanlar biz de millet; hem nasıl milletmişiz:<br />
Gelmişiz dünyaya; milliyet nedir öğretmişiz!</strong></p>

<p class="sayac_bilgi">13160 okunma</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.istanbultarih.com/tarihimizden-bir-kare-yeniceri-kiyafetinden-korkan-fransizlar/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>1</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Evliya Çelebi’den Fatih Üniversitesine Dair Notlar! &#8211; Prof. Dr. Mehmed İpşirli</title>
		<link>http://www.istanbultarih.com/evliya-celebi%e2%80%99den-fatih-universitesine-dair-notlar-prof-dr-mehmed-ipsirli/</link>
		<comments>http://www.istanbultarih.com/evliya-celebi%e2%80%99den-fatih-universitesine-dair-notlar-prof-dr-mehmed-ipsirli/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 22 Mar 2011 18:12:35 +0000</pubDate>
		<dc:creator>istanbultarih</dc:creator>
				<category><![CDATA[Haberler]]></category>
		<category><![CDATA[Osmanlı Tarihi]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.istanbultarih.com/?p=3632</guid>
		<description><![CDATA[Evliya Çelebi’nin 400. doğum yıldönümü münasebetiyle Fatih Üniversitesinde bir toplantı düzenlendi. Toplantıda, Tarih Blümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Mehmet İpşirli’nin Evliya Çelebi’nin Seyahatnâme’sindeki üslup özelliklerini baz alarak yaptığı konuşma büyük ilgi topladı.
2011 yılının UNESCO tarafından Evliya Çelebi yılı olarak ilân edilmesinin de önemine binaen, söz konusu konuşmayı aynen aktarıyoruz.

&#8220;Ziyaret-i Medrese-i Fatih der-Çekmece-i Kebir
Âsitane-i Saadet nevâhisinden [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Evliya Çelebi’nin 400. doğum yıldönümü münasebetiyle Fatih Üniversitesinde bir toplantı düzenlendi. Toplantıda, Tarih Blümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Mehmet İpşirli’nin Evliya Çelebi’nin Seyahatnâme’sindeki üslup özelliklerini baz alarak yaptığı konuşma büyük ilgi topladı.</p>
<p>2011 yılının UNESCO tarafından Evliya Çelebi yılı olarak ilân edilmesinin de önemine binaen, söz konusu konuşmayı aynen aktarıyoruz.</p>
<p style="text-align: center;"><a href="http://www.istanbultarih.com/wp-content/uploads/2011/03/mehmed-ipşirli-hoca.jpg"><img class="aligncenter size-full wp-image-3633" title="üstad prof.dr.mehmed ipşirli " src="http://www.istanbultarih.com/wp-content/uploads/2011/03/mehmed-ipşirli-hoca.jpg" alt="" width="270" height="203" /></a></p>
<p><strong>&#8220;Ziyaret-i Medrese-i Fatih der-Çekmece-i Kebir</strong></p>
<p>Âsitane-i Saadet nevâhisinden Büyükçekmece’de göle nâzır,  âb u havâsı latîf gâyet de mürtefi bir mahalde lisân-ı Efrencide “Kampüs” tâbir olunur vâsi bir arazi üzerinde Fatih-i Kostantınıyye Sultan Mehemmed Han nâmına kurulmuş Medrese-i âlî-kadri sene-i mezbur Rebiülâhirinin beşinde Penç-şenbih günü ziyaret vâki oldu.<span id="more-3632"></span></p>
<p>Mekteb-i mezkûr, ulûm ve fünûnun tahsil edildiği medâris-i müteaddideden müteşekkil olup her bir medresede min zekerin ve ünsâ ilim tahsiline tâlib nice danişmendler ve anlara nakl-i ilm ü maarif için gayret gösteren memâlik-i muhtelifeden gelmiş müderrisîn-i kirâm olup anlardan bazısı ile hasbıhal ettim. Medrese-i mezkûrun pâyitaht Ankara’da dahi bir tıb medresesi ve beraberinde Darüşşifâsının olduğunu leyl ü nehâr  halka şifâ dağıttığını, hattâ Medaris-i Fatih’in lisan-ı Efrencî’de “Rektör” tabir edilen başmüderrisinin de tabib olduğunu ve medresenin inkişâfı için ale’d-devam gayret sarfettiğini haber verdiler.</p>
<p>Merakımı mûcib olup, Târih-i Devlet-i Osmaniyye’nin takrir edildiği derse müsâade alarak girdiğimde müderris efendinin kefere lisânı ile Memâlik-i Mahrûsa-i Şâhâne Tarihini anlattığını, talebenin dahi suallerini ayni lisân ile sorduklarını müşahede edince “Ve mine’l-garâip! Bu ne hâldir?” diyerek hayretimi gizleyemedim.  Dersin hitamında müderrise “Ayâ! Bu ne acîb ü garîb hâldir, aranızda kangı lisân ise tekellüm ve takrir-i ders edersiz.” dediğimde, “İngiliz milletinin lisânı ile konuşuruz. Bunun sebebi şudur ki: Devlet-i Osmaniyye Tarihi egerçi aslında Türklerin târihidir, lâkin Türklerin idaresinde nice ümem ü mülûk, nice akvâm u edyân adl ü dâd üzere yaşadıkları mâlum-ı alemyândır.</p>
<p>Avrupa keferesi bunun sırrını hayli merak edip bu mevzuda kadîmü’z-zamandan berü lisân-ı İngilizî üzere nice kütüp ve resâil ketb ü tahrir etmişlerdir. Bunları okumak ve hîn-i hâcette kefereye cevab vermek için bu lisân üzre konuşur yazarız. Ammâ, Devlet-i Osmaniyye’nin asıl kaynaklarının Hazine-i Evrak ve Âsitâne-i Saâdet kütüphanelerinde olduğunu bilir, onlara da vâkıf olmak için gayret sarfederiz.” cevabını verdi.</p>
<p>Daha sonra elsine-i muhtelifedeki kitapların bulunduğu, Medrese kütüphanesini ziyaret ettim. Nihayetü’l-emr kütüphanenin fevkında Çekmece Gölü’ne nâzır ve kefere lisânında  “Kafeterya” tâbir edilen ferah-fezâ ve dil-güşâ kahvehanede Bahr-i Marmara’yı seyrederek bir kahve içip, “Hıtâmuhû misk” deyip cümle talebenin muvaffakiyeti için dua ederek Medreseden ayrıldım.&#8221;</p>

<p class="sayac_bilgi">7090 okunma</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.istanbultarih.com/evliya-celebi%e2%80%99den-fatih-universitesine-dair-notlar-prof-dr-mehmed-ipsirli/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>1</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Kanuni Sultan Süleyman&#8217;ın Fransa Kralı Fransuva&#8217;ya Gönderdiği Fermanı</title>
		<link>http://www.istanbultarih.com/kanuni-sultan-suleymanin-fransa-krali-fransuvaya-gonderdigi-fermani/</link>
		<comments>http://www.istanbultarih.com/kanuni-sultan-suleymanin-fransa-krali-fransuvaya-gonderdigi-fermani/#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 26 Feb 2011 17:13:25 +0000</pubDate>
		<dc:creator>istanbultarih</dc:creator>
				<category><![CDATA[Araştırma]]></category>
		<category><![CDATA[Osmanlı Tarihi]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.istanbultarih.com/?p=3584</guid>
		<description><![CDATA[
Fransa Cumhurbaşkanı Nicola Sarkozy&#8217;nin Türkiye ziyareti esnasında göstermiş olduğu nezaketsizlik ve küstahlık tüm Türkiye tarafından konuşulurken, konuşulan diğer bir konu ise Başbakan Recep Tayyip Erdoğan&#8217;ın Sarkozy&#8217;e Kanuni Sultan Süleyman&#8217;ın kendisinden yardım isteyen Fransa Kralı Fransuva&#8217;ya göndermiş olduğu fermanı içeren tabloyu hediye etmesiydi.  Bu fermanda ne yazıyordu?  
Buyrun tarihe bir yolculuk yapıyoruz&#8230;
 
Ben ki,
Sultanlar sultanı, hakanlar hakanı hükümdarlara taç [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: center;"><strong><a href="http://www.istanbultarih.com/wp-content/uploads/2011/02/1223474780tughra_suleiman.jpg"><img class="aligncenter size-full wp-image-3589" title="1223474780tughra_suleiman" src="http://www.istanbultarih.com/wp-content/uploads/2011/02/1223474780tughra_suleiman.jpg" alt="" width="400" height="322" /></a></strong></p>
<p><strong>Fransa Cumhurbaşkanı Nicola Sarkozy&#8217;nin Türkiye ziyareti esnasında göstermiş olduğu nezaketsizlik ve küstahlık tüm Türkiye tarafından konuşulurken, konuşulan diğer bir konu ise Başbakan Recep Tayyip Erdoğan&#8217;ın Sarkozy&#8217;e Kanuni Sultan Süleyman&#8217;ın kendisinden yardım isteyen Fransa Kralı Fransuva&#8217;ya göndermiş olduğu fermanı içeren tabloyu hediye etmesiydi.  Bu fermanda ne yazıyordu?  </strong></p>
<p><strong>Buyrun tarihe bir yolculuk yapıyoruz&#8230;</strong></p>
<p><span id="more-3584"></span><strong> </strong></p>
<p><em>Ben ki,</em></p>
<p>Sultanlar sultanı, hakanlar hakanı hükümdarlara taç veren Allah’ın yeryüzündeki gölgesi, Akdeniz’in ve Karadeniz’in ve Rumeli’nin ve Anadolu’nun ve Karaman’ın ve Rum’un ve Dulkadir Vilayeti’nin ve Diyarbakır’ın ve Azerbaycan’ın Acem’in ve Şam’ın ve Halep’in ve Mısır’ın ve Mekke’nin ve Medine’nin ve Kudüs’ün ve bütün Arap diyarının ve Yemen’in ve daha nice memleketlerin ki, yüce atalarımızın ezici kuvvetleriyle fethettikleri ve benim dâhi ateş saçan zafer kılıcımla fetheylediğim nice diyarın sultanı ve padişahı Sultan Bayezıd Hân&#8217;ın torunu, Sultan Selim Hân&#8217;ın oğlu, Sultan Süleyman Hân’ım.</p>
<p><em>Sen ki,</em></p>
<p>Françe vilayetinin kralı Françesko <em>(François, Fransuva)</em>’sun.</p>
<p>Sultanların sığınma yeri olan kapıma, adamın Frankipan ile mektup gönderip, memleketinizin düşman istilâsına uğradığını, hâlen hapiste olduğunuzu bildirip, kurtulmanız hususunda bu taraftan yardım ve medet istida etmişsiniz <em>(istemişsiniz)</em>. Her ne ki demiş iseniz benim yüksek katıma arz olunup, teferruatıyla öğrendim.</p>
<p>Padişahların mağlup olması ve hapsolması tuhaf değildir. Gönlünüzü hoş tutup, hatırınızı incitmeyiniz. Bizim ulu ecdadımız, daima düşmanı kovmak ve memleketler fethetmek için seferden geri kalmamıştır. Biz dahi onların yolundan yürüyüp, her zaman memleketler ve kuvvetli kaleler fetheyleyip gece, gündüz atımız eğerlenmiş ve kılıcımız kuşanılmıştır. Allah hayırlar müyesser eyleyip meşiyyet ve iradatı neye müteallik olmuş ise vücuda gele. <em>(Allah hayırlar versin ve iradesi neyse o olsun.)</em> Bunun dışındaki vaziyet ve haberleri adamınızdan sorup öğrenesiniz. Böyle bilesiniz.</p>
<p><strong>KANUNİ SULTAN SÜLEYMAN HAN </strong></p>
<p><strong>OCAK 1526</strong></p>
<p><strong> </strong></p>

<p class="sayac_bilgi">3469 okunma</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.istanbultarih.com/kanuni-sultan-suleymanin-fransa-krali-fransuvaya-gonderdigi-fermani/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>1</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Osmanlı Padişahları ve Gerçekler</title>
		<link>http://www.istanbultarih.com/osmanli-padisahlari-ve-gercekler/</link>
		<comments>http://www.istanbultarih.com/osmanli-padisahlari-ve-gercekler/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 18 Jan 2011 21:33:41 +0000</pubDate>
		<dc:creator>istanbultarih</dc:creator>
				<category><![CDATA[Araştırma]]></category>
		<category><![CDATA[Osmanlı Tarihi]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.istanbultarih.com/?p=3525</guid>
		<description><![CDATA[
Şeriata ve Hanefi mezhebine aykırı üniformaların kaldırılması ve eski sisteme geri dönülmesiydi. Yoksa bütün bu tepkiler¸ II. Mahmud’un gerçekten de “dinsiz¸ din düşmanı veya dine karşı” bir padişah olduğu anlamına kesinlikle gelmez. Zira Osmanlı’da en olumsuz bilinen ve en çok eleştirilen padişahlar bile dini konularda belli bir hassasiyete¸ itikat ve amel noktasında belli bir seviyeye [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: center;"><a href="http://www.istanbultarih.com/wp-content/uploads/2011/01/osmanlipadisahlari1xw8.jpg"><img class="aligncenter size-full wp-image-3529" title="osmanlipadisahlari" src="http://www.istanbultarih.com/wp-content/uploads/2011/01/osmanlipadisahlari1xw8.jpg" alt="" width="491" height="398" /></a></p>
<p>Şeriata ve Hanefi mezhebine aykırı üniformaların kaldırılması ve eski sisteme geri dönülmesiydi. Yoksa bütün bu tepkiler¸ II. Mahmud’un gerçekten de “dinsiz¸ din düşmanı veya dine karşı” bir <a id="Y1840822S8">padi</a>şah olduğu anlamına kesinlikle gelmez. Zira Osmanlı’da en olumsuz bilinen ve en çok eleştirilen padişahlar bile dini konularda belli bir hassasiyete¸ itikat ve amel noktasında belli bir seviyeye sahiplerdi.</p>
<p><strong>II. Mahmud’a Neden Gâvur <a id="Y1840822S9">Sultan</a> Denmiştir?</strong></p>
<p>Sultan II. Mahmud zamanında gerçekleştirilen ıslahatlar¸ daha çok Avrupa’nın giyim kuşamı ve diğer bazı âdetlerinin taklit edilmesi şeklinde kendini göstermiştir. İlk defa devlet dairelerinde II. Mahmud’un Batılı kıyafetler içerisindeki resimleri asılmış ve fes¸ setre¸ pantolon mecburi hale getirilmiştir. Damad Halil Rifat Paşa’nın “Avrupa’ya benzemezsek¸ Asya’ya çekilmeye mecburuz.” anlayışından kaynaklanan yanlış yenilik tatbikatları halkın büyük tepkisine yol açmış ve doğan rahatsızlığın bir ifadesi olarak II. Mahmud’a “Gâvur Padişah” denilmiştir. İşin ilginç tarafı¸ “Gâvur Padişah” tasviri İstanbul ulemasının değil; Bosna ulemasının bir yakıştırmasıydı.<span id="more-3525"></span></p>
<p><img src="http://somuncubaba.net/images/server/108-14osmanli_padisahlari-2.jpg" alt="" width="111" height="553" /></p>
<p>II. Mahmud döneminde giyim kuşamdaki düzenlemelere karşı imparatorluk coğrafyasında en şiddetli tepkiyi gösteren toplulukların başında Boşnaklar gelmiştir. Boşnakların hoşnutsuzlukları Osmanlı’ya değil¸ Osmanlı’daki -onlara göre sözde- reform hareketlerine yönelikti. O yılların şahidi bir Hıristiyan bu durumu şöyle ifade<br />
etmişti: “Burada en küçüğünden en büyüğüne¸ en zengininden sıradan Müslümanına kadar herkes reformlara karşı. Herkes Sultan’a¸ idarecilerine ve genel olarak Osmanlılara karşı öfkeli. Açıkça ve alelumum¸ Sultan’ın¸ vezirlerin ve paşaların¸ gâvur’ ve din düşmanı’ oldukları konuşuluyor.</p>
<p>Diyorlar ki: Osmanlılara bakın bir: Kadim Müslüman kıyafetlerini bırakıp gâvur pantolonu giyiyorlar¸ kafalarını tıraş etmiyor¸ saçlarını gâvurlarınki gibi kestiriyorlar.” Avrupaî kıyafetlere diş bileyen Bosnalılar¸ “Osmanlıların Müslümanlığından şüphe eder hale gelmişler” ve bu <a id="Y1840822S5">bid</a>’atleri Osmanlı’ya yakıştıramamışlardı. Bosnalıların Osmanlı’dan istekleri açıktı: Şeriata ve Hanefi mezhebine aykırı üniformaların kaldırılması ve eski sisteme geri dönülmesiydi. Yoksa bütün bu tepkiler¸ II. Mahmud’un gerçekten de “dinsiz¸ din düşmanı veya dine karşı” bir padişah olduğu anlamına kesinlikle gelmez. Zira Osmanlı’da en olumsuz bilinen ve en çok eleştirilen padişahlar bile dini konularda belli bir hassasiyete¸ itikat ve amel noktasında belli bir seviyeye sahiplerdi.</p>
<p>Mesela “Gâvur Padişah” denilen II. Mahmud’un manevî duyarlılığı ve seviyesiyle alakalı müthiş bir misal: 1820 yılında Vehhâbiler¸ Mekke ve  Medine’de çok büyük zulüm ve vahşette bulunarak¸ Ehl-i Sünnet Müslümanları kılıçtan geçirip¸ seleften yadigâr kalmış bütün türbeleri ve camileri yıkınca; Sultan II. Mahmud¸ Vehhâbi eşkıyasını def ve tart ettikten sonra¸ buradaki bütün eserleri yeniden inşa ve ihya eylemişti. Hücre-i Saadet’e hediye ettiği şamdanla birlikte gönderdiği aşağıdaki<br />
şiir¸ II. Mahmud’un Rasûlullah’a ve dolayısıyla dine beslediği hürmet ve muhabbetin bir vesikasıydı:</p>
<p>Şamdan ihdâya eyledim cüret yâ Rasûlallah!<br />
Murâdımdır Ulyâya <a id="Y1840822S1">hizmet</a>¸ yâ Rasûlallah!<br />
Değildir ravzaya şâyeste destâvri-i nâçizim¸<br />
Kabulünde kıl ihsân u inâyet¸ yâ Rasûlallah!<br />
Kimim var hazretinden gayrı¸ hâlim eyleyem i’lâm¸<br />
Cenâbındandır ihsân u mürüvvet¸ yâ Rasûlallah!<br />
Dahîlek¸ el-emân¸ sad-el-emân¸ dergâhına düşdüm<br />
Terahhüm kıl¸ bana eyle şefaat yâ Rasûlallah!<br />
Dü-âlemde kıl istishâb hân-ı Mahmûd-i adlîyi¸<br />
Senindir evvel ve âhirde devlet yâ Rasûlallah! 1</p>
<p><strong>I. İbrahim Deli miydi?</strong></p>
<p>I. İbrahim’in buhranlı bir hayatı bulunduğu ve kendisinin basit¸ sade¸ hırs ve gururdan uzak¸ elmas yürekli¸ hassas bir insan olduğunda tarihçiler ittifak halindedir. I. Mustafa’ya söylenen¸ hafif akıllılık gibi tabirler¸ bu sultan için hiç kullanılmamıştır. Her zaman hatalarını kabul eden bir şahıstır. Güvenilir Osmanlı kaynaklarında onun için “deli” lakabı kullanılmamaktadır. Sadece¸ son zamanlarda kaleme alınan bazı kaynaklar¸ ısrarla bu lakabı ön plana çıkarmaktadırlar.</p>
<p>Hâlbuki onun devletin askerî¸ <a id="Y1840822S3">mal</a>î¸ adlî ve idarî ıslahatı için yaptıkları ve yapılanlara olan teşvikleri¸ isnat edilen bu sıfatı yalanlayan yeterli bir delildir. Bütün bunlara rağmen¸ I. İbrahim’in tahta çıktığı zaman hasta olduğu kesindir. Kaynaklar¸ onun zaman zaman derin psikolojik sıkıntılar içinde kaldığını ve yüreğinin sıkıldığını ifade etmektedirler.</p>
<p>Devrin şartları göz önüne alındığında¸ Sultan İbrahim’in düşünme¸ idrak etme ve kavrama kabiliyetinde bir bozukluk olmadığını uzmanlar belirtmektedirler. Acılı geçmişi¸ iyi bir eğitim görmemiş olması¸ şahsiyetinin oturmayışı ve sorumluluk duygusunun fazlalığı¸ onu bu hale sokan sebeplerdir. Uzmanların tespitine göre rahatsızlığı¸ “anksiyete” denilen “nevroz” türünde bir hastalıktır¸ “Psikotik ve deli değildir”. Zaten hekimler de elem-i asabî (sinir bozukluğu) teşhisini koymuşlardır ki bu da “yaygın anksiyeteden” başkası değildir. Bu hastalık¸ aklı bozan¸ cinnet türünde bir hastalık sayılmamaktadır.2</p>
<p><strong>Abdülaziz İntihar mı Etti?</strong></p>
<p>Sultan Abdülaziz’in sözde “intiharı” meselesiincelendiğinde görülmektedir ki olay intihar değil¸ açıkça Hüseyin Avni Paşa¸ Mithat Paşa ve arkadaşlarının işledikleri bir cinayettir. Zira Ahmed Cevdet Paşa’nın ifadesiyle¸ “makasla sol kolunun damarlarını kestikten sonra¸ yaralı kol ile sağ kolunun damarlarını kesmesi inanılmaz bir durumdur.” Diğer taraftan¸ koskoca Osmanlı padişahının bu şekilde ölümü üzerine¸ şeran ve kanunen her çeşit soruşturma ve tıbbî incelemenin yapılması gerekirken¸ asla bu yola gidilmemiş ve sadece Fahri Bey denen birinden sorularak alelacele “sahte ölüm raporu” hazırlanmıştır. Hüseyin Avni Paşa¸ muayene taleplerini şiddetle reddetmiştir. O dönemi ve bizzat olay günlerini yaşayan güvenilir tarihçilerin (A. Cevdet Paşa ve Mahmud Kemal gibi) ve olay sırasında yayımlanan Avrupa basınının kanaati de olayın cinayet olduğu yönündedir. Kısaca¸ İngilizlerin kuklası olan Mithat Paşa¸ Hüseyin Avni Paşa ve adamları¸ kendi emellerine ters gördükleri Abdülaziz’i¸ İngilizlerin tahrikiyle şehit etmişlerdir.3</p>
<p><strong>Vahdeddin Hain mi?</strong></p>
<p>Mustafa Kemal’in Samsun’a çıkışı ve Sultan Vahdeddin’in şahsiyetiyle ilgili yapılan değerlendirmelerin tek tarafl ı olduğu hemen göze çarpmaktadır. Düşman toplarının Saraya çevrildiğini gören Vahdeddin ve Osmanlı kurmayları¸ bütün gayretlerini¸ Anadolu’ya gönderilecek bir komutan vasıtasıyla bağımsızlık tohumlarının yeniden yeşertilmesi için harcamışlardır. Sadrazam Damat Ferid¸ Mustafa Kemal Paşa’yı padişaha götürmüş ve askerlerin istediği insan olarak takdim etmiştir. Harbiye Nazırı Şakir Paşa¸ Mustafa Kemal’in cumhuriyetçi olduğunu ve hanedanı devre dışı bırakabileceğini hatırlatmışsa da padişah¸ önemli olanın vatan ve devlet olduğunu<br />
ifade etmiştir.</p>
<p>İşte bu şartlar altında¸ 9. Ordu Müfettişi kisvesiyle Anadolu’ya gönderilmesi kararlaştırılan Mustafa Kemal ile Sultan Vahdeddin defalarca özel olarak görüşmüşlerdir. Bandırma vapuruna Mustafa Kemal ile birlikte kimlerin bineceği tespit edilmiş ve bunların vizeleri temin edilmiştir. Bütün bunlar Vahdeddin’in emriyle olmuştur. Her türlü masraf¸ padişahın özel imkânları ile gizli ödenekten karşılanmıştır.</p>
<p>1920-1922 tarihleri arasında¸ fi ilen idare TBMM’de olmasına rağmen¸ Vahdeddin¸ Kuvayı Milliye ve TBMM aleyhine bir tek şey yapmamıştır. Aksine¸ işgal kuvvetlerini yatıştıracak bazı girişimler dışında¸ gizlice ve imkânları nispetinde¸ onların işlerini kolaylaştıracak desteklerde bulunmuştur. Dolayısıyla¸ Sultan Vahdeddin vatan haini değil¸ vatanın istiklâli için tacını ve tahtını terk eden bir vatanseverdir.</p>
<p>Bütün gayretlerine rağmen İstanbul’u işgalden kurtaramayınca¸ Kuvayı Milliye’ye de köstek olmamıştır. İstanbul’u terk ettikten sonra¸ İngilizler ve İtalyanlar¸ onun taşıdığı hilafet sıfatını Anadolu aleyhine kullanmak istemişlerse de Sultan Vahdeddin’in <a id="Y1840822S0">iman</a> kuvveti ve vatan sevgisi buna mâni olabilmiştir.4</p>
<p><strong>Kaynak:</strong> <a href="http://somuncubaba.net/detay.asp?HID=1725&amp;k=27" target="_blank">somuncubaba dergisi, www.gencyolcu.com<br />
</a></p>
<p><strong>DİPNOT</strong></p>
<address>1) Cevdet Paşa¸ Tarih¸ c.12¸ s.193-322; Ahmed Lütfi ¸ Tarih¸ c.3¸ İstanbul¸ 1341¸ 142-160; E. Ziya Karal¸ Osmanlı Tarihi¸ Ankara¸ 1988¸ c.5¸ s.142-167; Mustafa Armağan¸ “Bosna’ya Paşa Geldi?”¸ Zaman Gazetesi Turkuaz Eki¸ 15 Ağustos 2004¸ s.8; “Bosna: Osmanlı’nın Son Adası”¸ Zaman Gazetesi¸ 15 Ağustos 2004¸ s.16; İsmail Çolak¸ Modern Zamanlarda Osmanlı’yı Aramak¸ İstanbul¸ 2005¸ s.67-68.</address>
<address>2) Naima¸ c.4¸ s.243-244¸ 298-344; M. Çağatay Uluçay¸ “Sultan İbrahim Deli¸ Hasta mıydı?”¸ Tarih Dünyası¸ 15 Temmuz-1 Ağustos¸ 15 Ağustos-1 Eylül 1950¸ 1 Şubat ve 15 Nisan 1951 Tarihli Sayıları; Sefa Saygılı¸ “Sultan İbrahim Deli miydi?”¸ Eğitim Bilim Dergisi¸ Şubat 1999¸ s.26-27; Çolak¸ Osmanlı’nın Gizli Tarihi¸ İstanbul¸ 2008¸ 6.Baskı¸ s.92.</address>
<address>3) Mahmud Celâleddin Paşa¸ Mir’ât-ı Hakikat¸ Neşr: İ. Miroğlu¸ c.1¸ İstanbul¸ 1983¸ s.116- 121; Cevdet Paşa¸ Tezâkir¸ Neşr: C. Baysun¸ c.4¸ Ankara¸ 1986¸ s.155-160; Karal¸ c.4¸ s.169-264¸ c.7¸ c.255-360; Uzunçarşılı¸ “Sultan Abdülaziz Vak’asına Dair Vak’anüvis Lütfi Efendi’nin Bir Risalesi”¸ s.349-373.</address>
<address>4) Sina Akşin¸ İstanbul Hükümetleri ve Milli Mücadele¸ İstanbul¸ 1976¸ s.132-133¸ 144-150¸ 599; Tevfi k Bıyıklıoğlu¸ Atatürk Anadolu’da I¸ Ankara¸ 1981¸ s.7; Lord Kinross¸ Atatürk¸ Çev: A. Tezel¸ İstanbul¸ 1967¸ s.231; Fethi Okyar¸ Üç Devirde Bir Adam¸ Haz: C. Kutay¸ İstanbul¸ 1980¸ s.267-269; E. Jan Zürcher¸ Milli Mücadelede İttihatçılık¸ İstanbul¸ 1987¸ s.194; İlhan Bardakçı¸ Vahdeddin’den Mustafa Kemal’e¸ İst.1993¸ s.77-78; Falih Rıfkı Atay¸ Çankaya¸ İstanbul¸ 1980¸ s.173-174; Naşit Hakkı Uluğ¸ SiyasiYönleriyle Kurtuluş Savaşı¸ İstanbul¸ 1973¸ s.51-53; Gotthard Jaeschke¸ Kurtuluş Savaşı İle İlgili İngiliz Belgeleri¸ Ankara¸ 1986¸ s.98-99¸ 116; Stanford Shaw¸ Osmanlı İmparatorluğu ve Modern</address>
<address>Türkiye¸ c.2¸ İstanbul¸ 1983¸ s.497; Bilal Şimşir¸ İngiliz Belgelerinde Atatürk¸ c.1¸ Ankara¸ 1973¸ s.193; Çolak¸ Vahdettin Hain mi?¸ İstanbul¸ 2005; Osmanlı’nın Gizli Tarihi¸ s.94-95¸ 104-112.</address>

<p class="sayac_bilgi">34174 okunma</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.istanbultarih.com/osmanli-padisahlari-ve-gercekler/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>3</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Akademisyen Gözüyle &#8220;Muhteşem Yüzyıl!&#8221;</title>
		<link>http://www.istanbultarih.com/akademisyen-gozuyle-muhtesem-yuzyil/</link>
		<comments>http://www.istanbultarih.com/akademisyen-gozuyle-muhtesem-yuzyil/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 14 Jan 2011 00:47:08 +0000</pubDate>
		<dc:creator>istanbultarih</dc:creator>
				<category><![CDATA[Araştırma]]></category>
		<category><![CDATA[Osmanlı Tarihi]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.istanbultarih.com/?p=3512</guid>
		<description><![CDATA[CEHALET Mİ İHANET Mİ?
 
Marmara Üniversitesi Tarih Bölümü Öğretim Üyesi  Prof. Dr. Ahmet Şimşirgil&#8217;in Yazısı&#8230;

Cehlin ol mertebesi sehl olmaz
Ta kesbsiz bu kadar cehl olmaz
Muhteşem Yüzyıl dizisi açıkçası çok büyük tartışmalarla başladı. Bazı tanıdıklarım, dostlarım hemen fikirlerimi sordular. Parça bütünün habercisidir, sözünün gereği olarak daha fragmanından neticenin ne olacağı belli oldu ise de dizinin birinci bölümünü yani [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: center;"><strong>CEHALET Mİ İHANET Mİ?</strong></p>
<p style="text-align: center;"><strong> </strong></p>
<p><strong>Marmara Üniversitesi Tarih Bölümü Öğretim Üyesi  Prof. Dr. Ahmet Şimşirgil&#8217;in Yazısı&#8230;</strong></p>
<p style="text-align: center;"><img class="aligncenter" title="muhtesemyuzyil" src="http://www.istanbultarih.com/wp-content/uploads/2010/12/muhtesemyuzyil_meryemuzerli1.jpg" alt="" width="240" height="180" /></p>
<p>Cehlin ol mertebesi sehl olmaz</p>
<p>Ta kesbsiz bu kadar cehl olmaz</p>
<p>Muhteşem Yüzyıl dizisi açıkçası çok büyük tartışmalarla başladı. Bazı tanıdıklarım, dostlarım hemen fikirlerimi sordular. Parça bütünün habercisidir, sözünün gereği olarak daha fragmanından neticenin ne olacağı belli oldu ise de dizinin birinci bölümünü yani ana parçayı izlemeden bir fikir serdetmeyi uygun bulmadım.</p>
<p>NTV’de Banu Güven’in konuğu olan senarist Meral Okay, Muhteşem Yüzyıl’ın senaryosu üzerinde çok çalıştığını şu sözlerle anlatıyordu:</p>
<p>“İki-iki buçuk yıldır çalışıyorum. Tarih sever bir insandım. Bu proje oluşmaya başladıktan sonra ciddi sayıda kitap ve tarih danışmanlarının bana refere ettiği kaynakları, binlerce sayfayı bir tarih doktora öğrencisi gibi okudum. Önemli bir diyalog yazarken hala satır satır dönüp danışmanlara soruyorum. Üç kere yazdım senaryoyu”.</p>
<p>Öncelikle şunu ifade etmeliyim ki Meral Okay, iyi ki iki-iki buçuk sene çalışmış. İnsan, ya beş sene çalışsaydı nasıl bir senaryo karşımıza çıkardı diye dehşete düşmeden edemiyor. Zira dizinin hiçbir karesi yok ki hatasız olmasın. Bu itibarla yukarıdaki beyitte manasını bulduğu gibi bu kadar cehalet ancak çok çalışmakla elde edilebilir.</p>
<p style="text-align: center;">Şayet yazımın başlığının ikinci kısmını yani ihanet mi diye soruyorsanız niyet okuma yapmamak için bir şey söylemeyeceğim. Fakat bu kadar cehalet en azından tarihimize ihanet değil de nedir diye sormadan da edemiyor insan.</p>
<p style="text-align: center;"><a href="http://www.istanbultarih.com/wp-content/uploads/2010/12/muhtesemyuzyil_meryemuzerli1.jpg"></a><span id="more-3512"></span></p>
<p>Evet dizinin birinci bölümünde hatasız bir kare neredeyse yok dedim. Bazen dizinin sahipleri sonraki bölümlerde çok şeyler değişecek, daha güzelleşecek, bu daha başlangıç falan diyorlar. Doğrusu bazı hatalar zaman içinde düzeltilebilir kabul ediyorum. Ancak dizi öyle bir temele oturtuldu ki bu hatalar sonuna kadar devam etmeye mahkumdur.</p>
<p>İşte bu sebeple şahsen benim için dizi birinci bölümde bitmiştir.</p>
<p>Dizinin Müslüman Kırımlılara, Hurrem Sultanın bir mabette ele geçirilmesi kurgusuyla, başlanmış olması manidar değil miydi? Zira şurası açıktır ki seferlerde ve akınlarda Türkler ve Müslümanlar için, mabetlere ve din adamlarına dokunulmaması birinci prensiptir.</p>
<p>Bu en önemli prensibi yıkmak ve Türkleri barbar diye nitelendiren Avrupa tiplemesi ve kötülemesi ile göstermekle ne mesaj verilmek isteniyor, üzerinde düşünmek gerekir.</p>
<p>İkincisi ve bana göre artık dizi boyunca devam edecek hata Hurrem Sultan’ın şahsiyetinde gizlidir.</p>
<p>Kaynaklarda Hurrem Sultan’ın esir edildiğinde yaşı, saraya gelişi ve Kanuni’ye namzet oluşu hakkında çok açık bilgiler yoktur.</p>
<p>Fakat şurası muhakkak ki bir cariye belli bir terbiye almadan doğrudan doğruya saraya getirilmez.</p>
<p>Nitekim Osmanlı sarayında Hurrem adını alacak olan Roksalan veya Aleksandra’nın Yavuz Sultan Selim döneminde Kırımlılar&#8217;ın Ukrayna ve Galiçya&#8217;ya kadar uzanan akınları esnasında esir alındığı bilinmektedir. Muhtemelen burada bir müddet eğitildikten sonra saraya verildi. Saraydaki eğitimin nasıl olduğu ise roman ve hikayeler hariç bütün kaynaklarda yazılıdır. (Bkz. İ. Hakkı Uzunçarşılı, Osmanlı Devletinin Saray Teşkilatı, Ankara 1984). Sarayın nasıl bir kadınlar akademisi olduğunu görmek isteyenler ise Amerikalı tarihçi ve on yıllık bir araştırmayla eserini ortaya koyan Prof. Dr. Leslie Peirce’nin The Imperial Harem kitabına müracaat edebilir. ( Türkçesi için bkz. Harem-i Hümayun, çev. Ayşe Berktay, İstanbul 1998).</p>
<p>Dizide ise Hurrem, neredeyse esir edildiği gibi zulüm ve baskı ile İstanbul’a getirilip saraya tıkılan, öldürsünler diyerek dört bir yana saldırırken rüyasında anne ve babası tarafından özel bir görev alan sanki ajan karakterdir. O bu görevle birlikte Kanuni’yi elde edecek, Osmanlı sarayının başına geçecek ve Türklere en büyük ihanetleri yaptırtacaktır.</p>
<p>İşte dizinin ilk bölümündeki bu temeli sizin artık değiştirme imkânınız yoktur. O artık Hurrem Müslüman görünüp Müslümanların yok etmeye çalışan gizli bir Hırıstiyandır.</p>
<p>Ne yapalım Meral Okay’a iki yıl az gelmiş olmalı ki yukarıda belirtiğimiz ve daha nice eserleri görme imkânı bulamamıştır. O ancak Ahmed Refik’in muhteşem (!) Kadınlar Saltanatı kitabını okuma fırsatını yakalayabilmiştir.</p>
<p>Dizinin en önemli ikinci karakteri İbrahim Paşa da Hurrem’den farksızdır. Bir defa o dönemde dönme tabiri kullanılmamaktadır. İkincisi dönme tabiri 17. Yüzyıldan itibaren Müslüman olmadığı halde Müslüman görünenler için kullanılmaya başlanmıştır. İbrahim Paşa devşirme dahi değil, altı yaşında esir alınmış ve Müslüman olmuş Rum asıllı bir köle idi. Şehzade Süleyman onunla Manisa’da tanışmış, zekâsını, hazır cevaplığını ve bir takım meziyetleri ile dikkatini celbetmiştir. Daha sonra sahibesi onu azat etmiş bu sayede Şehzade’nin maiyetine katılmıştır. Dizide onu dönme diye kötüleyenler ise devşirme devlet adamları olup küçük yaştan itibaren Müslüman olmuşlardır. Müslümanlıkları konusunda en küçük bir imaya dahi rastlanmaz.</p>
<p>Bir taraftan dizide bu fahiş hatalar işlenirken diğer taraftan İbrahim Paşa da bilinçaltı düşüncelere sevk edilmekte kimliğini hatırlayan ve ona göre işler yapacak olan bir karakter olarak karşımıza çıkarılmaktadır. Artık dizide ikinci Hıristiyan ajanı İbrahim Paşa olacak ve bu durumda dizinin ikinci temel hatası olarak her bölümünde karşımıza çıkacaktır.</p>
<p>Senaristin Topkapı Sarayına girdiği ve gezdiği konusunda benim şahsen ciddi endişelerim oluştu. Zira orada bilgisi en zayıf bir rehberle dahi dolaşsa, zenci hadımağalarının görev yerinin nerede başlayıp nerede bittiğini, cariyelere eğitimin kimin verdiğini, cariyelerin görev yerlerini ve vazifelerini öğrenecekti.</p>
<p>İbrahim Ağanın (henüz daha Paşa olmadı) sarayda hadım ağası gibi gezdirilmesi, zenci yerine beyaz hadımların haremde kol gezmesi, hadım ağalarının bir adım atması kellesinin gitmesi demek olan yerlerde güle oynaya dolaşmaları, nerede ve hangi muhteşem kaynaklarda (!) yazıyor, izleyicilerin ve bizlerin bilmesinin faydalı olacağı kanaatindeyim.</p>
<p>Osmanlı saray teşkilatını bilenler en önemli özelliklerinden birinin sessizlik olduğunu belirtirler. Muhteşem ve şahane bir sessizlik diye vasıflandırılan sarayda, sakinler sanki gözleriyle işaretleşmekte ve konuşmaktadır. Herkes vazifesinin neler olduğunun idraki içerisindedir. İzlediğimiz dizide ise mutfak, harem, eğitim ve diğer kareler sirkleri hatırlatan şamata ve gürültüler ile doludur.</p>
<p>Giyim ve kıyafet ise ayrı bir komedidir. İngiliz kralı 8. Henri Tudors dizisinin bu diziye ilham kaynağı olduğu senarist tarafından ifade edilmiştir. Dikkat edilirse kıyafetlerin de aynı ilhamla seçildiği kolaylıkla görülecektir.</p>
<p>Osmanlı Enderun mektebinde talebelere verilecek manevi en büyük ceza, başından sarığının çıkarılmasıdır. Sarayda ve Osmanlı toplumunda başı açık hiçbir şekilde dolaşılmazdı. Böyle olduğu halde Kanuni ve büyük âlim Hasan Can başta olmak üzere vezirleri neredeyse kavuklu ve sarıklı görmek imkânsız gibiydi.</p>
<p>Cariyelerin ve Padişah kadınlarının kıyafetlerinin artık ne derece yerinde olduğunu (!) okuyucularımın anlamış olduklarını tahmin ediyorum.</p>
<p>Kanuni’ye hiç olmazsa muhteşemliğini hatırlatmak için söyletilen sözler ise bilenler için gülünç ve komik olmaktan öte bir mana ifade etmiyordu.</p>
<p>“Benim hasmım Şah İsmail değil Fransuva, Şarlken ve Henri Tudors’tur”.</p>
<p>Bir defa Kanuni böyle bir söz söylemedi. Şayet rol icabı söyletilecekse bari yerinde olsaydı. Fransuva, Şarlken’e esir düşerek Madrit’te hapsedilen kendisi ve annesi Kanuni’ye kurtarılması için yalvaran bir hükümdardan öte bir şey değildir. Henry Tudors’un ise bütün mücadelesi ve savaşları hanımları ile geçmiştir. Ortada tek ciddi rakip olan Şarlken ise Kanuni, yüz bin kişilik ordularla memleketini gezdiği halde bir kez olsun karşısına çıkma cesaretini gösteremeyecektir.</p>
<p>Aşağılanan Şah İsmail ise hiç olmazsa Yavuz Sultan Selim’in karşısına çıkmış ve bir meydan muharebesini göze alabilmiş bir şahsiyettir.</p>
<p>Kanuni’nin adaletine atıfta bulunulurken babasının icraatlarını kötülercesine Hasan Can’a serzenişte bulundurmaları başka bir garaipliktir.</p>
<p>Bu konu Hoca Sadettin Efendi tarihinde geçmektedir. Saltanatının ilk gününde değil İbrahim Paşa’nın sadrazamlığı sırasında vuku bulacaktır. İbrahim Paşa kendi dönemlerinin adil olduğunu vurgularken Selim Han dönemindeki bazı icraatların İslamiyet’e uygun düşmediğini savunacak ve Hasan Can çağırılarak kendisinden Selim Han’ın neden böyle davrandığı sual edilecektir.</p>
<p>Hasan Can ise Selim Han’ın uygulamalarının İslamiyet’e uygun olduğunu deliller ve misallerle açıklayarak İbrahim Paşa’yı susturacak ve Kanuni bu söyleşiden ve babasının icraatlarından büyük bir keyif alacaktır. (Bkz. Hoca Sadettin Efendi, Tacü’t-Tevarih, haz. İsmet Parmaksızoğlu; c. 4, s. 215-216)</p>
<p>Gömleğin ilk düğmesi yanlış iliklenirse birbiri ardında diğer yanlışlar sökün edecektir. Nitekim dizide Kanuni, sadece babasını azarlayan bir karakter değil aynı zamanda bir âlimi aşağılayan ve ikide bir omzuna ahbap çavuş gibi tokatlar atan garip bir konumdadır. Hasan Can’ın ise Padişahın yanından ayrılırken içerisine düşürüldüğü süklüm püklüm hali ise Kanuni’nin halk nezdinde düşürülmek istendiği durumu gözler önüne açıkça sermektedir.</p>
<p>Daha Hasan Can’ın yaşını bilemeyenlerin bu olayları nasıl doğru yansıtacakları muammadır. Dizide altmışlı yaşlarında gösterilen Hasan Can, aslında o yıllarda otuzlu yaşlardadır. Babası Hafız Mehmed’le birlikte 1514 yılında Tebriz’de Yavuz Sultan Selim Han’ın hizmetine girmişti.</p>
<p>Nihayet, babasının cenazesini kaldırmadan haremde kız kovalamaya başlayan Kanuni; daha Padişah kadınlarının Topkapı Sarayına gelmedikleri bir zamanda Topkapı’da geçen hayat; Hafsa Sultan’ın yeni gelen Hurrem’le Rusça konuşması; cülus bahşişi alacağız diye sevinen kırk elli yaşlarında askerler; Kanuni elçilerle görüşürken tercümanın ve vezirlerin dil dudak ve göz kulak oynatmaları. Neresini düzeltelim dedirtecek daha nice gaflar manzumesi.</p>
<p>Bir dizide bu kadar hata yapabilmek gerçekten bir maharet işidir. Yine senarist Meral Okay’a dönersek söyleşisinde:</p>
<p>“Bildiğimiz resmi tarihin dışında da bir tarih var tabi ki. Belgelerle ortaya çıkan daha asık yüzlü bir tarih. Öbür tarafta o tarihi yapan o tarihi şekillendiren insanların bir de kendi hayatları kimlikleri var”, diyor. Kendilerinin bir noktada herhalde bu bilinmeyenlere vurgu yaptığını belirtmek istiyor.</p>
<p>Düz bir mantıkla baktığınızda tamam bunlar doğru tespitler diyebilirsiniz. Ancak belgelerle ortaya konmuş temel gerçeklere, bu dizide ne kadar uyuldu ki siz insanların kendi hayatını ve kimliğini ortaya çıkarabileceksiniz.</p>
<p>Bu durumda tarihi gerçekleri göz ardı edenler, senaryoyu yazarken ele aldıkları tarihi şahsiyetlere, ancak kendi dünya görüşlerini, yaşantılarını ve ahlakını giydirmiş olacaklardır.</p>
<p>Senariste göre bu dizinin adı muhteşem entrikalar, muhteşem ihanetler, muhteşem rezaletler olmalıydı. Ancak herhalde bu maksatlarını gizlemek için “Muhteşem Yüzyıl” dediler.</p>
<p>İyi de hangi konuda muhteşem? İn kücâ an kücâ</p>
<p>Güneşin zerre kadar kadrine noksan gelmez</p>
<p>Eylese nur-ı cihan-tâbını huffaş inkar</p>
<p><strong>Prof. Dr. Ahmet Şimşirgil</strong></p>
<p><strong>KAYNAK: http://www.ahmetsimsirgil.com/component/content/article/36-sueleyman-han.html</strong></p>

<p class="sayac_bilgi">14868 okunma</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.istanbultarih.com/akademisyen-gozuyle-muhtesem-yuzyil/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>6</slash:comments>
		</item>
	</channel>
</rss>

