<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>İstanbul Tarih &#187; Araştırma</title>
	<atom:link href="http://www.istanbultarih.com/category/arastirma/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://www.istanbultarih.com</link>
	<description>Şahsi Tarih Sitesi</description>
	<lastBuildDate>Mon, 06 Feb 2012 09:47:30 +0000</lastBuildDate>
	<language>en</language>
	<sy:updatePeriod>hourly</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>1</sy:updateFrequency>
	<generator>http://wordpress.org/?v=3.3</generator>
		<item>
		<title>İstanbul&#8217;un &#8221;kara kışlı tarihi&#8221;</title>
		<link>http://www.istanbultarih.com/istanbulun-kara-kisli-tarihi/</link>
		<comments>http://www.istanbultarih.com/istanbulun-kara-kisli-tarihi/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 02 Feb 2012 06:08:31 +0000</pubDate>
		<dc:creator>istanbultarih</dc:creator>
				<category><![CDATA[Araştırma]]></category>
		<category><![CDATA[Haberler]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.istanbultarih.com/?p=4029</guid>
		<description><![CDATA[ 
Yaklaşık 5 bin yıllık tarihe sahip olan İstanbul, Bizans, Osmanlı ve Cumhuriyet dönemlerinde Haliç&#8217;in donduğu,insanların yiyecek ve yakacak sıkıntısıyla karşı karşıya kaldığı &#8221;kara kışlar&#8221; yaşadı.
Tarihçi Necdet Sakaoğlu,İstanbul&#8217;un Bizans, Osmanlı ve Cumhuriyet dönemlerinde büyük kışlar yaşadığını belirtti.
Bizans döneminde yaşanan kışlarla ilgili çok az bilgilerin olduğunu aktaran Sakaoğlu, &#8221;Büyük kış oldu, kıtlık oldu, hastalık oldu deniliyor. [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a title="İstanbul'un ''kara kışlı tarihi''" href="http://www.haber7.com/"><img class="aligncenter" src="http://image.haber7.com/haber/haber7/photos/2010/247020120201115649784.jpg" alt="İstanbul'un ''kara kışlı tarihi''" width="245" height="180" /> </a></p>
<p><strong>Yaklaşık 5 bin yıllık tarihe sahip olan İstanbul, Bizans, Osmanlı ve Cumhuriyet dönemlerinde Haliç&#8217;in donduğu,insanların yiyecek ve yakacak sıkıntısıyla karşı karşıya kaldığı &#8221;kara kışlar&#8221; yaşadı.</strong></p>
<p>Tarihçi Necdet Sakaoğlu,İstanbul&#8217;un Bizans, Osmanlı ve Cumhuriyet dönemlerinde büyük kışlar yaşadığını belirtti.</p>
<p>Bizans döneminde yaşanan kışlarla ilgili çok az bilgilerin olduğunu aktaran Sakaoğlu, &#8221;Büyük kış oldu, kıtlık oldu, hastalık oldu deniliyor. Eski tarih yazarları, olayın kendisini tasvir etmekten çok, olayın neden olduğu felaketleri anlatmışlar. Bizans dönemi, 5. yüzyılda üst üste 30 yıl aralıklarla büyük kışların yaşandığı dönemdir. O dönemde de Haliç&#8217;in donduğu belirtiliyor&#8221; dedi.</p>
<p><strong>-Osmanlı dönemi-</strong></p>
<p>Osmanlı tarihinde de çok sert kışların olduğunu, insanların donma, yangın gibi olaylardan dolayı hayatını kaybettiğini aktaran Sakaoğlu, şunları söyledi:<span id="more-4029"></span></p>
<p>&#8221;1573 kışı, çok anormal geçmiş kışlardan biridir. En az 1 ay süren bir periyottur. Ondan sonra 1621&#8242;de, 2. Osman&#8217;ın padişahlığı sırasında yaşanan zorlu bir kış mevsimi var. Aralık sonunda başlamış, Ocak sonuna kadar devam etmiştir. 1754&#8242;te de büyük bir kış vardır. O da tesadüfen 3. Osman döneminde yaşanmıştır. Her iki padişahın döneminde de kışın getirdiği felaketler çok ağır olmuştur. Osmanlı döneminde yaşanan 1621 kışında Haliç donmuştur. O zamanlar köprü falan yok. İnsanlar Galata&#8217;dan Eminönü&#8217;ne yürüyerek geçmiştir. Haliç&#8217;te çocuklar buzların üzerinde kaydırak oynamışlar. 1754 kışı 2 aya yakın sürmüş. Aralıksız kar yağmış. Üsküdar ile Sarayburnu arası buzlarla kaplanmış. Bunun Karadeniz&#8217;e dökülen büyük ırmaklardan kopuk gelen buzların, boğazın dar yerlerinde meydana getirdiği sıkışıklıklar olduğunu düşünüyoruz. İstanbul Boğazının donması mümkün değil. Çünkü büyük akıntılar var, tuzlu su.&#8221;</p>
<p>Osmanlı Padişahlarından 3. Osman&#8217;ın, babası 2. Mustafa öldüğünde henüz 5 yaşında olduğunu aktaran Sakaoğlu, &#8221;3. Osman, sarayın harem hapishanesine kapatılmış. Dünya ile hemen hemen hiçbir ilgisi olmadan 51 sene burada kapalı kaldıktan sonra tahta çıkmış. 2-2,5 sene padişahlık yapmış. Tahta çıkışı 13 Aralık. 13 Ocak&#8217;ta da şiddetli kış başlamış. O dönem büyük yangınlar çıkmış. Dolayısıyla halk tarafından 3. Osman, &#8216;uğursuz padişah&#8217; olarak görülmüş. Meşhur Hocapaşa ve Cibali yangınları da bu dönemde olmuş&#8221; dedi.</p>
<p><strong>-Yaşanan sıkıntılar-</strong></p>
<p>İstanbul&#8217;u ağır geçen kışların çok etkilediğini, her dönem kışın getirdiği sorunların farklı farklı yaşandığını aktaran Sakaoğlu, kentin tarih boyunca üretimi az, tüketimi çok olan bir şehir konumunda kaldığını, her dönem nüfusunun da çok olduğunu belirtti.</p>
<p>İstanbul&#8217;un yakacağının, Karadeniz&#8217;deki odun iskelelerinden geldiğini, kötü geçen kış mevsiminde şehrin yakacak sıkıntısı çektiğini kaydeden Sakaoğlu, sözlerine şöyle devam etti:</p>
<p>&#8221;Zaten halk felaketi gördüğü zaman fazla fazla yakacak aldığı için kısa zamanda biten yakacağın arkası gelmiyor. İstanbul&#8217;un zahire ihtiyacı Karadeniz, Romanya ve Akdeniz&#8217;den gemilerle geliyor. Fırtına, kış başlayınca zahire taşıyan gemiler, İstanbul&#8217;a ulaşamıyor. Fırınlarda ekmek çıkmamaya başlıyor. Kıtlık yaşanıyor. Ayrıca yangınlar çok meydana geliyor. Herkes ısınmak için bir şeyler yakmak zorunda. 1850&#8242;lere kadar İstanbul&#8217;da ve Türkiye&#8217;de soba yok. Sobadan önce ocak, mangal, tandır var. Ocak dediğiniz şey, evi ısıtmaz. Duvarda olan bir şeydir. Ocak sadece ateş edinmeye yarar. İnsanlar çok zor şartlarda, bu soğukları geçirmiş. 1800&#8242;lere kadar pencere camı yok, tabaka cam yok, kepenk var. Evi ısıtmak çok zor. İstanbul böyle bir felaketler zincirini, kışa bağlı olarak her zaman yaşıyor.&#8221;</p>
<p>Günümüzde ısınma, yiyecek ve giyecek sorununun yaşanmadığını vurgulayan Sakaoğlu, &#8221;Günümüzdeki sorun ise kar yağınca taşıtların çalışmaması, iş yerlerine ulaşımın zorlaşmasıdır. Şehir çok büyük. Büyük bir kentin, doğal bir kışı geçirmesi geçmişte de zormuş, günümüzde de zor. Geçmişin sorunları farklı, günümüzün sorunları farklı&#8221; dedi.</p>
<p><strong>-1929, 1954, 1963 ve 1987 kışları-</strong></p>
<p>İstanbul&#8217;un kış tarihinde 1929 kışının önemli bir yere sahip olduğunu ifade eden Sakaoğlu, şunları söyledi:</p>
<p>&#8221;Bu kışın özelliği şu. Sürekli kar yağışı evresi var. 6 Ocak&#8217;ta başlayan kar yağışı, 12 Mart&#8217;a kadar devam etmiş. Kar yağışı, 2 ay devam etmiş. Asıl büyük kış Avrupa&#8217;da yaşandığı için, Tuna Nehri donmuş. Donan Tuna Nehri&#8217;nin çözülme evresi İstanbul&#8217;u etkilemiş. Çözülen buzlar, Karadeniz&#8217;e inmiş. Dalgalarla süreklenerek, evvela Rumelihisarı önüne gelmiş. Rumelihisarı boğazın en dar yeridir. Orayı büyük buz parçaları kilitlemiş. O kışın hatıraları arasında bunlar var. Bu dönemin, Avrupa&#8217;daki büyük kışın neden olduğu büyük ırmaklardaki donmaların, bir süre sonra çözülmesiyle oluşan buz kitlelerinin akıntıyla boğaza gelmesi ilginç olayların arasındadır. Bize yakın, fotoğraf ve görüntülerle çok iyi tespit edilmiş, en büyük İstanbul kışı 1929&#8242;da yaşanmıştır.&#8221;</p>
<p>1929 yılından sonra da İstanbul&#8217;un kış mevsimlerini zor geçirdiği yılların olduğunu vurgulayan Sakaoğlu, 1954 yılında da aynı şekilde büyük bir kışın yaşandığını, Tuna Nehri&#8217;nden kopan buzların İstanbul&#8217;a geldiğini bildirdi.</p>
<p>Sakaoğlu, 1963&#8242;te yaşanan ağır kış mevsiminde, bir kaç gazetecinin donarak hayatını kaybettiğini kaydederek, &#8221;Trakya&#8217;daki kışı görüntülemek isterken tipide boğuldular ve kurtarılamadılar. 1987&#8242;de ağır bir kış yaşandı. Bu ani ve olağanüstü bir kıştı. Şehir bir metre kalındığındaki karın altında kaldı ve hayat tamamen durdu. Tabiat halen en güçlü etkendir. Kar İstanbul&#8217;un tamamında, hatta Türkiye&#8217;nin tamamında hayatı tamamen durdurabilir. Tabiat halen, bizim bütün teknik imkanlarımıza, seferber ettiğimiz ekipmanlara rağmen dünyaya egemendir&#8221; şeklinde konuştu.</p>
<p><strong>-&#8221;İstanbul, mevsimsel sürprizi çok olan bir şehirdir&#8221;-</strong></p>
<p>Bugünlerde yaşanan kış mevsiminin çok doğal bir süreç olduğunu, bu soğuklara &#8221;ayandon soğukları&#8221; denildiğini dile getiren Sakaoğlu, &#8221;Olmaması anormal, olması doğaldır. Tam gününde, zamanında olması gereken &#8216;ayandon soğukları&#8217;dır. &#8216;Zemheri&#8217; dediğimiz soğukların başlangıcıdır. Mart ayının sonuna kadar, Türkiye&#8217;nin bulunduğu kuşak için normal kıştır. Kışın en ağır günleridir. Bu &#8216;kocakarı soğuğu&#8217; dediğimiz soğuklarda biter. &#8221;Kocakarı soğuğu&#8221;nun Arapçası, &#8221;Berdülacuz&#8217;dur. &#8216;Yaşlanmış kadın&#8217; anlamına geliyor. Araplar bu kelimeyi, &#8216;soğuğun kocamışı&#8217;na kullanmışlar. &#8216;Soğuğun son dönemi&#8217; anlamına geliyor. İstanbul mevsimsel sürprizi çok olan bir şehirdir. İki deniz arasında bir boğaz var, Haliç var. Karşısı Romanya, Rusya, Ukrayna&#8217;dan gelen rüzgarları yaşıyor. Karayeli alıyor, poyrazı alıyor. Rutubet yükleniyor. İstanbul bir acayip yerdedir. Mevsimleri sürprizlidir. Bu sürprizleri her zaman yaşar&#8221; dedi.</p>
<p><strong>Kaynak: AA</strong></p>

<p class="sayac_bilgi">1554 okunma</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.istanbultarih.com/istanbulun-kara-kisli-tarihi/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Hangi ülkede kaç tane Türk Şehidliği var?</title>
		<link>http://www.istanbultarih.com/hangi-ulkede-kac-tane-turk-sehidligi-var/</link>
		<comments>http://www.istanbultarih.com/hangi-ulkede-kac-tane-turk-sehidligi-var/#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 11 Jan 2012 20:11:21 +0000</pubDate>
		<dc:creator>istanbultarih</dc:creator>
				<category><![CDATA[Araştırma]]></category>
		<category><![CDATA[Haberler]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.istanbultarih.com/?p=4010</guid>
		<description><![CDATA[Türkiye&#8217;ye en uzaktaki şehitlikler Japonya, Güney Kore ve Mymanmar&#8217;daki şehitlikler olurken, en fazla şehitlik ise sırasıyla Azerbaycan, KKTC ve Ukrayna&#8217;da yer alıyor.

Yurtdışında 34 ülkede 78 Türk şehitliği bulunuyor. Türkiye&#8217;ye en uzaktaki şehitlikler Japonya, Güney Kore ve Mymanmar&#8217;daki şehitlikler olurken, en fazla şehitlik ise sırasıyla Azerbaycan, KKTC ve Ukrayna&#8217;da yer alıyor.
AA muhabirinin derlediği bilgilere göre, Malta&#8217;dan [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Türkiye&#8217;ye en uzaktaki şehitlikler Japonya, Güney Kore ve Mymanmar&#8217;daki şehitlikler olurken, en fazla şehitlik ise sırasıyla Azerbaycan, KKTC ve Ukrayna&#8217;da yer alıyor.</strong></p>
<p style="text-align: center;"><a href="http://www.istanbultarih.com/wp-content/uploads/2012/01/Ukrayna_Sivastopol2.jpg"><img class="aligncenter  wp-image-4011" title="Ukrayna_Sivastopol2" src="http://www.istanbultarih.com/wp-content/uploads/2012/01/Ukrayna_Sivastopol2.jpg" alt="" width="614" height="461" /></a></p>
<p>Yurtdışında 34 ülkede 78 Türk şehitliği bulunuyor. Türkiye&#8217;ye en uzaktaki şehitlikler Japonya, Güney Kore ve Mymanmar&#8217;daki şehitlikler olurken, en fazla şehitlik ise sırasıyla Azerbaycan, KKTC ve Ukrayna&#8217;da yer alıyor.</p>
<p>AA muhabirinin derlediği bilgilere göre, Malta&#8217;dan Hindistan&#8217;a kadar çok geniş ve farklı coğrafyada Türk şehitliği bulunuyor.</p>
<p>Türk şehitliğinin bulunduğu ülkeler; <span id="more-4010"></span>Almanya, Arnavutluk, Avusturya, Azerbaycan, Bosna-Hersek, Bulgaristan, Cezayir, Çek Cumhuriyeti, Filistin, Güney Kore, Hindistan, Irak, İngiltere, İran, İsrail, İtalya, Japonya, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti, Letonya, Libya, Lübnan, Macaristan, Malta, Mısır, Myanmar, Polonya, Romanya, Rusya, Sırbistan, Suriye, Suudi Arabistan, Ukrayna, Ürdün ve Yunanistan.</p>
<p>En fazla 9 şehitlik Azerbaycan&#8217;da yer alırken, bu ülkeyi KKTC&#8217;deki 8 şehitlikler izliyor. Ukrayna 7 şehitlikle yurt dışında en fazla şehitliğin bulunduğu üçüncü ülke olurken, biri Gazze&#8217;de olmak üzere İsrail-Filistin bölgesinde de 6 şehitlik yer alıyor. Yunanistan&#8217;da 4, İngiltere, Suriye, Bulgaristan, Çek Cumhuriyeti ve Romanya&#8217;da da üçer şehitlik bulunuyor.</p>
<p>Esir düştüler bir daha dönemediler</p>
<p>Osmanlı Devleti döneminde yapılan savaşlar sebebiyle Türkiye&#8217;den uzak coğrafyalarda şehit düşen Türk askerleri için oluşturulan şehitliklerin bakımı ve koruması büyükelçilikler tarafından yürütülüyor.</p>
<p>Türkiye&#8217;ye en uzak mesafede bulunan şehitliklerin başında ise Japonya&#8217;daki Ertuğrul Şehitliği, Güney Kore&#8217;deki Pusan Şehitliği ve Mymanmar&#8217;daki Thayetmo ve Meikhtila şehitlikleri geliyor. Mymanmar&#8217;daki şehitliklerde yatan Türk askerleri ise Birinci Dünya Savaşı&#8217;nda İngilizlere esir düşen Osmanlı askerlerinden oluşuyor.</p>
<p>İngilizler tarafından önce Hindistan&#8217;da ardından da eski adı Burma olan Mymanmar&#8217;a götürülen ve demiryolu inşaatı gibi ağır işlerde çalıştırılan esir Türk askerleri bir daha Anadolu&#8217;ya dönemedi. Yaklaşık 12 bin Türk askerinden şehit olanlar, Thayetmo ve Meikhtila&#8217;da defnedildi. Daha sonra bu alanlar şehitliğe çevrildi.</p>
<p>Thayetmo şehitliğinde Türkçe olarak, &#8221;Birinci Dünya Savaşı&#8217;nda Irak, Suriye, Filistin ve Arabistan cephelerinde Osmanlı ve İngiliz orduları arasındaki çarpışmalar sırasında İngilizlere tutsak düşerek Burma&#8217;ya getirilen ve burada vefat eden aziz Türk askerlerinin anısına&#8221; ifadesi yer alıyor.</p>
<p>En uzaktaki şehitlik: Ertuğrul</p>
<p>1889 yılında Türk donanmasına ait Ertuğrul Fırkateyni, II. Abdülhamit&#8217;in özel elçisi Osman Paşa ile birlikte Japon İmparatoru Meici ve milletine dostluk ziyaretinde bulunmak için Japonya&#8217;ya gitmişti. 15 Eylül 1890 tarihinde İstanbul&#8217;a dönmek üzere hareket eden Ertuğrul Fırkateyni, yakalandığı tayfun nedeni ile 19 Eylül 1890 tarihinde Oşima adası kayalıklarına çarparak parçalanmıştı.</p>
<p>Faciadan kurtulan 69 denizci İmparator Meici tarafından iki savaş gemisi ile İstanbul&#8217;a gönderilirken Oşima Adası halkının gayreti ile toplanabilen 260 Türk denizcisinin cenazeleri, askeri törenle şehitliğe çevrilen mezarlığa defnedilmişti.</p>
<p>AA</p>

<p class="sayac_bilgi">13583 okunma</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.istanbultarih.com/hangi-ulkede-kac-tane-turk-sehidligi-var/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Aksiyon Adamı, Destan Şairi: MEHMED AKİF ERSOY</title>
		<link>http://www.istanbultarih.com/aksiyon-adami-destan-sairi-mehmed-akif-ersoy/</link>
		<comments>http://www.istanbultarih.com/aksiyon-adami-destan-sairi-mehmed-akif-ersoy/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 27 Dec 2011 16:40:44 +0000</pubDate>
		<dc:creator>istanbultarih</dc:creator>
				<category><![CDATA[Araştırma]]></category>
		<category><![CDATA[Tarihine Sahip Çıkanlar Topluluğu]]></category>
		<category><![CDATA[Türkiye Cumhuriyeti Tarihi]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.istanbultarih.com/?p=3984</guid>
		<description><![CDATA[ARAŞTIRMA: İBRAHİM AKKURT
  
Fotoğraf: (http://ogretmen.info/bgunler/mehmetakifersoy4.jpg)
&#160;
MEHMED AKİF ERSOY
&#160;
Künyesi ve Ailesi
&#160;
Mehmed Akif, Aralık 1873 tarihinde Fatih’in Sarıgüzel Mahallesi’nde dünyaya gelmiştir. Mehmed Akif’in babası Fatih Medresesi müderrislerinden İpekli Mehmed Tahir Efendi, Annesi ise Emine Şerif Hanım’dır. Akif’in babası Tahir Efendi aslen Arnavut, annesi Emine Şerife Hanım ise Buharalı bir aileye mensup idi.[1] Ünlü düşünür ve şair Sezai [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: center;"><strong>ARAŞTIRMA: İBRAHİM AKKURT</strong></p>
<p style="text-align: center;"><strong> </strong> <a href="http://www.istanbultarih.com/wp-content/uploads/2011/12/1.jpg"><img class="aligncenter size-full wp-image-3985" title="1" src="http://www.istanbultarih.com/wp-content/uploads/2011/12/1.jpg" alt="" width="264" height="330" /></a></p>
<p>Fotoğraf: (<a href="http://ogretmen.info/bgunler/mehmetakifersoy4.jpg">http://ogretmen.info/bgunler/mehmetakifersoy4.jpg</a>)</p>
<p style="text-align: center;">&nbsp;</p>
<p style="text-align: center;"><strong>MEHMED AKİF ERSOY</strong></p>
<p style="text-align: center;">&nbsp;</p>
<p><strong>Künyesi ve Ailesi</strong></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Mehmed Akif, Aralık 1873 tarihinde Fatih’in Sarıgüzel Mahallesi’nde dünyaya gelmiştir. Mehmed Akif’in babası Fatih Medresesi müderrislerinden İpekli Mehmed Tahir Efendi, Annesi ise Emine Şerif Hanım’dır. Akif’in babası Tahir Efendi aslen Arnavut, annesi Emine Şerife Hanım ise Buharalı bir aileye mensup idi.<a href="#_ftn1">[1]</a> Ünlü düşü<a title="Posts tagged with n" href="http://www.mehmedakifersoy.com/tag/n">n</a>ür ve şair Sezai Karakoç, Akif’in ailesi ve kökeni ile ilgili şu yorumu yapar:<br />
“Baba soyu Rumelili, ana soyu Buharalı, do<a title="Posts tagged with ğ" href="http://www.mehmedakifersoy.com/tag/g">ğ</a>uş yeri Fatih: Yani tam bir Do<a title="Posts tagged with ğ" href="http://www.mehmedakifersoy.com/tag/g">ğ</a>u İslâmlığının, Batı İslâmlığının ve Merkez İslamlığının bir sentezi bir çocuk”</p>
<p>Anne çizgisi, duyarlığı, sağduyuyu, kendini bir ülküye adayışı, şairli<a title="Posts tagged with ğ" href="http://www.mehmedakifersoy.com/tag/g">ğ</a>i getirecek; baba çizgisi, ataklığı, savaşkanlığı, yılmaz ve her vuruşmada daha da çelikleşen bir savaş adamı<a title="Posts tagged with n" href="http://www.mehmedakifersoy.com/tag/n">n</a>ı, gözüpekli<a title="Posts tagged with ğ" href="http://www.mehmedakifersoy.com/tag/g">ğ</a>i, korkmazlığı, ürkmezli<a title="Posts tagged with ğ" href="http://www.mehmedakifersoy.com/tag/g">ğ</a>i, umutsuzlu<a title="Posts tagged with ğ" href="http://www.mehmedakifersoy.com/tag/g">ğ</a>a sürekli olarak düşülmemeyi getirecektir. Doğuş yeri ise, verimli bir topraktır ki, tabiatta nice saçılıp da kaybolan iyi tohumların bir gramını bile ihmal etmez, değerlendirir, yemişlendirir.”<a href="#_ftn2">[2]</a><span id="more-3984"></span><a href="http://www.istanbultarih.com/wp-content/uploads/2011/12/2.jpg"><img class="aligncenter size-full wp-image-3986" title="2" src="http://www.istanbultarih.com/wp-content/uploads/2011/12/2.jpg" alt="" width="226" height="330" /></a></p>
<p style="text-align: center;">&nbsp;</p>
<p>Fotoğraf: (<a href="http://www.websehir.com/wp-content/uploads/2011/03/mehmet-akif-ersoy-foto%C4%9Fraflar%C4%B11.jpg">http://www.websehir.com/wp-content/uploads/2011/03/mehmet-akif-ersoy-foto%C4%9Fraflar%C4%B11.jpg</a>)</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Tahsil Hayatı</strong></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Dönemin geleneklerine göre 4 yaş 4 ay 4 günlük iken ilköğrenimine Emîr Buhârî mahalle mektebinde başlayan Akif bu­rada iki yıl okuduktan sonra Fâtih Muvakkithânesi&#8217;nin yanındaki ibtidâî mek­tebine yazıldı (1879). Safahat&#8217;ta. &#8220;Hem babam hem hocamdır, ne biliyorsam kendisinden öğrendim&#8221; diyerek tanıttığı ba­bası o yıl kendisine Arapça öğretmeye başlamıştı.<a href="#_ftn3">[3]</a> Akif’in babası Hoca Tahir Efendi, Fatih Medresesi müderrisliği yanında Mühürdar Emin Paşa ailesinin hususi muallimliğini yapmaktaydı. Hoca Tahir Efendi, Mühürdar Emin Paşa’nın oğullarından “ İbnülemin Mahmud Kemal (İnal)’in ilk hocalığını yapmış kişidir. Mehmed Akif’in de şiir merakı ders arkadaşı olan İbnülemin Mahmud Kemal ile birlikte deneme manzumeler yazarak başlamıştır.<a href="#_ftn4">[4]</a> Akif, Fatih Cami’de Esad Dede’nin; Hafız, Gülistan, Mesnevi gibi Farsça derslerine devam etmiştir.<a href="#_ftn5">[5]</a> Türkçe ve Fransızca derslerinde de akranlarından çok ileri olan Akif’in lisan konusunda bilhassa kabiliyetli olduğu görülüyordu.<a href="#_ftn6">[6]</a> Fâtih Merkez Rüşdiyesi&#8217;nden mezun olan Mehmed Akif (1885) Mülkiye Mektebi&#8217;nin İdâdî kısmına yazıldı. Edebiyat hocalığını Muallim Naci&#8217;nin yaptığı bu okulun üç yıllık ilk dönemini tamamlayıp yüksek kısmının birinci sınıfında okurken babasının vefatı üzerine (1888) daha kısa yoldan meslek sahibi olarak hayata atıl­mak için o sırada yeni açılmış olan Mülki­ye Baytar Mektebi&#8217;ne girdi (1889). Aynı yıl çıkan büyük Fatih yangınında evleri yanmıştır. Yaşadığı olumsuzluklara rağmen yılmadan çalışmasına devam eden Mehmed Akif, 22 Aralık 1893 tarihinde Halkalı Baytar ve Ziraat Mektebinden birincilikle mezun olmuştur.<a href="#_ftn7">[7]</a> Mektep yıllarında sporla, bil­hassa güreşle meşgul oldu ve son iki se­nede şiire olan ilgisini arttırdı.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p style="text-align: center;"><a href="http://www.istanbultarih.com/wp-content/uploads/2011/12/3.jpg"><img class="aligncenter size-full wp-image-3987" title="3" src="http://www.istanbultarih.com/wp-content/uploads/2011/12/3.jpg" alt="" width="244" height="330" /></a></p>
<p><strong>Mehmed Akif, Üniversitede ders verdiği yıllarda kızına gönderdiği imzalı fotoğrafı</strong></p>
<p>(http://www.arastiralim.com/wp-content/uploads/2009/03/millet-sairi-mehmet-akif-ersoy.jpg)</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Memuriyet Yılları</strong></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Mezuniyetinin ardından Ziraat Nezâreti Umûr-ı Baytariyye ve Islâh-ı Hayvanât umum müfettiş muavinliğiyle memuriyet haya­tına başladı. Görev yeri İstanbul olmakla birlikte önce Edirne&#8217;de, daha sonra Ana­dolu ve Rumeli&#8217;nin çeşitli bölgelerinde dolaşarak bulaşıcı hayvan hastalıklarıyla ilgili çalışmalar yaptı. Bir ara ordunun ihtiyacını karşılamak için gerekli alımları yapmak üzere Şam ve civarında dolaştı. Bu seyahatlerde köylüyü de yakından ta­nıma imkânını elde eden, halkın dert ve meseleleri hakkında doğrudan bilgi sahi­bi olan Mehmed Akif’in tesbit ve tahlilleri şiirlerine realist ve canlı tablolar halinde aksetmiş, çözüm tekliflerinin isabetli olmasını sağlamıştır. Sekiz on yaşlarında iken başladığı ve zaman zaman ara ver­diği hıfzını da kendi kendine çalışarak bu sıralarda tamamladı. İstanbul&#8217;da bulun­duğu yıllarda memuriyeti yanında Hal­kalı Ziraat Mektebi ile (1906) Çiftlik Ma­kinist Mektebi&#8217;nde (1907) kitâbet-i resmiyye hocalığı yaptı. II. Meşrutiyet&#8217;in ilânından sonra Ebül&#8217;ulâ Zeynelâbidîn (Ebül&#8217;ulâ Mardin) ve Eşref Edip&#8217;le (Fergan) birlikte devrin ilim ve fikir hayatın­da önemli yeri ve tesiri olan, hemen he­men bütün şiir ve yazılarının çıkacağı Sırât-ı Müstakim mecmuasını başyazarlı­ğını da yaparak yayımlamaya başladı (27 Ağustos 1908). Aynı yıl İstanbul Darülfü­nunu Edebiyat Şubesi&#8217;nde Osmanlı ede­biyatı müderrisliğine tayin edildi. Mehmed Akif, Balkan Savaşı sırasında kurulan ve ileriki yıllarda Millî Mücadele&#8217;nin teşkilâtlanmasında önemli rol alacak olan Müdâfaa-i Milliyye Cemiyeti&#8217;ne bağlı Hey&#8217;et-i Tenvîriyye&#8217;ye (Hey&#8217;et-i İrşâdiyye) katıldı. Burada halkı edebiyat yoluyla uyandırmak ve aydınlatmak için Abdülhak Hâmid, Recâizâde Mahmud Ekrem, Süleyman Nazif, Hüseyin Cahit (Yalçın), Mehmed Emin, Abdülaziz Çâvîş, Cenab Şahabeddin ve Hüseyin Kâzım Kadri&#8217;yle beraber heyetin kâtib-i umûmîsi olarak çalıştı. Süleyman Nazif, bu çalışmalar es­nasında heyetin başkanı olan Recâizâde&#8217;nin, Akif&#8217;in sanatını ve seciyesini takdir ederek ona milletin millî bir destana ih­tiyacı bulunduğunu, bunu ise ancak kendisinin yazabileceğini söylediğini naklet­mektedir.<a href="#_ftn8">[8]</a></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Destan Şairi</strong></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Mehmed Akif, Balkan savaşları sonunda memleketin içine düş­tüğü vahim durum karşısında yeise düşmemek, birlikten ayrılmamak ve orduya yardım gibi konularda Fatih, Beyazıt ve Süleymaniye camilerinde metinlerini bu sırada adı Sebîîürreşâd olarak değişen dergisinde yayımladığı vaazlar vermiş ve Hakkın Sesleri&#8217;ndeki şiirleri yazmıştır.<a href="#_ftn9">[9]</a> Onun şöhretini arttıran, milletin bütün tabakalarına onun sesini duyuran, ruhlarda derin heyecan uyandıran onun bilhassa Balkan Harbi esnasında yazmış olduğu şiirlerdir. O acı ve ızdırablı hadiseler karşısında onun feryatları bütün gönüllerde müthiş fırtınalar meydana getiriyordu.<a href="#_ftn10">[10]</a> Akif, Vatanın içinde bulunduğu fırtınalı günlerinde ve herkesin telaşa kapılıp ümitsizliğe düştüğü anlarda, yazılarında ümit, sabır ve cesaret aşılamakta idi.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>“Atiyi karanlık  görerek azmi bırakmak,</p>
<p>Alçak bir ölüm varsa, eminim budur ancak</p>
<p>Dünyada inanmam, hani görsem de gözümle</p>
<p>İmanı olan kimse gebermez bu ölümle</p>
<p>Ey dipdiri meyyit: İki el bir baş içindir</p>
<p>Davransana… Eller de senin baş da senindir!&#8230;</p>
<p>İş bitti, sebatın sonu yoktur deme, yılma,</p>
<p>Ey millet-i merhume sakın ye’se kapılma! ”</p>
<p>mısralarıyla insanların yüreklerine umudun sancağını diken kişi olmuştur.<a href="#_ftn11">[11]</a>Akif’in en çok sevdiği kelimeler; çalışma, azim, gayret ve umuttur. Sevmediği kavramlar ise; tembellik, azimsizlik ve karamsarlıktır.<a href="#_ftn12">[12]</a></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Akif, Milli Mücadele Dönemi’nde kürsülerden millete, adeta kükreyen bir aslan nidasıyla haykırarak, vatanı ve milleti ancak milletin azminin kurtaracağını şu mısralarla dile getirmiş ve milleti uyarmıştır:</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>“Sâhipsiz olan memleketin batması haktır;<br />
Sen sâhip olursan bu vatan batmayacaktır.<br />
Feryâdı bırak, kendine gel, çünkü zaman dar&#8230;<br />
Uğraş ki: telâfi edecek bunca zarar var”</p>
<p>Akif’in şiirleri olmasa Çanakkale ve Milli Mücadelemiz zihinlerimizde bu kadar canlı kalamazdı. Çanakkale Harbi boyunca Çanakkale ile yatıp kalkan Akif, bu necip milletin aziz evlatlarının vatan savunmasındaki iman, azim ve aşkına şahid olmuş ve o kahraman askerlerimizi şu mısralarıyla övmüştür:</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>“Asım’ın nesli diyordum ya nesilmiş gerçek</p>
<p>İşte çiğnetmedi namusunu çiğnetmeyecek.”</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Bir devleti parçalamanın en iyi yolunun, o devleti oluşturan unsurları birbirine düşman etmekte, onları birbirine düşürmekte olduğunu gören mihraklara karşı uyanık olunması gerektiğini Akif, Safahat’ının çeşitli yerlerinde şu mısralarıyla dile getiriyordu:</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>“Hani, milliyetin “İslam” idi? Kavmiyet ne?<br />
Sarılıp sımsıkı dursaydın a milliyetine.<br />
&#8220;Arnavutluk&#8221; ne demek? var mı Şeriatta yeri?<br />
Küfür olur, başka değil, kavmini sürmek ileri!<br />
Arab&#8217;ın Türk&#8217;e, Laz&#8217;ın Çerkez&#8217;e, yahut Kürd&#8217;e<br />
Acem&#8217;in Çinli&#8217;ye rüchanı mı varmış? nerede?<br />
Müslümanlıkta &#8220;anasır&#8221; mı olurmuş? ne gezer?<br />
Fikr-i kavmiyeti telin ediyor peygamber</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>“Felaketin başı, hiç şüphe yok ki cehaletimiz,<br />
Bu derde çare bulunmaz-ne olsa-mektepsiz,<br />
Ne Kürd elifbayı sökmüş, ne Türk okur, ne Arap;<br />
Ne Çerkes’in, ne Laz’ın var bakın elinde kitap!<br />
Hülasa milletin efradı bilgiden mahrum<br />
Unutmayın şunu lakin “Zaman, zaman-ı ulûm”</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Artık ey millet-i merhume, sabah oldu uyan!<br />
Sana az geldi ezanlar, diye ötsün mü bu çan?<br />
Ne Araplık, ne de Türklük kalacak aç gözünü!<br />
Dinle Peygamber-i Zişan’ın ilahi sözünü”</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Akif, bölünmüşlüğü, şahsi çekişmeleri, kendi değerlerini inkâr eden batı hayranlarını ve bütün bu oyunların arkasındaki batılı kuvvetleri de ağır bir dille eleştiriyordu:</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>“Tükürün milleti alçakça vuran darbelere!<br />
Tükürün onlara alkış dağıtan kahpelere!<br />
Tükürün Ehl-i Salîb’in o hayâsız yüzüne!<br />
Tükürün onların aslâ güvenilmez sözüne!<br />
Medeniyyet denilen maskara mahlûka görün!<br />
Tükürün maskeli vicdânına asrın,Tükürün!”<a href="#_ftn13">[13]</a></p>
<p>&nbsp;</p>
<p style="text-align: center;"><a href="http://www.istanbultarih.com/wp-content/uploads/2011/12/4.jpg"><img class="aligncenter size-full wp-image-3988" title="4" src="http://www.istanbultarih.com/wp-content/uploads/2011/12/4.jpg" alt="" width="330" height="229" /></a></p>
<p><strong><em>Akif, Mısırda. Soldan Sağa; Prens Abbas Halim Paşa, Mehmet Akif Ersoy, Em. Bahriye Mirılayı Nuri, 1908 Meşrutiyet Ayan Meclisi Üyesi Sami Paşa oğlu Halim, Ressam Halim Paşa, Eski Şura-i Devlet üyesi Kadri bey</em></strong></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Teşkilatı Mahsusa Yılları ve Seyahatleri</strong></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Mehmed Akif, 1914 yılı başlarında Abbas Halim Paşa&#8217;nın maddî desteğiyle Mı­sır ve Medine&#8217;ye iki aylık bir seyahate çık­tı. Harbiye Nezâreti tarafından istih­barat çalışmaları yapmak üzere kurulmuş olan Teşkîlât-ı Mahsûsa&#8217;nın verdiği gö­revle 1914 yılı sonlarında Berlin&#8217;e gitti. Batı&#8217;yı yakından tanımasına imkân veren ve üç ay kadar süren bu gezi sırasında Almanlar&#8217;a karşı savaşırken esir düşmüş İn­giliz ve Rus tebaası müslüman askerle­rin kamplarını ziyaret etti. Onlara savaştan sonra bağımsızlıklarını kazanmak için faaliyet göstermeyi telkin eden konuş­malar yaptı Hâtıralar kitabındaki &#8220;Berlin Hâtıraları&#8221; adlı uzun manzumesi bu gezi­nin intibalarıyla yazılmıştır. Aynı teşkilâ­tın verdiği diğer bir görevle, Arabistan&#8217;­da başlayan Şerif Hüseyin isyanına karşı devlete bağlı kabilelerin desteğinin deva­mını sağlamak amacıyla teşkilât başkanı Eşref Sencer&#8217;in (Kuşçubaşi) idaresindeki bir heyetle Necid bölgesine (Riyad) gitti (Mayıs-Ekim 1915). Bu seyahatin deva­mında ikinci defa ziyaret ettiği Medine ve Ravza-i Mutahhara&#8217;nın uyandırdığı duygularla, Cenab Şahabeddin ve Süley­man Nazif gibi edebiyatçıların bir şahe­ser olarak nitelediği &#8220;Necid Çöllerinden Medine&#8217;ye&#8221; manzumesini kaleme aldı. 1918 Temmuzunda Mekke Emîri Şerif Alî Haydar Paşa&#8217;nın daveti üzerine İzmir­li İsmail Hakkı Bey&#8217;le birlikte Lübnan&#8217;da (Aliye) bulundu. Dönüşünde şeyhülislâm­lığa bağlı dinî-akademik bir kuruluş olan Dârü&#8217;l-hikmeti&#8217;l-İslâmiyye&#8217;nin başkâtipli­ğine tayin edilen Mehmed Akif (Ağustos 1918) daha sonra kuruluşun aslî üyesi oldu (Ocak 1920). Müessesenin yayın or­ganı olan Cerîde-i İlmiyye&#8217;nin idaresini de üstlendi. Bu arada İstanbul Dârülfünunu&#8217;nda Maarif Nezâreti&#8217;ne bağlı olarak kurulan Kâmûs-i Arabî Heyeti üyeleri ara­sında yer aldı.<a href="#_ftn14">[14]</a></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Milli Mücadele Yılları</strong></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Dünya Savaşı&#8217;nın Osmanlı Devleti aleyhine sonuçlanması, ağır Mü­tareke şartları ve yurdun işgaliyle Yunanlıların İzmir&#8217;e çıkması üzerine başlayan Millî Mücadele hareketine fiilen katılma kararıyla 1920 Şubatında Balıkesir&#8217;e gi­den Mehmed Akif burada Kuvâ-yi Milliyeciler&#8217;le görüştü. Zağanos Paşa Camii ile çeşitli yerlerde halkı birliğe davet ve direnmeye teşvik maksadıyla vaaz ve konuşmalar yaptı. Bu sırada İstanbul&#8217;da yüksek maaşlı bir görevde bulunmasına rağmen Balıkesir&#8217;e, oradan döndükten sonra da Ankara&#8217;ya gitmeye karar verme­si onun vatanseverliğinin açık bir gös­tergesidir. Ayrıca halkın sevip saydığı bir Müslüman aydın sıfatıyla Millî Mücadele&#8217;ye katılması, bu hareketin İttihatçıların yeni bir macerası olduğu şeklindeki şüpheyi büyük ölçüde gidererek Kurtu­luş Savaşı çalışmalarına önemli bir güç katmıştır. Nitekim bu sebeple ona &#8220;Millî Mücadele&#8217;nin manevî lideri&#8221; sıfatı veril­miştir. Balıkesir&#8217;den İstanbul&#8217;a gelmesi­nin ardından işgal altında çalışmanın da­ha da zorlaşıp sansürün gitgide şiddet­lenmesi yanında Ankara&#8217;dan Hey&#8217;et-i Temsîliyye adına gelen davet üzerine on iki yaşındaki büyük oğlu Emin&#8217;i de yanına alıp 10 Nisan 1920&#8242;de gizlice yola çıktı. Ali Şükrü Bey&#8217;le buluşarak Geyve&#8217;ye ulaştı. Buradan Büyük Millet Meclisi&#8217;nin açılışı­nın ertesi günü Ankara&#8217;ya vardı (24 Nisan 1920). Hacı Bayram Camii&#8217;ndeki ilk vaa­zının ardından vazifesinden izinsiz ayrıl­dığı gerekçesiyle Dârü&#8217;l-hikmeti&#8217;l-İslâmiyye&#8217;deki görevinden azledildi. Büyük Mil­let Meclisi Reisi Mustafa Kemal Paşa&#8217;nın teklifi üzerine Burdur mebusu seçildi (5 Haziran 1920). Haberi olmadan en yük­sek oyu alarak Biga&#8217;dan da seçilmesine rağmen daha önce Burdur mebusluğunu kabul ettiğinden Mecliste bu sıfatla bulundu. Zaman zaman Eskişehir, Bur­dur, Sandıklı, Dinar, Afyon. Antalya, Kon­ya, Kastamonu gibi şehirlerde halka ve diğer bazı mebuslarla beraber cepheler­de askerlere hitaben Millî Mücadele&#8217;yi teşvik eden konuşma ve vaazlarını sür­dürdü. Bunların en önemlisi Meclis kara­rıyla gittiği Kastamonu&#8217;da Nasrullah Ca­mii&#8217;ndeki ünlü vaazıdır. Bu vaaz, son de­rece ihatalı bir bakışla dünyanın siyasî va­ziyetini tahlil edip Sevr Antlaşmasının bizim için nasıl bir felâket olacağını izah eden, onu yırtıp atmayı ve Batılı sömür­gecilerin karşısına iman ve silâhla dikil­meyi hayatî bir mecburiyet olarak telkin edip Millî Mücadele&#8217;yi büyük bir heyecan­la teşvik eden önemli bir belgedir. Bu vaaz ve diğer konuşmalar, Akif&#8217;in İstanbul&#8217;dan ayrılırken arkasından gelmesini söylediği Eşref Edib&#8217;in İstanbul&#8217;da tekrar çıkardığı (25 Kasım) Sebîllîürreşâd’ın üç sayısıyla Ankara&#8217;da neşredilen (3 Şu­bat 1921) ilk sayısında yayımlanmıştır. Ay­rıca bu sayılar ve risale haline getirilen va­azlar birkaç defa basılarak Anadolu&#8217;nun her tarafına ve cephelere dağıtılmıştır. Millî Mücadele&#8217;nin zaferle sonuçlanma­sının ardından Büyük Millet Meclisi&#8217;nin aldığı seçim kararı üzerine yeniden te­şekkül eden ikinci dönemde muhalefet grubuna mensup diğer milletvekilleri gibi Mehmed Akif de aday gösterilmedi.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p style="text-align: center;"><a href="http://www.istanbultarih.com/wp-content/uploads/2011/12/5.jpg"><img class="aligncenter size-full wp-image-3989" title="5" src="http://www.istanbultarih.com/wp-content/uploads/2011/12/5.jpg" alt="" width="239" height="359" /></a></p>
<p style="text-align: center;"><strong>İstiklal Marşı &#8211; Osmanlıcası</strong></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>İstiklal Marşı’nı Kaleme Alan “Milli Şair”</strong></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>1920 yılının son aylarında Erkân-ı Harbiyye Riyâseti&#8217;nin isteğiyle Maarif Vekâ­leti millî marş güftesi için bir yarışma aç­tı. Yarışmaya 700&#8242;den fazla şiir gelmesine rağmen nitelikli bir manzume bulunamayınca konulan maddî mükâfat sebe­biyle yarışmaya katılmayan Mehmed Akif in de bir marş yazması ısrarla isten­di. Mükâfat şartının kaldırılması üzerine Akif şiirini tamamlayarak teslim etti. Meclisin 12 Mart 1921 tarihli oturumun­da okunan şiir ittifakla İstiklâl Marşı güf­tesi olarak kabul edildi. Ancak Meclis kararı olduğu için kazanana verilmesi zaruri hale gelmiş bu­lunan nakdî mükâfat Akif tarafından alı­nıp Dârü&#8217;l-mesâî adlı bir hayır cemiyeti­ne bağışlanmıştır.<a href="#_ftn15">[15]</a></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Mısır Yılları</strong></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Ekim 1923&#8242;te Abbas Halim Paşa&#8217;nın da­veti üzerine Mısır&#8217;a giden Akif in bu da­veti kabulünde, kazanılan Millî Mücadeleden sonra ümit ettiği İslâm birliği ve bu birlikte Türkiye&#8217;nin önemli rol oyna­ması idealinin gerçekleşememesinin do­ğurduğu hayal kırıklığının büyük tesiri olmuştur. İki yıl kışları Mısır&#8217;da geçirip yazları Türkiye&#8217;ye döndüyse de 1928&#8242;in sonundan itibaren sürekli Mısır&#8217;da kaldı. Bunda da hak kazandığı emekli maaşının bağlanmamasından doğan geçim sıkın­tısı ve hükümetin muhalif kabul ettiği birçok fikir ve siyaset adamı arasında kendisinin de polis takibine alınmasının ağırına gitmiş olması önemli rol oynamış­tır.<a href="#_ftn16">[16]</a> Hayatı boyunca inanç ve idealleri için çalışıp mücadele eden Mehmet Akif, Milli Mücadeleden sonra bu inanç ve ideallerine aykırı gördüğü bazı uygulamalar nedeniyle Mısır&#8217;a gitti. Kahire&#8217;deki Cami&#8217;ül Mısriye adlı Mısır Üniversitesi&#8217;nde 9 sene Türk Dili ve Edebiyatı Profesörlüğü yaptı (1925-1935).<a href="#_ftn17">[17]</a></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p style="text-align: center;"><a href="http://www.istanbultarih.com/wp-content/uploads/2011/12/6.jpg"><img class="aligncenter size-full wp-image-3990" title="6" src="http://www.istanbultarih.com/wp-content/uploads/2011/12/6.jpg" alt="" width="330" height="261" /></a></p>
<p style="text-align: center;"><strong>Mehmed Akif – Vefatından birkaç ay önce hasta halde iken</strong></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Türkiye’ye Dönüşü ve Vefatı</strong></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Akif, 1936 Haziran’ında İstanbul’a gitmek üzere vapurla Mısır’dan yola çıkmış, bindiği vapur Çanakkale’den geçerken ve İstanbul Camilerinin silueti belirince gözyaşlarına hâkim olamamıştır. Vatanına sıhhati dâhil her şeyini kaybederek ve ölmek için gelen Akif, unutulduğunu kimsenin kendisini arayıp sormayacağını, istenmeyen adam olarak görüleceğini zannetmektedir. Fakat kendisinin ne kadar çok sevildiğini kendisini ziyarete gelenlerin çokluğu ile anlayacaktır. <strong>“Sessiz yaşadım, kim beni nerden bilecektir…”</strong> diyen Akif, 27 Aralık 1936 günü hürriyete âşık ruhu yorgun ve bitkin bir hale gelmiş bedeninden kurtulur ve bu özgür ruh aramızdan ayrılarak Hakk’a yürür.</p>
<p>Akif’in tabutu tek atlı bir arabayla Beyazıt Camii’ne getirilir. Tabuttaki Akif’in resmini gören bir tıbbiye öğrencisi, bu büyük ölümü üniversiteye haber verir. Bir yerlerden Türk bayrağı bulan üniversiteli gençler, Beyazıt Camii’ni doldururlar. Cenaze namazından sonra, Edirnekapı’daki mezarlığa kadar hiç kimse tarafından davet edilmeyen bir büyük kitle, hayatı ile eseri iç içe girmiş olan bu örnek şahsiyeti ebedî yolculuğuna uğurlar. Onun ölümü de hayatı kadar hazin olmuştur. Cenaze merasiminde devlet erkanı yoktu. Şatafat ve devlet töreni de yoktu. O, üniversite gençliğinin elleri üzerinde taşınarak ebedi istirahatgahına götürüldü. Mehmed Akif, Cumhuriyet Tarihi’nde kendisinden önce hiç kimseye nasip olmayan kalabalık bir cemaatle son yolculuğuna uğurlanmıştır.  Mezarı bile onlar tarafından yapıldı. Ama Akif, bugün Türk gençliğinin önünde bir karakter timsali olarak ışık saçmağa devam ediyor. <a href="#_ftn18">[18]</a></p>
<p>&nbsp;</p>
<p style="text-align: center;"><a href="http://www.istanbultarih.com/wp-content/uploads/2011/12/8.jpg"><img class="aligncenter size-full wp-image-3991" title="8" src="http://www.istanbultarih.com/wp-content/uploads/2011/12/8.jpg" alt="" width="330" height="213" /></a></p>
<p><strong>Mehmed Akif’in cenaze merasimi; Üniversite gençlerinin elleri üzerinde kabrine götürülüyor.</strong></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>Eserleri</strong></p>
<p>Mehmed Akif’in yazdığı şiirleri Safahat isimli şiir kitabında toplamıştır. 7 kitaptan oluşan Safahat’ın konuları şunlardır.</p>
<p>1.Kitap: (Safahat) 1908-1910 yılları arasında yazılmış sosyal ve tarihi manzum hikayeleri, manzum tasvirleri, istibdadı kötüleyen şiirleri içine almaktadır.<br />
2.Kitap: (Süleymaniye Kürsüsü’nde) Türk bayrağı altında İslam birliğini telkin amacıyla yazılmış, Rusya Türklerinden A. İbrahim Efendi’nin Süleymaniye‘de verdiği bir vaaz şeklinde düzenlenmiştir. Güzel tasvirler, manzum fıkralar, zamanın geriliğini anlatan parçalar vardır.<br />
3.Kitap: (Hakkın Sesleri) Bazı ayet ve hadislerin manzum yorumlarıyla Türk halkını, İslam Birliği içinde iyimserliğe, kurtuluşa, yükselişe çağırır, yaraları tedaviye çalışır.<br />
4.Kitap: (Fatih Kürsüsünde) İkinci kitapta adı geçen vaaz burada da daha olgun ve sistemli olarak “marifet ve fazilet” konularını işler.<br />
5.Kitap: (Hatıralar) Şairin 1. Dünya Savaşı yıllarında yaptığı Berlin, Mısır ve Necid seyahatlerinin ibretli hatıraları olarak batıyı ve bizi değerlendirmesi bakımından önemlidir.<br />
6.Kitap: (Asım) Aruza ve Türkçe’ye hakimiyeti bakımından en güzel eseri sayılan bu kitapta memleketi kurtaracak gençliğin sembolü olarak “marifet ve faziletle “ yüklü Asım ve nesli için sohbet tarzında düşünceler dile getirilir.<br />
7.Kitap: (Gölgeler) Kurtuluşu müjdeleyen şiirleri ile Mısır’da yazdığı dini-lirik, karamsar ve bezgin manzumelerden oluşmaktadır.<a href="#_ftn19">[19]</a></p>
<p><strong> </strong></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>KAYNAKLAR</strong></p>
<ul>
<li>AKKURT, İbrahim, <em>“Gür Sesli Yiğit Şair: Mehmed Akif Ersoy”, </em>İstanbul Tarih Bülteni 2.Sayı, İstanbul 2010</li>
<li>DÜZDAĞ, M. Ertuğrul, “Mehmed Akif Ersoy”, Kültür Bakanlığı Yayınları, Ankara 1998,</li>
<li>DÜZDAĞ, M. Ertuğrul, “Mehmed Akif Ersoy” Maddesi, Diyanet İşleri İslam Ansiklopedisi, 28. Cild, Ankara 2003,</li>
<li>ERSOY, Mehmed Akif, “Safahat”, Hazırlayan: M.Ertuğrul Düzdağ, Çağrı Yayınları, İstanbul 2008</li>
<li><a href="http://www.mehmedakifersoy.com/safahat">http://www.mehmedakifersoy.com/safahat</a></li>
<li>KARAKOÇ, Sezai, “Mehmed Akif”, Diriliş Yayınları, İstanbul 1996,</li>
<li>NAZİF, Süleyman, “Mehmed Akif”, Hazırlayan: M.Ertuğrul Düzdağ, İz Yayıncılık</li>
<li>ÖZTÜRKMEN, Neriman Malkoç, “Mehmed Akif ve Dünyası”, Kültür Bakanlığı Yayınları, Ankara 1990,</li>
<li>YÜCEBAŞ Hilmi, “Bütün Cepheleriyle Mehmed Akif”, Dizerkonca Matbaası, İstanbul 1958,</li>
</ul>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<div>
<hr size="1" />
<div>
<p><a href="#_ftnref1">[1]</a> M.Ertuğrul Düzdağ, <em>Mehmed Akif Ersoy</em>, Kültür Bakanlığı Yayınları, Ankara 1998, s.2.</p>
</div>
<div>
<p><a href="#_ftnref2">[2]</a> Sezai Karakoç, <em>Mehmed Akif</em>, Diriliş Yayınları, İstanbul 1996, s.8-9.</p>
</div>
<div>
<p><a href="#_ftnref3">[3]</a> M.Ertuğrul Düzdağ, <em>Mehmed Akif Ersoy</em>, Diyanet İşleri İslam Ansiklopedisi, 28. Cild, Ankara 2003, s. 432-439.</p>
</div>
<div>
<p><a href="#_ftnref4">[4]</a> İbrahim Akkurt, <em>Gür Sesli Yiğit Şair: Mehmed Akif Ersoy, </em>İstanbul Tarih Bülteni 2.Sayı s.27–29.</p>
</div>
<div>
<p><a href="#_ftnref5">[5]</a> Hilmi Yücebaş, <em>Bütün Cepheleriyle Mehmed Akif</em>, Dizerkonca Matbaası, İstanbul 1958, s.17.</p>
</div>
<div>
<p><a href="#_ftnref6">[6]</a> Ertuğrul Düzdağ, <em>a.g.e.,</em> s.7.</p>
</div>
<div>
<p><a href="#_ftnref7">[7]</a> Ertuğrul Düzdağ, <em>a.g.e.</em> s.11.</p>
</div>
<div>
<p><a href="#_ftnref8"><strong>[8]</strong></a> Ertuğrul Düzdağ, a.g.m., s.433</p>
</div>
<div>
<p><a href="#_ftnref9">[9]</a> Ertuğrul Düzdağ, a.g.m., s.434</p>
</div>
<div>
<p><a href="#_ftnref10">[10]</a>, Hilmi Yücebaş, a.g.e.</p>
</div>
<div>
<p><a href="#_ftnref11">[11]</a> Mehmed Akif Ersoy, <em>Safahat</em>, Hazırlayan: M.Ertuğrul Düzdağ, Çağrı Yayınları, s.269</p>
</div>
<div>
<p><a href="#_ftnref12">[12]</a> Neriman Malkoç Öztürkmen, <em>Mehmed Akif ve Dünyası</em>, Kültür Bakanlığı Yayınları, Ankara 1990, s.13</p>
</div>
<div>
<p><a href="#_ftnref13">[13]</a> Mehmed Akif Ersoy, <em>Safahat</em>, Hazırlayan: M.Ertuğrul Düzdağ, Çağrı Yayınları, s.259</p>
</div>
<div>
<p><a href="#_ftnref14">[14]</a> Düzdağ, Ertuğrul, a.g.m. s.434</p>
</div>
<div>
<p><a href="#_ftnref15">[15]</a> Ertuğrul Düzdağ, a.g.m. s.435</p>
</div>
<div>
<p><a href="#_ftnref16">[16]</a> Ertuğrul Düzdağ, a.g.m. s.435</p>
</div>
<div>
<p><a href="#_ftnref17">[17]</a> İbrahim Akkurt, a.g.m. s.29</p>
</div>
<div>
<p><a href="#_ftnref18">[18]</a> İbrahim Akkurt, a.g.m. s.29</p>
</div>
<div>
<p><a href="#_ftnref19">[19]</a> http://www.mehmedakifersoy.com/safahat</p>
</div>
</div>

<p class="sayac_bilgi">12234 okunma</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.istanbultarih.com/aksiyon-adami-destan-sairi-mehmed-akif-ersoy/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>İŞTE İNGİLİZLERİN ERMENİ BALONUNU PATLATAN SADRAZAM</title>
		<link>http://www.istanbultarih.com/iste-ingilizlerin-ermeni-balonunu-patlatan-sadrazam/</link>
		<comments>http://www.istanbultarih.com/iste-ingilizlerin-ermeni-balonunu-patlatan-sadrazam/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 23 Dec 2011 22:21:49 +0000</pubDate>
		<dc:creator>istanbultarih</dc:creator>
				<category><![CDATA[Araştırma]]></category>
		<category><![CDATA[Osmanlı Tarihi]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.istanbultarih.com/?p=3655</guid>
		<description><![CDATA[
Tarih: Şubat 1919. İşgal İstanbul’u.
 
İşgalciler milletvekillerini, valileri, generalleri dahi hükümete zorla tutuklatmaktadırlar. İstanbul’da “İttihatçı avı” başlamıştır. Özellikle “Ermeni soykırımı”yla suçlananların cezalandırılması için ihbarlar birbirini kovalamaktadır.
Sultan Vahdettin, istifasını kabul ettiği Tevfik Paşa’ya sadaret mührünü yeniden uzatır. Besbelli Tevfik Paşa’nın önüne yine Ermeni iddiaları çıkartılacak ve suçluları cezalandırması istenecektir. Şimdi öyle bir adım atmalıdır ki, hem [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: center;"><a href="http://www.istanbultarih.com/wp-content/uploads/2011/04/Ahmed_Tevfik_Pasha_portrait.jpg"><img class="aligncenter size-full wp-image-3657" title="Ahmed_Tevfik_Pasa" src="http://www.istanbultarih.com/wp-content/uploads/2011/04/Ahmed_Tevfik_Pasha_portrait.jpg" alt="" width="176" height="268" /></a></p>
<p><strong>Tarih: Şubat 1919. İşgal İstanbul’u.</strong></p>
<p><strong> </strong><br />
İşgalciler milletvekillerini, valileri, generalleri dahi hükümete zorla tutuklatmaktadırlar. İstanbul’da “İttihatçı avı” başlamıştır. Özellikle “Ermeni soykırımı”yla suçlananların cezalandırılması için ihbarlar birbirini kovalamaktadır.<br />
Sultan Vahdettin, istifasını kabul ettiği Tevfik Paşa’ya sadaret mührünü yeniden uzatır. Besbelli Tevfik Paşa’nın önüne yine Ermeni iddiaları çıkartılacak ve suçluları cezalandırması istenecektir. Şimdi öyle bir adım atmalıdır ki, hem devlet üzerindeki şaibe ortadan kalksın hem de tepelerinde Demokles’in kılıcı gibi sallandırılan bu püsküllü beladan kurtulsunlar.</p>
<p><strong>İngilizler nasıl çark etti?</strong></p>
<p><strong><span id="more-3655"></span></strong>Tevfik Paşa oturur, 13 Şubat 1919 günü beş tarafsız Avrupa ülkesinin (Danimarka, İsveç, İsviçre, Hollanda ve İspanya) büyükelçiliklerine birer mektup yazar. “Tehcir konusunu araştırmak amacıyla” İstanbul’da toplanacak bir uluslararası mahkemeye iki yargıç göndermelerini ister. Mesela Danimarka sefaretine gönderdiği Fransızca mektupta şunlar yazılıdır:<br />
<strong>“Danimarka Kraliyet Elçiliği’nce bilindiği üzere Osmanlı hükümeti, savaş sırasında gerek Müslüman, gerekse Müslüman olmayan Osmanlı yurttaşlarının sürülmelerinden sorumlu olanlar hakkında adlî kovuşturma açmış bulunmaktadır. Irk ve din ayrımı gözetmeksizin suçluları ortaya çıkarmak üzere hem İstanbul’da hem de illerde soruşturma komisyonları kurulmuştur. Bu sorunu yüksek hakkaniyet ve tarafsızlık esprisiyle aydınlatabilmek için Osmanlı hükümeti, adı geçen soruşturma komisyonları üyeliklerine tarafsız ülkeler yargıçları arasından seçilecek yabancı üyeler de katmaya karar vermiştir. Bu düşünceyle Osmanlı Dışişleri Bakanı Danimarkalı iki yargıcın anılan komisyonlara atanması için hükümeti nezdinde aracılık etmesini ve Danimarka hükümetinin karşılığını tez elden bildirmesini Danimarka Kraliyet Elçiliği’nden rica etmekle onur kazanır. Bu üyelerin yollukları ve öteki giderleri tabii ki Hükümet-i Şahanece karşılanacaktır.”</strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p>Tevfik Paşa bu beklenmedik çıkışıyla tek taraflı bir soykırım suçlaması yapan İngiltere’yi hiç olmazsa uluslararası bir denetim mekanizmasına bağlamak istiyordu.</p>
<p>İster inanın, ister inanmayın, İngilizler haber alır almaz bu notanın ilgili ülkelerin dışişleri bakanlıklarına ulaşmaması için seferber oldular. Neler yapmadılar ki? Sansür memurlarını harekete geçirdiler. Ne var ki, sansür memurunun bir anlık gecikmesi yüzünden telgraflar Kopenhag, Lahey ve Madrid’e ulaşır. Fakat İngilizler pes etmezler ve çekilen telgrafların hiç olmazsa İsveç ve İsviçre’ye ulaşmaması için bu defa Londra kanalından akla hayale gelmedik dolaplara girişirler.<br />
<strong>Ermeni balonu</strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong> </strong><br />
Bu arada şimdilerde “Ermeni soykırımı” anıtları açarak insanlık sevgisini vitrine taşıyan sevgili Fransa da iddiaları hukuken bitirebilecek bu önemli girişimi bütün gücüyle engellemeye uğraşanlar arasındadır. Paris, Kopenhag büyükelçisini harekete geçirerek İstanbul’a yargıç gönderilmemesi uyarısında bulunur. Sonuçta İngiliz-Fransız baskısı sonuç verecek ve Danimarka, Tevfik Paşa’nın davetini reddedecektir.<br />
Sıra İspanyollara gelmiştir. Onların zaten İngiltere’den habersiz iş yapacak mecalleri yoktur. İspanya’nın Londra büyükelçisi, 28 Şubat’ta İngiliz Dışişleri Bakanlığı’nın görüşünü almak üzere başvurduğunda kendisine şu sunturlu cevap verilir: “Bu, barış konferansının işidir. Türkiye’nin çağrısının kabul edilmesi, Barış Konferansı’nda muhtemelen alınacak tedbirlerle çelişecek ve ciddi komplikasyonlar yaratabilecektir.” (Barış konferansı dedikleri Lozan’dı ama orada Ermenileri nasıl “sattıklarını” bana değil, “diasporacılar”a sorun.)<br />
Zaten 4 gün sonra Tevfik Paşa hükümeti bu girişiminin bedelini düşürülerek öder. Yine de Paşamız bir noktada hedefine ulaşmış sayılmalıdır. Ermeni soykırımı iddialarını dillerine dolayanların göz yaşartıcı samimiyetlerini(!) ortaya sermiş ve kayıtlara geçirmeyi başarmıştır.<br />
Bugün bize utanıp sıkılmadan tarihimizle yüzleşmemiz gerektiğini söyleyen devletler, o zaman uluslararası bir mahkeme huzurunda gerçekleşecek tarafsız bir hesaplaşmayı göze alamamışlar ve dertlerinin Ermeniler değil, kendi çıkarları olduğunu cemi cümleye ayan etmişlerdi. Bilal Şimşir’in deyişiyle, “Balonun söneceğinden, hazırlanan sömürgeci planların bozulacağından kaygı”lanmışlardır (Malta Sürgünleri, Ank. 1985, s. 62.)<br />
Başkentinin işgal altında bulunduğu, ordu ve parlamentosuna kadar bütün kurumlarının süngü gölgesinde nefes alıp verdiği ve olayın hatıralarının henüz sıcak olduğu bir ortamdaki tarafsız yargılama nasıl sonuçlanırdı, bilinmez. Ama en azından Türkiye’nin bir hafıza çalışması yapmaya açık olduğu ve bunu, güçlü ve avantajlı olduğu bir zamanda değil, en zayıf ve dolayısıyla en dezavantajlı zamanında istediği göz önünde bulundurulursa Tevfik Paşa’nın girişiminin değeri bir kat daha artar.<br />
Tevfik Paşa gibi Abdülhamid’in yetiştirdiği bir ‘âkil adam’ı milletin gözünden düşürüp unutturanlar neleri kaybettirdiklerini bir anlasalar keşke!</p>
<p><a href="http://www.istanbultarih.com/wp-content/uploads/2011/04/247.jpg"><img class="aligncenter size-full wp-image-3656" title="247" src="http://www.istanbultarih.com/wp-content/uploads/2011/04/247.jpg" alt="" width="451" height="606" /></a></p>
<p><em>Sultan II. Abdulhamid’in İrade-i Seniyyesi’nin ikinci sayfası. </em></p>
<p><em> </em><br />
<strong>Abdülhamid’in gözüyle Ermeni meselesi: “Güçlü olmalıyız”</strong></p>
<p><strong> </strong><br />
Sultan II. Abdülhamid, 118 yıl önceki bir iradesinde meselenin bamteline şöyle dokunuyordu:<br />
“Bir süreden beri müstakbel Ermenistan’ın sınırları çizilmek isteniyor. Oysa Ermenilerin oturdukları yer, Müslümanların çoğunlukta olduğu bölgedir. Buraya Ermenistan denilecek hiçbir işaret yoktur. Burada istenen, ıslahat adı altında bir Ermeni devletinin kurulmasıdır. Bu kesinlikle mümkün değildir. Batılı devletlerden faydalanalım ama İngiltere’nin Mısır’ı, Fransa’nın Tunus’u, Avusturya’nın Bosna-Hersek’i işgalleri karşısında kimin kılı kıpırdadı? Maddî ve manevî kalkınmamıza engel oluşturan kapitülasyonların kaldırılmasını kim kolaylaştıracaksa ona yakın durmamız doğaldır. Maliyenin ıslahı, askeri tensikat ve donanımın ikmali, deniz kuvvetlerinin üstün seviyeye çıkarılması, herkesin çalışmasıyla kısa zamanda 1 milyonluk bir orduya kavuşularak devletin durumunun yükseltileceği padişah tarafından ferman buyurmuştur.” (BOA, Yıldız Esas E. 31.1727/2, Z 158, K 86.)</p>
<p>Abdülhamid özetle, güçlü olana kadar bu kılıçları başımızın üstünde tutacaklarını ta o zamandan görmüş ve göstermiş. Bunun için ona ‘Kızıl Sultan’ demişlerdi ya zaten.</p>
<p><strong>Kaynak: Mustafa Armağan, 04 Ocak 2009, Pazar Günkü Yazısı</strong></p>
<p><strong> </strong></p>

<p class="sayac_bilgi">18387 okunma</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.istanbultarih.com/iste-ingilizlerin-ermeni-balonunu-patlatan-sadrazam/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>1</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Iğdırlı Hasan Onbaşı kimdir bilir misiniz?</title>
		<link>http://www.istanbultarih.com/igdirli-hasan-onbasi-kimdir-bilir-misiniz/</link>
		<comments>http://www.istanbultarih.com/igdirli-hasan-onbasi-kimdir-bilir-misiniz/#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 07 Dec 2011 23:37:57 +0000</pubDate>
		<dc:creator>istanbultarih</dc:creator>
				<category><![CDATA[Araştırma]]></category>
		<category><![CDATA[Osmanlı Tarihi]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.istanbultarih.com/?p=3959</guid>
		<description><![CDATA[
Kimi zaman bir kare fotoğraf, kimi zaman bir söz, kimi zaman bir metin bizi koparır bugünden, tarihin derinliklerine götürür. Bizi o günlerde gezindirir. Yaşananlara tanıklık ettirir&#8230;
Osmanlı ordusu Kudüs´ten çekilirken Mescid-i Aksa´yı koruması için nöbetçi bırakılan onbaşı Hasan´ın öyküsü&#8230;&#160;
 Tam 57 yıl nöbetine sadık kalan Osmanlı askerini, merhum tarihçi İlham  Bardakçı 1972 yılının 12 Mayıs [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<div>
<p><strong>Kimi zaman bir kare</strong><strong> fotoğraf, kimi zaman bir söz, kimi zaman bir metin bizi koparır bugünden, tarihin derinliklerine götürür.</strong><strong> Bizi o günlerde gezindirir. Yaşananlara tanıklık ettirir&#8230;</strong></p>
<div><strong>Osmanlı ordusu Kudüs´ten çekilirken Mescid-i Aksa´yı koruması için nöbetçi bırakılan onbaşı Hasan´ın öyküsü&#8230;</strong>&nbsp;</p>
<p><strong> Tam 57 yıl nöbetine sadık kalan Osmanlı askerini, merhum tarihçi İlham  Bardakçı 1972 yılının 12 Mayıs günü Mescid-i Aksa´nın merdivenlerinde  gördü.</strong><strong> İlhan Bardakçı, yıllar sonra bu inanılmaz karşılaşmayı kaleme aldı.</strong></p>
<p><strong> İşte İlhan Bardakçı´nın kaleminden Kudüs Bekçisi Onbaşı Hasan..</strong></p>
</div>
<div><a href="../wp-content/uploads/2011/12/5811_127620103297_119371333297_3046221_1514639_n.jpg"><img class="aligncenter" title="5811_127620103297_119371333297_3046221_1514639_n" src="../wp-content/uploads/2011/12/5811_127620103297_119371333297_3046221_1514639_n.jpg" alt="" width="380" height="264" /></a></div>
<div><strong><br />
</strong></div>
<p><strong>O&#8217;na Mescid-i Aksa&#8217;da rastladım&#8230;</strong></p>
<div>
<table cellspacing="0" cellpadding="0" height="7">
<tbody>
<tr>
<td height="7" align="left" valign="top"></td>
</tr>
</tbody>
</table>
</div>
<div>
<table cellspacing="0" cellpadding="0" height="8">
<tbody>
<tr>
<td height="8" align="left" valign="top"></td>
</tr>
</tbody>
</table>
</div>
<p>İlhan BARDAKÇI</p>
<p>Mevki: Kudüs      Mekan: Mescid&#8217;ül Aksa     Tarih: 21   Mayıs 1972 Cuma</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Ben ve gazeteci arkadaşım rahmetli Said Terzioğlu, İsrail Dışişleri rehberlerinin yardımı ile bu mübarek makamı dolaşıyoruz.</p>
<p>Kudüs Kapalı Çarşısı&#8217;nda rüzgar gibi dolanan entarili kahvecilerin  ellerindeki askılara çarpmadan biraz yürüdünüz mü, önünüze çıkan kapı  sizi Mescid-i Aksa&#8217;nın önüne kavuşturur. Mirac mucizesinin  soluklanıldığı ilk Kıble&#8217;mize yani&#8230; Hemen oracıkta, ilk avlu vardır  ki, hâlâ bizim lâkabımızla anılır. &#8220;12 bin şamdanlı avlu&#8221; derler oraya.  Yavuz Selim 30 Aralık 1517 Salı günü Kudüs&#8217;ü devlete katmıştır da,  ortalık kararmıştır. Yatsı namazını o avluda kılar. Kendisi ve bütün  ordu beraber. Şamdanları yakarlar. Tam 12 bin şamdan&#8230; O isim oradan  kalmadır. Sekiz on basamaklı geniş merdiveni adımladınız mı, o mukaddes  Mescid&#8217;in bağdaş kurduğu ikinci avluya ulaşırsınız.</p>
<p>Onu o merdivenin başında gördüm. İki metreye yakın bir boy&#8230;  İskeletleşmiş vücudu üzerinde bir garip giysi&#8230; Palto?.. Hayır, kaput,  pardösü veya kaftan?.. Değil. Öyle bir şey işte. <span id="more-3959"></span></p>
<p>Başındaki kalpak mı, takke mi, fes mi? Hiçbirisi değil. Oraya dimdik, dikilmiş.</p>
<p>Yüzüne baktım da, ürktüm. Hasadı yeni kaldırılmış kıraç toprak gibi. Yüz binlerce çizgi, kırışık ve kavruk bir deri kalıntısı.<br />
Yanımda İsrail Dışişleri Bakanlığı Daire Başkanı Yusuf var. Bizim eski vatandaşımız. İstanbullu. &#8220;Kim bu adam?&#8221; dedim.<br />
Lâkaydi ile omuz silkti. &#8220;Bilmem.&#8221; diye cevap verdi. &#8220;Bir meczup işte  ! “</p>
<p>” Ben bildim bileli, yıllardır burada dururmuş. Çakılı gibi, hâlâ  duruyor ya&#8230; Kimseye bir şey sormaz. Kimseye bakmaz, kimseyi görmez.&#8221;</p>
<p>Kan mı çekti nedir?</p>
<p>Nasıl, neden, niçin halâ bilmiyorum. Yanına vardım. Türkçe &#8220;Selâmün Aleyküm baba.&#8221; dedim.</p>
<p>Torbalanmış göz kapaklarının ardında sütrelenmiş gibi jiletle  çizilmişçesine donuk gözlerini araladı. Yüzü gerildi. Bana, bizim o  canım Anadolu Türkçemizle cevap verdi:</p>
<p>-Aleykümüsselam oğul&#8230;</p>
<p>Donakaldım. Ellerine sarıldım, öptüm öptüm&#8230;</p>
<p>-Kimsin sen, baba? dedim.</p>
<p>Anlattı ki, bende size anlatacağım.</p>
<p>Ama evvelâ biliniz. O canım Devlet çökerken, biz Kudüs&#8217;ü 401 yıl 3 ay 6  günlük bir hakimiyetten sonra bırakırız. Günlerden 9 Aralık 1917 Pazar  günüdür. Tutmaya imkân yok. Ordu bozulmuş, çekiliyor, Devlet, zevalin  kapısında. İngiliz girinceye kadar geçen zaman içinde yağmalanmasın diye  oraya bir artçı bölük bırakırız. Âdet odur ki, kenti zapteden galip,  asayiş görevi yapan yenik ordu askerlerine esir muamelesi yapmaz.</p>
<p>Anlattı, dedim ya. Gerisini tamamlayayım.</p>
<p>-Ben, dedi, Kudüs&#8217;ü kaybettiğimiz gün buraya bırakılan artçı bölüğünden&#8230;</p>
<p>Sustu. Sonra, elindeki silahın namlusuna sürdüğü fişekleri ateşler gibi zımbaladı:</p>
<p>-Ben, o gün buraya bırakılmış 20. Kolordu, 36. Tabur, 8. Bölük, 11. Ağır Makineli Tüfek Takım Komutanı Onbaşı Hasan&#8217;ım&#8230;</p>
<p>Yarabbi. Baktım, bir minare şerefesi gibi gergin omuzları üzerindeki başı, öpülesi sancak gibiydi&#8230;</p>
<p>Ellerine bir kerre daha uzandım. Gürler gibi mırıldandı:</p>
<p>-Sana, bir emanetim var oğul. Nice yıldır saklarım. Emaneti yerine teslim eden mi?</p>
<p>-Elbette, dedim, buyur hele&#8230;<br />
Konuştu:</p>
<p>-Memlekete avdetinde yolun Tokat Sancağı&#8217;na düşerse&#8230; Git, burayı bana  emanet eden kumandanım Kolağası (Önyüzbaşı) Musa efendi&#8217;yi bul.  Ellerinden benim için bus et (öp). Ona de ki&#8230;</p>
<p>Sonra, kumandanı olduğu takımın makinelisi gibi gürledi:</p>
<p>-O&#8217;na de ki, gönül komasın. Ona de ki, &#8220;11. Makineli Takım Komutanı Iğdırlı Onbaşı Hasan, o günden bu yana, bıraktığın yerde nöbetinin başındadır. Tekmilim tamamdır kumandanım. dedi&#8221; dersin.</p>
<p>Öleyazdım.</p>
<p>Sonra yine dineldi. Taş kesildi. Bir kez daha baktım. Kapalı gözleri  ardından, dört bin yıllık Peygamber Ocağı ordumuzun serhat nöbetçisi  gibiydi. Ufukları gözlüyordu. Nöbetinin başında idi. Tam 55 yıl  kendisini unutuşumuzdaki nadanlığımıza rağmen devletine küsmemişti.</p>
</div>
<p><strong><br />
</strong></p>
<p><a href="http://www.istanbultarih.com/igdirli-hasan-onbasi-kimdir-bilir-misiniz/"><em>Click here to view the embedded video.</em></a></p>

<p class="sayac_bilgi">4707 okunma</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.istanbultarih.com/igdirli-hasan-onbasi-kimdir-bilir-misiniz/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Kendisi himmete muhtaç dede, nerde kaldı başkasına himmet ede</title>
		<link>http://www.istanbultarih.com/kendisi-himmete-muhtac-dede-nerde-kaldi-baskasina-himmet-ede/</link>
		<comments>http://www.istanbultarih.com/kendisi-himmete-muhtac-dede-nerde-kaldi-baskasina-himmet-ede/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 17 Nov 2011 17:07:08 +0000</pubDate>
		<dc:creator>istanbultarih</dc:creator>
				<category><![CDATA[Araştırma]]></category>
		<category><![CDATA[Haberler]]></category>
		<category><![CDATA[İktibas]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.istanbultarih.com/?p=3933</guid>
		<description><![CDATA[
Değerli Türk büyüğü, bilge şahsiyet, mümtaz insan YILMAZ ÖZDİL, dün  (16 Kasım) bilgisini ve zekasını epey zorlayan bir yazı kaleme almış…
“Padişah Açılımı” isimli yazısının her  cümlesi ilkokul kitapları kaynak gösterilircesine yazılmış. İşin tuhaf  olanı da bu insanın kelimelerle, yüz binlerce insanın zihin dünyasına  ulaşıyor olması…
TBMM’nin 17 Kasım’da düzenlediği “Vefatının 150. Yılında [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://www.istanbultarih.com/wp-content/uploads/2011/11/sultan_abdulmecid.jpg"><img class="size-full wp-image-3934 aligncenter" title="sultan_abdulmecid" src="http://www.istanbultarih.com/wp-content/uploads/2011/11/sultan_abdulmecid.jpg" alt="" width="259" height="194" /></a></p>
<p>Değerli Türk büyüğü, bilge şahsiyet, mümtaz insan YILMAZ ÖZDİL, dün  (16 Kasım) bilgisini ve zekasını epey zorlayan bir yazı kaleme almış…</p>
<p><strong><em>“Padişah Açılımı</em></strong>” isimli yazısının her  cümlesi ilkokul kitapları kaynak gösterilircesine yazılmış. İşin tuhaf  olanı da bu insanın kelimelerle, yüz binlerce insanın zihin dünyasına  ulaşıyor olması…</p>
<p>TBMM’nin 17 Kasım’da düzenlediği “Vefatının 150. Yılında Sultan  Abdülmecid ve Dönemi” isimli organizasyona takmış kafayı ve tarih  bilgisinin yeterli olup olmadığına bakmadan bir yazı döşenmiş muhterem.</p>
<p><strong><em>“Sultan 1. Abdülmecid”</em></strong> ifadesini kullanarak  -bizim bilmediğimiz bir 2. Abdümecid olsa gerek!- yazısına giriş yapan  ünlü düşünürümüz, Sultan Abdülmecid ile ahbaplığı olacak <strong><em>ki “Abdülmecid denen arkadaş öleli kaç sene oldu, Evet, 150 sene oldu”</em></strong> şeklinde devam ediyor bilgelik dolu satırlarına.<span id="more-3933"></span></p>
<p>Ve sözü 17 Kasım’a getiriyor… Biz gaflet  uykusundaki insanlara anlatıyor. Aslında bunun Sultan Abdülmecid ile bir  ilgisi olmadığını, Sultan Abdülmecid’in 25 Nisan’da doğup 26 Haziran’da  öldüğünü, 17 Kasım’ın konuyla ilgisi olmadığını söylüyor. Ve devam  ediyor <strong><em>“17 Kasım Mustafa Kemal için idam fermanı yazan Vahdettin’in Türkiye’den defolup gittiği gündür!”</em></strong> şeklinde son derece cesur bir cümle kuruyor. İhtimal odur ki bu güzide  mütefekkirimiz “inandığı şeyler uğruna gözünü budaktan esirgemeyen bir  aydın!” imajı çizmek istiyor… (Yazının tamamı için: <a href="http://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/19252191.asp?yazarid=249">http://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/19252191.asp?yazarid=249</a>)</p>
<p>Yılmaz Özdil’in kendini Sultan Abdülmecid’in arkadaşı ilan edip <strong><em>“Abdülmecid denen arkadaş”</em></strong> ifadesini kullanmasını, Sultan VI. Mehmed için <strong><em>“defolup gitti”</em></strong> ve yazının devamındaki <strong><em>“korkak fare”</em></strong> benzetmelerini, ünlü mütefekkirin kendi terbiye ve dünya görüşü  çerçevesinde değerlendirmek mümkündür. Sonuçta bu ülke insanı, kendi  değer yargılarına ve inandıklarına hakaret etme cüretini gösteren  kendini bilmezlerle ilk defa karşılaşmıyor. İşin dikkate değer bir başka  boyutu ise bu yazının dün akşam itibariyle (16 Kasım Saat: 23:50) 22  bin defa beğenilmiş ve 1800 kez Tweet edilmiş oluşu…</p>
<p>Neyse gelelim Yılmaz Özdil’in bilip bilmeden ya da bilip bilmemezlikten gelerek döşendiği yazının kritiğine…</p>
<p>İşin özü ve beyefendinin rahatsız olduğu konu şudur. Milli Saraylar  Daire Başkanlığı günümüzden yaklaşık 6 ay kadar önce Dolmabahçe  Sarayı’nı inşa ettiren padişahın vefatının 150. yılı dolayısıyla bir  sempozyum düzenlemeye karar vermiştir. Es-kaza bu organizasyona dair  yapılan toplantılardan birine bende katıldığım için konuya ilişkin  detaylara dair de fikir sahibiyim. Daire Başkanlığı, tercihen Kasım  ayında düzenlenecek ve birkaç gün sürecek organizasyon için  çalışmalarına Mayıs-Haziran gibi başlamıştır. Konuya ilişkin, Milli  Saraylar Daire Başkanlığı’nın yaptığı duyuruda da görüleceği üzere, bu  uluslar arası sempozyum 18-19 Kasım tarihleri arasında Dolmabahçe  Sarayı’nda düzenlenecektir.</p>
<p>Eeee. O zaman Yılmaz Özdil beyefendinin “17 Kasım’da güzel yurdumuzu  def olup gitmek suretiyle terk eden Vahdettin’i anacaklar” şeklinde  halkı kışkırtmaya çalışmasının nedeni nedir? Sultan Vahdettin ile  yakından uzaktan ilgisi olmayan bir konu için, üstelik bahsettiği  tarihte bile gerçekleşmeyecek olan bir organizasyon için, yalan yanlış  bilgiler vererek yüz binlerce insana ulaşacak bir yazı yazmanın gayesi  nedir?</p>
<p>Yoksa esas maksadı, yazının satır aralarına yerleştirilmiş ve Osmanlı  padişahlarına yönelik hakaret içerikli cümlelerde mi aramalıyız?</p>
<h3><strong><em>Konu Aynı Kahraman Farklı…</em></strong></h3>
<p>Aynı mevzu için, her kürsüye çıkışında fanatiklerini gözyaşlarına  boğan, meclisin renkli ismi Muharrem İnce de bugün meclis kürsüsünde boy  gösterdi. <strong><em>“Yazıklar olsun size!”</em></strong> nidalarıyla konuşmasına anlam kazandırdığını düşünen İnce, <strong><em>“TBMM’nin  başkanı 10 Kasım’da Atatürk’ü anma toplantısı için bu kağıdı  hazırlatıyor (A4 biçiminde bir kağıt), Son Halife Abdülmecid’i anmak  için ise bu davetiyeyi hazırlatıyor (yaldızlı ve tuğralı bir davetiye)”</em></strong> diyordu.</p>
<p>Şimdi gelelim vekili olduğu milletin tarihinden bi-haber olan sevgili  Muharrem İnce’ye… Öyle tahmin ediyorum ki birileri Muharrem İnce’nin  eline bir şeyler tutuşturmuş ve “Dolmabahçe’de Abdülmecid için anma  toplantısı yapacaklar bakın nasıl masraf yapmışlar davetiye  bastırmışlar. Atatürk için bile 10 Kasım’da dosya kağıdı kullanmışlardı”  şeklinde birkaç gaz cümlesiyle vekilimizi meclis kürsüsüne  yollamışlardır.</p>
<p>Bu gaz cümlelerinin etkisiyle olacak ki Cumhuriyetimizin yılmaz  bekçisi edası ile meclis kürsüsünde kükremeye başlıyor Muharrem İnce. Ve  Sultan 1. Abdülmecid ifadesini kullanan Yılmaz Özdil’in bir tık ötesine  geçiyor. <strong><em>“Son Halife Abdülmecid’i anmak için böyle bir  davetiye bastırıyorsunuz, 10 Kasım için dosya kağıdı kullanıyorsunuz,  yazıklar olsun diyor.”</em></strong> Öyle bir kendinden emin ifade ile  kuruluyor ki bu cümleler, benim diyen Sultan Abdülmecid ile Halife  Abdülmecid’i aynı kişi zanneder…</p>
<p>(Muharrem İnce’nin konuşması için: <a href="http://www.t24.com.tr/content/videodetay.aspx?vid=3555&amp;cid=27">http://www.t24.com.tr/content/videodetay.aspx?vid=3555&amp;cid=27</a> )</p>
<p>Ayrıca Muharrem İnce’nin elinde tuttuğu dosya kağıdının, 10 Kasım’da  mecliste düzenlenecek anma toplantısına dair duyuru kağıdı olduğunu ve  diğer elindeki davetiyenin de iddia ettiği gibi TBMM başkanı tarafından  değil, Milli Saraylar Daire Başkanlığı tarafından hazırlatıldığını  söylemekte fayda var.</p>
<p>Netice itibariye necip Türk milletine yol göstermek, onları bu gaflet  uykusundan uyandırmak için canhıraş bir halde mücadele veren iki mümtaz  şahsiyetin, kurtarmak istedikleri milletin tarihine ne kadar aşina  olduğu ortadadır.</p>
<p>Sanırım bunun üzerine söylenecek tek şey, güzel Anadolumuzun şu veciz sözü olacaktır:</p>
<p><strong>Kendisi himmete muhtaç dede, nerde kaldı başkasına himmet ede… </strong></p>
<p><strong>Yazan:</strong> Sinan Ceco / <a href="http://twitter.com/sinanceco">Twitter hesabı</a></p>
<p>&nbsp;</p>
<p style="text-align: center;"><strong>KAYNAK: http://www.muverrih.net/</strong></p>

<p class="sayac_bilgi">6067 okunma</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.istanbultarih.com/kendisi-himmete-muhtac-dede-nerde-kaldi-baskasina-himmet-ede/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>ORTAÇAĞ’IN MEŞHUR SEYYAHI İBN-İ BATTUTA’NIN GÖZÜNDEN KUDÜS</title>
		<link>http://www.istanbultarih.com/ortacag%e2%80%99in-meshur-seyyahi-ibn-i-battuta%e2%80%99nin-gozunden-kudus/</link>
		<comments>http://www.istanbultarih.com/ortacag%e2%80%99in-meshur-seyyahi-ibn-i-battuta%e2%80%99nin-gozunden-kudus/#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 29 Oct 2011 07:31:15 +0000</pubDate>
		<dc:creator>istanbultarih</dc:creator>
				<category><![CDATA[Araştırma]]></category>
		<category><![CDATA[Tarihçe]]></category>
		<category><![CDATA[Tarihine Sahip Çıkanlar Topluluğu]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.istanbultarih.com/?p=3889</guid>
		<description><![CDATA[İbn-i Battuta ve Seyahatnamesi Hakkında Bilgi;
14.Yüzyıl gezginlerden İbn Battuta (1304 – 1368) Fas’ın Tanca şehrinde dünyaya geldi. Bu şehirden çıktığı günden itibaren 28 yıl süren gezileri boyunca; Mısır, Arap Yarımadası, Irak, İran, Anadolu (başta Osmanlı Beyliği olmak üzere o dönemin belli başlı beylikleri) Deşt-i Kıpçak, Bizans(İstanbul), Orta Asya, Hindistan, Maldivler, Çin ve Endülüs’ü gezen İbn [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: center;"><strong><span style="text-decoration: underline;">İbn-i Battuta ve Seyahatnamesi Hakkında Bilgi;</span></strong></p>
<p>14.Yüzyıl gezginlerden İbn Battuta (1304 – 1368) Fas’ın Tanca şehrinde dünyaya geldi. Bu şehirden çıktığı günden itibaren 28 yıl süren gezileri boyunca; Mısır, Arap Yarımadası, Irak, İran, Anadolu (başta Osmanlı Beyliği olmak üzere o dönemin belli başlı beylikleri) Deşt-i Kıpçak, Bizans(İstanbul), Orta Asya, Hindistan, Maldivler, Çin ve Endülüs’ü gezen İbn Battuta devlet ve toplum yapıları, inanç ve adetleri, doğal güzellik ve ürünleriyle tanıttığı bu ülke ve şehirlerin 700 yıl önceki durumlarını başarıyla yansıtır. Bu eser; yazarı tarafından Tufetü’n Nüzzar fi Garaibi’l-Emsar ve Acaib’l-Efsar diye adlandırılmış, yaygın olarak Rıhle diye bilinmekte ve Türkçede İbn Battuta Seyahatnamesi diye bilinmektedir.</p>
<p style="text-align: center;"><a href="http://www.istanbultarih.com/wp-content/uploads/2011/10/ibn-battuta-21.jpg"><img class="aligncenter size-full wp-image-3891" title="ibn-battuta-2" src="http://www.istanbultarih.com/wp-content/uploads/2011/10/ibn-battuta-21.jpg" alt="" width="347" height="242" /></a></p>
<p>&nbsp;</p>
<p style="text-align: center;"><strong>İBN-İ BATTUTA SEYAHATNAMESİNDEN</strong></p>
<p style="text-align: center;"><strong>ORTAÇAĞ’IN MEŞHUR SEYYAHI İBN-İ BATTUTA’NIN GÖZÜNDEN KUDÜS</strong></p>
<p><strong><br />
</strong></p>
<p><strong><span style="text-decoration: underline;">Gazze’den Kudüs’e Seyahat</span></strong></p>
<p>Gazze’den Halil İbrahim kasabasına gittim. Yüce Allah peygamberimiz Muhammed(s.a.v)’i ve İbrahim(a.s)’i rahmetiyle kuşatsın. Burası alan bakımından büyük değilse de manevi yönden çok kıymetlidir.<span id="more-3889"></span> Bir vadi içinde bulunan şehir ışık gibi parlıyor. Dış görünüşü hoş, içi şirin. Yontma taştan yapılmış mescidi mimari yönden güzel ve sağlam; epeyce de yüksek. Bir sütuna yerleştirilmiş büyük taşın cephesi 37 karış uzunluğundadır. Hz. Süleyman -Allah’ın selamı onun üzerine olsun- tarafından cinlere yaptırıldığı anlatılır. Mescidin içinde bulunan kutsal mağarada İbrahim, İshak ve Ya’kup Peygamberlerin -Allah’ın selamı ve bereketi ­ bizim elçilerimize ve onlara olsun- mezarları vardır. Karşı taraflarında da üç kabir var; eşlerine ait. Minberin sağ tarafında kıble duvarına bitişik noktadan hala sağlam kalmış mermer merdivenle dar bir geçide inilir. O dar geçit. Üç kabrin sahiplerinin bulunduğu mermer döşeli bir dehlize ulaştırır. Söylenenlere göre burası yukarıdaki mezarların [gerçek hazinesidir ve] tam hizasında bulunmaktadır. Kutlu mağaraya giden yol orada ama şu anda kapalı. Ben oraya birkaç defa inmiştim.<strong> </strong></p>
<p>Bu üç mübarek kabrin hakikaten orada bulunduğuna kanıt olmak üzere bilginler tarafından anlatılan rivayetler arasında Cafer b. Ali Razi’’nin el-Müsfir li’l-Kulüb adını verdiği kitabından şu bölümü aktarmak isterim:</p>
<p>Ebu Hureyre’den -Allah ondan razı olsun- aktarıldığına göre, Allah Elçisi şöyle buyurdu: “Melek Cebrail beni İsra gecesi Beyt-i Makdis’e [=Kutlu Ev] götürdüğü vakit kabrine uğradım. Bana; ‘İn, iki rekat namaz kıl. Çünkü burası pederin İbrahim’in kabridir!’ diye buyurdu. Sonra Beytelehm denen mıntıkaya uğradım. Yine; ‘İn, iki rekat namaz kıl, burada kardeşin İsa doğmuştur!’ diye buyurdu. Sonra beni Sahreye [=kayaya]  getirdi.”</p>
<p>Peygamber sözünün geri kalan kısmı yukarıda ismini andığım eserde mevcuttur. [“el-Müsfir li’l- kulüb an sıhhat-i Kabri İbrahim ve İshak ve Ya’kub”].</p>
<p>Müslüman halkın ermişlerinden büyük alim Hatip Burhaneddin Ca’beri ile bu şehirde görüştüm. Ona İbrahim Peygamber’in kabrinin hakikaten burada bulunup bulunmadığını sordum. Şöyle cevap verdi.</p>
<p>“Bildiğim bütün ilim sahipler, o kabirlerin İbrahim, İshak ve Ya’kub peygamberlere ve onların eşlerine ait olduğunu kabul ediyor. Sapkınlardan oluşan bir grup hariç kimse bu hususta kötü konuşmadı! Bu haber önceki ulu bilginlerden sonrakilere aynen nakledildiği için kuşkudan uzaktır!”</p>
<p>Anlatıldığına göre bilginlerden biri bu mağaraya girerek Hz. Sara validemizin mezarı yanında durur. O esnada yanına gelen yaşlı bir adam:</p>
<p>“Bu kabirlerden hangisi Hz. İbrahim’indir?” diye sorar. Yaşlı adam, İbrahim’in herkesçe bilinen kabrini gösterir. Sonra oraya bir genç gelince bilgin ona da aynı soruyu sorar, cevap değişmez. Sonra bir çocuk gelir ziyaretçi olarak. Ona da aynı soruyu sorunca durum yine değişmez, aynı cevap gelir. Bunun üzerine bilgin;</p>
<p>“Bu kabrin hakikaten İbrahim’in kabri olduğuna tanıklık ederim, bunda kuşku yok!” diyerek mescide gider, namaz kılar. Ertesi gün dünyadan göçer. Yusuf Peygamber’in kabri de bu mescidin içindedir.</p>
<p>Halil Mabedi’nin doğu tarafında Gavru’ş-Şam mıntıkasına bakan yüksek tepenin üzerinde Lut Peygamber’in kabri var. –Allah’ın selamı onun üzerine olsun- Kabrin üzerine geniş, güzel bir bina inşa edilmiş. Türbe bu bina içindeki hücrelerden birinde. O hücrenin rengi beyazdır. Mimari açıdan çok güzeldir. Herhangi bir şeyle örtülmemiştir.</p>
<p>Lut gölü de bu civardadır. Suyu çok tuzlu. Lut kavminin yaşadığı ülkenin burası olduğu söyleniyor. Lut Peygamber’in türbesinin yanında Yakin Mescidi vardır. Epey yüksek bir noktada ve aydınlığıyla tüm binaları gölgede bırakıyor. yanı başında adam oturuyor. Mescidin iç kısmında kapıya yakın bir yerde tek kişinin sıcağını mihrabı benzer çökük bir yer var. Lut milleti mahvolduğu zaman İbrahim peygamber’in Allah Teala’yı hareket ederek bir miktar çöktüğü anlatılır. Yakınında bulunan mağarada Hz.Hüseyin’in kızı Fatıma’nın kabri vardır. Allah onlardan razı olsun. Kabrin yukarısında ve aşağısında bulunan iki mermer levhanın birinde son derece nefis bir hatla şunlar yazılı: “Esirgeyen ve bağışlayan Allahın adıyla“ ebedi yücelik ve kalıcılık ona özeldir. Yarattığı her şey onundur. O kullarına faniliği takdir etti. Peygamberde bir örnektir. Bu mekan, Hüseyinin kızı Fatmanın – ki Ümmü Seleme diye bilinir kabridir. Allah onlardan razı olsun. Öteki levhanın, Mısır’ın meşhur taş yontucusu Muhammed B. Ebu Sehl’in esir olduğu söyleniyor. Onun üstüne şu beyitler kazınmış:<br />
Gömdüm toprak ve taş arasına o narin bedeni,</p>
<p>Oysa yanık bağrımdı onun sıcak meskili,</p>
<p>Ey Fatma soyundan gelen Fatma’nın yaptığı talihli kabir,</p>
<p>Ey yücelerin evladına yar olan!</p>
<p>Eş ışıyan yıldızlardan doğan kızın mezarı,</p>
<p>Sendede ulu bir kadın yatıyor bir bilsen,</p>
<p>İffet, Allahın sevgisi ve haya fışkırır senden!<br />
<a href="http://www.istanbultarih.com/wp-content/uploads/2011/10/IbnBattuta-Minyatür.jpg"><img class="aligncenter size-full wp-image-3893" title="IbnBattuta - Minyatür" src="http://www.istanbultarih.com/wp-content/uploads/2011/10/IbnBattuta-Minyatür.jpg" alt="" width="296" height="320" /></a> <strong><span style="text-decoration: underline;">Kudüs<br />
</span></strong><br />
Sonra Buradan Kudüs’e hareket ettim. Yolda Yunus Peygamber’in kabrini ziyaret ettim. Yanı başında büyük binalar ve bir mescid vardı. Orada İsa’nın doğduğu ve doğumundan önce Meryem’e uzatılan meşhur hurma ağacının izlerinin bulunduğu Beytelehm’i ziyaret ettim. Çok kalabalık bir yer. Hıristiyanlar buraya hürmet gösteriyorlar. Gelen Ziyaretçilere ziyafet veriyorlar. Daha sonra Beyti’l-Makdis (Kutlu Ev) diye bilinen mescide ulaştım. Burası yücelik sıralamasında iki ulu mescitten (Mescid-i Haram ve Ravza-i Mutahhara) hemen sonra gelir. Şehir gayet büyük. Binaları yontma taştan inşa edilmiştir. Erdemli sultan Selahaddin Bin Eyyüb – Hakk Teala onu İslama yaptığı hizmetlerden ötürü mükafatlandırsın – Bu şehri fethettiği zaman kale duvarlarının bir kısmını yıktırmıştır. Daha sonra Melik Zahir Baybars, Franlar gelir de kullanırlar ha önce su yoktu. (Şam Bölgesinin Merkezi Olan) Dımaşk’ta emirlik eden Seyfeddin Tinkiz şu anda mevcut olan suyu getirdi.<br />
<strong><span style="text-decoration: underline;">Kutlu Mescid (Mescid-i Aksa)</span></strong><br />
Bu Mescid gayet sanatkarane bir tarzda yapılmış ulu maberlerdendir. Mimari açıdan eşsiz güzelliktedir. Yeryüzünde bundan daha büyük mescid bulunmadığı söyleniyor. Doğudan batıya uzunluğu Makiliye ölçüsüyle 752 arşın, güneyden kuzeye genişliği ise 435 arşındır. Üç taraftan ayrı ayrı kapılar vardır. Ben kıble tarafının yanlız bir kapısını biliyorum. Oradan imam girer. Mescid, çatısız, geniş bir meydandan ibarettir. Sadece “Mescid-i Aksa” diye bilinen mekan çatı ile örtülüdür. Mimarisinde göze çarpan hüner ve sanat insanı hayrete düşürür. Kubbenin her yanı altın yıldızla, çeşit çeşit rengarenk nakışlarla süslüdür. Mescidde üstü çatıyla kaplanmış birkaç bölüm daha vardır.</p>
<p style="text-align: center;">
<a href="../wp-content/uploads/2011/10/mucahid23_Mescidi_Aksa.jpg"><img class="aligncenter" title="mucahid23_Mescidi_Aksa" src="../wp-content/uploads/2011/10/mucahid23_Mescidi_Aksa.jpg" alt="" width="270" height="276" /></a><br />
<strong><span style="text-decoration: underline;">Kubbetü’s Sahra ( Kaya Kubbesi )</span></strong></p>
<p>Bu Kubbe çok sağlamdır. İnsanı şaşırtan son derece garip bir bina. Güzellikten nasibini almış. Her yanı sanatkarca bezenmiş. Mescidin tam ortasında yüksek bir çıkıntı üzerine inşa edilmiştir. Ona mermer bir merdivenle çıkılır. Dört kapısı vardır. Kubbenin her yanına sanatkarane bir tarzda mermer döşenmiştir. İçini ve dışını; tüm güzelliklerini, süslerini tarif etmekten aciz kalır kalem. Süslerin çoğu altın yıldızlı olduğundan ışık gibi parlar, bir yanıp bir söner. Kubbenin tam ortasında, kitaplarda anlatıldığı gibi, elçiler önderi Peygamberimizin göğe yükseldiği kutsal kaya (sahra) görülür. Bu kaya pek serttir. yaklaşık bir adam boyu yüksekliktedir. Alt tarafında bir oda sayılabilicek kadar geniş bir mağara mevcuttur. Buranında yüksekliği yine insan boyunda, içeriye merdivenle inilir. Orada mihrab şeklinde bir çıkıntı var. Kayanın etrafını çepeçevre saran iki kafes bulunuyor. Kaya’ya daha yakın olan demirden, uzak olansa ağaçtandır. Ayrıca kubbenin üzerinde asılı bir kalkan vardır. Halk bu kalkanın cengaver Hamza b. Abdülmunalib’e ait olduğuna inanır.<br />
<strong><span style="text-decoration: underline;">Kudüs’te Bulunan Bazı Mübarek Mekanlar</span></strong><br />
Bunlardan biri şehrin doğusunda, yüksek bir tepe üzerinde, Cehennem vadisi diye bilinen bir çukurun kenarındaki binadır. İsa Peygamber’in göğe çıktığı yer burasıdır deniliyor. Ünlü Sufi Rabiatül Adeviyye ile karıştırılmaması gereken ve çölde gezdiği için Rabia Bedeviyye denilen muhterem hatunun mezarı da ziyaret edilen mekanlardandır. Cehennem vadisinin tam ortasında bulunan bir kiliseye Hıristiyanlar “Hz.Meryem’in kabridir.” diyerek çok hürmet gösterirler. Yöne orada Hıristiyanlarca kutsal kabul edilen başka bir kilise mevcut. Onlar burayı ziyaret eder. Hz. İsa’nın kabri olduğuna inanırlar. Fakat bu gerçek değil! Oraya gelen her Hristiyan, Müslümanlara belirli vergi vermeye ve bazı aşağılayıcı hareketlere katlanmaya mecburdur. Gururunun kırılması pahasına tahammül eder buna. Orada İsa Peygamber’in beşiğinin konulduğu yer var. İnsanlar uğur ve bereket için oraya giderler. Rabbimizin selamı ve bereketi İsa Peygamber üzerine olsun.<br />
<strong><span style="text-decoration: underline;">Kuduslü Birkaç Bilgin ve Erdemli İnsan</span></strong><br />
Bunlar arasında Gazze’nin büyüklerinden şehir kadısı Şemseddin Muhammed b. Salim Gazzi’yi, Hatip İmadeddin Nabulusi’yi, hadis bilgini ve müftü Şihabeddin Taberi’yi, o sırada yolculuk ettiği için Kudüs’te bulunan Maliki bilgini, tekke şeyhi Ebu Abdullah Muhammed b. Müsbit Garnati’yi salih kulların büyüklerinden “Mahcüb” diye tanınan Erzurumlu Abu Abdurrahman b. Mustafa’yı sayabiliriz. Bu sonuncusu Şeyh Taceddin Rifai’nin talebelerindendir. Ben onunla görüştüm ve onun elinden tasavvuf hırkası giydim .<strong> </strong></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Akkurt, Yaşar, &#8220;Ortaçağ&#8217;ın Meşhur Seyyahı İbn-i Battuta&#8217;nın Gözünden Kudüs&#8221;, Tarihçe Dergısı, s. 25-27, Istanbul 2011</strong></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>KAYNAKÇA:</strong></p>
<p><strong>Ebu Abdullah Muhammed İbn Battuta Tanci, İbn Battuta Seyahatnaesi, çev: A.Sait Aykut, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul 2000, s.80 &#8211; 85</strong></p>

<p class="sayac_bilgi">2390 okunma</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.istanbultarih.com/ortacag%e2%80%99in-meshur-seyyahi-ibn-i-battuta%e2%80%99nin-gozunden-kudus/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>İSTANBUL&#8217;UMUZUN FETHİ KUTLU OLSUN&#8230;</title>
		<link>http://www.istanbultarih.com/istanbulumuzun-fethi-kutlu-olsun/</link>
		<comments>http://www.istanbultarih.com/istanbulumuzun-fethi-kutlu-olsun/#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 28 May 2011 22:01:48 +0000</pubDate>
		<dc:creator>istanbultarih</dc:creator>
				<category><![CDATA[Anasayfa]]></category>
		<category><![CDATA[Araştırma]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.istanbultarih.com/?p=1478</guid>
		<description><![CDATA[






 





4775 okunma
]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: center;"><img class="aligncenter size-large wp-image-1482" title="15" src="http://www.istanbultarih.com/wp-content/uploads/2009/05/15-723x1024.jpg" alt="15" width="434" height="614" /></p>
<p><span id="more-1478"></span></p>
<p style="text-align: center;"><img class="aligncenter size-large wp-image-1485" title="3" src="http://www.istanbultarih.com/wp-content/uploads/2009/05/3-723x1024.jpg" alt="3" width="434" height="614" /></p>
<p style="text-align: center;"><img class="aligncenter size-large wp-image-1487" title="4" src="http://www.istanbultarih.com/wp-content/uploads/2009/05/4-723x1024.jpg" alt="4" width="434" height="614" /></p>
<p style="text-align: center;"><img class="aligncenter size-large wp-image-1490" title="5" src="http://www.istanbultarih.com/wp-content/uploads/2009/05/5-723x1024.jpg" alt="5" width="434" height="614" /></p>
<p style="text-align: center;"><img class="aligncenter size-large wp-image-1492" title="61" src="http://www.istanbultarih.com/wp-content/uploads/2009/05/61-723x1024.jpg" alt="61" width="434" height="614" /><img class="aligncenter size-large wp-image-1493" title="7" src="http://www.istanbultarih.com/wp-content/uploads/2009/05/7-723x1024.jpg" alt="7" width="434" height="614" /></p>
<p style="text-align: center;"><img class="aligncenter size-large wp-image-1496" title="9" src="http://www.istanbultarih.com/wp-content/uploads/2009/05/9-723x1024.jpg" alt="9" width="434" height="614" /><img class="aligncenter size-large wp-image-1495" title="8" src="http://www.istanbultarih.com/wp-content/uploads/2009/05/8-723x1024.jpg" alt="8" width="434" height="614" /></p>
<p> </p>
<p style="text-align: center;"><img class="aligncenter size-large wp-image-1498" title="10" src="http://www.istanbultarih.com/wp-content/uploads/2009/05/10-723x1024.jpg" alt="10" width="434" height="614" /></p>
<p style="text-align: center;"><img class="aligncenter size-large wp-image-1499" title="112" src="http://www.istanbultarih.com/wp-content/uploads/2009/05/112-723x1024.jpg" alt="112" width="434" height="614" /></p>
<p style="text-align: center;"><img class="aligncenter size-large wp-image-1500" title="121" src="http://www.istanbultarih.com/wp-content/uploads/2009/05/121-723x1024.jpg" alt="121" width="434" height="614" /><img class="aligncenter size-large wp-image-1501" title="131" src="http://www.istanbultarih.com/wp-content/uploads/2009/05/131-723x1024.jpg" alt="131" width="434" height="614" /><img class="aligncenter size-large wp-image-1502" title="141" src="http://www.istanbultarih.com/wp-content/uploads/2009/05/141-723x1024.jpg" alt="141" width="434" height="614" /><img class="aligncenter size-large wp-image-1503" title="151" src="http://www.istanbultarih.com/wp-content/uploads/2009/05/151-723x1024.jpg" alt="151" width="434" height="614" /><img class="aligncenter size-large wp-image-1504" title="16" src="http://www.istanbultarih.com/wp-content/uploads/2009/05/16-723x1024.jpg" alt="16" width="434" height="614" /></p>
<p style="text-align: center;"><img class="aligncenter size-large wp-image-1506" title="17" src="http://www.istanbultarih.com/wp-content/uploads/2009/05/17-723x1024.jpg" alt="17" width="434" height="614" /><img class="aligncenter size-large wp-image-1507" title="18" src="http://www.istanbultarih.com/wp-content/uploads/2009/05/18-723x1024.jpg" alt="18" width="434" height="614" /><img class="aligncenter size-large wp-image-1508" title="19" src="http://www.istanbultarih.com/wp-content/uploads/2009/05/19-723x1024.jpg" alt="19" width="434" height="614" /><img class="aligncenter size-large wp-image-1509" title="20" src="http://www.istanbultarih.com/wp-content/uploads/2009/05/20-723x1024.jpg" alt="20" width="434" height="614" /><img class="aligncenter size-large wp-image-1510" title="211" src="http://www.istanbultarih.com/wp-content/uploads/2009/05/211-723x1024.jpg" alt="211" width="434" height="614" /><img class="aligncenter size-large wp-image-1511" title="221" src="http://www.istanbultarih.com/wp-content/uploads/2009/05/221-723x1024.jpg" alt="221" width="434" height="614" /><img class="aligncenter size-large wp-image-1512" title="23" src="http://www.istanbultarih.com/wp-content/uploads/2009/05/23-723x1024.jpg" alt="23" width="434" height="614" /><img class="aligncenter size-large wp-image-1513" title="24" src="http://www.istanbultarih.com/wp-content/uploads/2009/05/24-723x1024.jpg" alt="24" width="434" height="614" /><img class="aligncenter size-large wp-image-1514" title="25" src="http://www.istanbultarih.com/wp-content/uploads/2009/05/25-723x1024.jpg" alt="25" width="434" height="614" /><img class="aligncenter size-large wp-image-1515" title="26" src="http://www.istanbultarih.com/wp-content/uploads/2009/05/26-723x1024.jpg" alt="26" width="434" height="614" /><img class="aligncenter size-large wp-image-1516" title="27" src="http://www.istanbultarih.com/wp-content/uploads/2009/05/27-723x1024.jpg" alt="27" width="434" height="614" /><img class="aligncenter size-large wp-image-1517" title="28" src="http://www.istanbultarih.com/wp-content/uploads/2009/05/28-723x1024.jpg" alt="28" width="434" height="614" /></p>

<p class="sayac_bilgi">4775 okunma</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.istanbultarih.com/istanbulumuzun-fethi-kutlu-olsun/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>7</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>“Filistin İçin Kanımızı Dökmeye Hazırız”</title>
		<link>http://www.istanbultarih.com/%e2%80%9cfilistin-icin-kanimizi-dokmeye-haziriz%e2%80%9d/</link>
		<comments>http://www.istanbultarih.com/%e2%80%9cfilistin-icin-kanimizi-dokmeye-haziriz%e2%80%9d/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 23 May 2011 22:12:25 +0000</pubDate>
		<dc:creator>istanbultarih</dc:creator>
				<category><![CDATA[Araştırma]]></category>
		<category><![CDATA[Tarihçe]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.istanbultarih.com/?p=3767</guid>
		<description><![CDATA[
1937 Peel Komisyonu Raporu: Filistin’in Taksim Planı ve Türkiye’nin Tutumu
Gazi Mustafa Kemal Paşa:  
“Filistin İçin Kanımızı Dökmeye Hazırız”



Dünya Siyonizminin Kurucusu kabul edilen Theodore Herzl, 1897’de Dünya Siyonist Teşkilatı&#8217;nı kurmuş ve Avrupa ve Amerika&#8217;daki nüfuzlu ve zengin Yahudiler, büyük devletler nezdinde teşebbüslerde bulunarak Filistin&#8217;de bir Yahudi Devleti kurmak için çalışmışlardır. Siyonistler Birinci Dünya Savaşı sırasında Amerikan [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<div>
<p style="text-align: center;"><strong>1937 Peel Komisyonu Raporu: Filistin’in Taksim Planı ve Türkiye’nin Tutumu</strong></p>
<p style="text-align: center;"><strong>Gazi Mustafa Kemal Paşa:  </strong></p>
<p style="text-align: center;"><strong>“Filistin İçin Kanımızı Dökmeye Hazırız”</strong></p>
</div>
<p style="text-align: center;"><a href="http://www.istanbultarih.com/wp-content/uploads/2011/05/ataturk7.jpg"><img class="aligncenter size-full wp-image-3768" title="ataturk7" src="http://www.istanbultarih.com/wp-content/uploads/2011/05/ataturk7.jpg" alt="" width="210" height="294" /></a></p>
<div>
<p>Dünya Siyonizminin Kurucusu kabul edilen Theodore Herzl, 1897’de Dünya Siyonist Teşkilatı&#8217;nı kurmuş ve Avrupa ve Amerika&#8217;daki nüfuzlu ve zengin Yahudiler, büyük devletler nezdinde teşebbüslerde bulunarak Filistin&#8217;de bir Yahudi Devleti kurmak için çalışmışlardır. Siyonistler Birinci Dünya Savaşı sırasında Amerikan Başkanı Wilson&#8217;a da etki yapmışlar ve Wilson&#8217;un da Siyonizm davasına kazanılması, İngiltere’yi de bu davaya karşı sempatik ve destekleyici bir durum almaya götürmüştür. Bunun sonucu, Balfour Deklarasyonu adını alan belge, Yahudilerin anavatan davasında bir dönüm noktası olmuştur. İngiltere Dışişleri Bakanı Balfour, 2 Kasım 1917’de Siyonist Federasyonu Başkanı zengin bankacı Lord Rothschild&#8217;a gönderdiği bir mektupta İngiltere&#8217;nin Filistin&#8217;de bir yahudi anavatanının kurulmasını kabul ettiğini resmen bildirmiştir. <span id="more-3767"></span>Bu deklarasyon, 1918 yılı içinde, sırasiyle, Fransa, İtalya ve Birleşik Amerika tarafından da kabul ve desteklenmiştir. Paris barış konferansında Emir Faysal, Halep&#8217;den Mekke&#8217;ye kadar uzanacak Arap İmparatorluğu içinde Balfour Deklarasyonuna uygun olarak, yahudilere mahalli muhtariyet verileceğini bildirdiyse de, Faysal&#8217;ın bağımsız arap devleti bile gerçekleşmedi. Buna karşılık, San Remo Konferansında İngiltere&#8217;nin Filistin&#8217;in mandasını eline geçirmesi ve ilk günden itibaren yahudilerin Filistin&#8217;e göç etmelerine göz yumması, araplar üzerinde sert tepki yaptı. Araplarla Yahudiler arasında silahlı çatışmalar başladı. Bu çatışmaların en önemlileri 1921, 1929, 1933 ve 1937-39 yıllarında olmuştur. 1937 de başlayan çarpışmalar sırasında, 1938 yılında, 3.717 Arap ve yahudi ölmüş bulunmaktaydı. 1937 de başlayan ayaklanma ancak 1939 Mayısında sona erdirilebilmiştir. Arapların tepkisinde rol oynayan etkenlerden önemli biri de, Filistin&#8217;e yapılan yahudi göçleri olmuştur. Her ne kadar, İngiltere mandater devlet olarak bu yahudi göçü için bazı sınırlamalar koymuş ise de, 1922 yılında 590.000 araba karşı 84.000 kadar olan Yahudi sayısının, 1932 de 770.000 araba karşılık 181.000&#8242;e yükselmesine engel olamamıştır. 1933-35 yılları arasında Filistin&#8217;e 134.540 yahudi göç etmiştir. Bu ani yahudi göçü, Kudüs Müftüsü Hacı Emin el-Hüseyni liderliğindeki Filistin araplarını daha da korkutmuş ve bunun içindir ki 1937-39 çarpışmaları hepsinin en şiddetlisi olmuştur. Filistin&#8217;deki bu duruma bir çare bulmak ve araplarla Yahudilerin birarada yaşamalarını sağlamak amacı ile İngiltere Filistin için, 1930, 1931, 1937, 1938 ve 1939 yıllarında bazı planlar ortaya atmıştır. Mesela 1937 Peel Komisyonunun raporu Filistin&#8217;in Araplarla yahudiler arasında taksimini, bu olmadığı takdirde, muhtariyete sahip kantonlara dayanan bir federal sistemin uygulanmasını tavsiye etmiştir.</p>
<p>Bu olaya Türkiye’nin tepkisi çok sert olmuştur. Türkiye Cumhuriyeti, bölgeye komşu coğrafyada bulunmasından dolayı, bölgede yeni bir savaşın çıkmasını istemiyordu ve bu taksim planının bölgede barışı imkansız kılacağını biliyordu. Gazi Mustafa Kemal Paşa,  27 Temmuz 1937 Yılında T.B.M.M Kürsüsünden tüm dünyaya seslenerek şu önemli sözleri söylemişti;</p>
</div>
<p> </p>
<p><strong>“Arapların Avrupa siyasetine nüfuz edemeyip bu sözde istiklal kelimesine inandıkları ve bu uğurda Arap memleketlerini Avrupa emperyalizmine esir kıldıkları çok şayanı teessüftür.</strong></p>
<p><strong>Arapların arasında mevcut olan karışıklığı ve hoşnutsuzluğu kimse bizim kadar bilemez. Biz vakıa bir kaç sene Araplardan uzak kaldık. Fakat şimdi kendimize kâfi derecede güvenip ve kudretimizi bildiğimiz için İslamiyet’in mukaddes yerlerini Musevilerin ve Hıristiyanların nüfuzunun altına girmesine mani olacağız. Binaenaleyh şunu söylemek istiyoruz ki buraların Avrupa emperyalizminin oyun sahası olmasına müsaade etmeyeceğiz. Biz şimdiye kadar dinsiz ve İslamiyet’e lakayt olmakla itham edildik.</strong></p>
<p><strong>Fakat bu ithamlara rağmen Peygamberin son arzusunu yani, Mukaddes toprakların daima İslam hâkimiyetinde kalmasını temin için hemen bugün kanımızı dökmeye hazırız.</strong></p>
<p><strong>Cedlerimizin, Selahaddin`in idaresi altında, uğrunda Hıristiyanlarla mücadele ettikleri topraklarda yabancı hâkimiyet ve nüfuzunun tahtında bulunmasına müsaade etmeyeceğimizi beyan edecek kadar bugün, Allah`ın inayeti ile kuvvetliyiz. Avrupa bu mukaddes yerlere temellük etmek için yapacağı ilk adımda bütün İslam âleminin ayaklanıp icraata geçeceğinden şüphemiz yoktur.”</strong></p>
<p><a href="http://www.istanbultarih.com/wp-content/uploads/2011/05/belge.jpg"><img class="aligncenter size-full wp-image-3770" title="belge" src="http://www.istanbultarih.com/wp-content/uploads/2011/05/belge.jpg" alt="" width="603" height="804" /></a> </p>
<p><strong>KAYNAKLAR:</strong></p>
<p><strong>Türkiye Cumhuriyeti Dahiliye Vekaleti Matbuat Umum Müdürlüğü Başbakanlık Cumhuriyet Arşivi 27.7.1937 </strong></p>
<p><strong>Fahir Armaoğlu, 20. Yüzyıl Siyasi Tarihi</strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>Ahmet Melik ÜNAL, <em>&#8220;Filistin için kanımızı dökmeye hazırız&#8221;, </em>Tarihçe Dergisi Şubat 2011 Sayısı, s. 50-51</strong></p>

<p class="sayac_bilgi">6678 okunma</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.istanbultarih.com/%e2%80%9cfilistin-icin-kanimizi-dokmeye-haziriz%e2%80%9d/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>’’VAKIFLAR VE VAKIF DÜŞÜNCESİ’’</title>
		<link>http://www.istanbultarih.com/%e2%80%99%e2%80%99vakiflar-ve-vakif-dusuncesi%e2%80%99%e2%80%99/</link>
		<comments>http://www.istanbultarih.com/%e2%80%99%e2%80%99vakiflar-ve-vakif-dusuncesi%e2%80%99%e2%80%99/#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 14 May 2011 09:51:45 +0000</pubDate>
		<dc:creator>istanbultarih</dc:creator>
				<category><![CDATA[Araştırma]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.istanbultarih.com/?p=3748</guid>
		<description><![CDATA[BİR MEDENİYETİ İNŞÂ EDEN ve EBEDİYYETE TAŞIYAN İYİLİK KURUMU;
’’VAKIFLAR ve VAKIF DÜŞÜNCESİ’’
 
Bizden sonra bizi tanımak isterseniz bıraktığımız eserlere [Vakıflara] bakın; 
Çünkü [Vakıflar]  bizi en iyi tanıtan eserlerimizdir.[1]
 


Türklerin İslamiyet’i kabulünün ardından kendi kültürleri ve mensup oldukları yeni dinin kaideleri gereğince oluşturdukları Vakıf Müessesi, asırlardır Türklerin kültürel ve ekonomik hayatında önemli bir rol oynamış olan dinî, hukukî [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: center;"><em><strong>BİR MEDENİYETİ İNŞÂ EDEN ve EBEDİYYETE TAŞIYAN İYİLİK KURUMU;</strong></em></p>
<p style="text-align: center;"><em><strong>’’VAKIFLAR ve VAKIF DÜŞÜNCESİ’’</strong></em></p>
<p> </p>
<p><strong><em>Bizden sonra bizi tanımak isterseniz bıraktığımız eserlere [Vakıflara] bakın; </em></strong></p>
<p><strong><em>Çünkü [Vakıflar]  bizi en iyi tanıtan eserlerimizdir.<a href="http://www.istanbultarih.com/wp-admin/post-new.php#_ftn1"><strong>[1]</strong></a></em></strong></p>
<p><strong><em> </em></strong></p>
<div><a href="http://www.istanbultarih.com/wp-content/uploads/2011/05/vakıf-medeniyeti-yazısı.jpg"><img class="aligncenter size-large wp-image-3749" title="vakıf medeniyeti yazısı" src="http://www.istanbultarih.com/wp-content/uploads/2011/05/vakıf-medeniyeti-yazısı-1024x768.jpg" alt="" width="430" height="323" /></a></div>
<div>
<p>Türklerin İslamiyet’i kabulünün ardından kendi kültürleri ve mensup oldukları yeni dinin kaideleri gereğince oluşturdukları Vakıf Müessesi, asırlardır Türklerin kültürel ve ekonomik hayatında önemli bir rol oynamış olan dinî, hukukî ve sosyal bir müessesedir.<span id="more-3748"></span></p>
<p>Arapça kökenli bir kelime olan Vakf, durdurma, alıkoyma. duruş, durma, kımıldanmama, bağlama anlamlarına gelmektedir.<a href="http://www.istanbultarih.com/wp-admin/post-new.php#_edn1">[1]</a> Terminolojide ise bir kişi sahip olduğu mülkiyeti menkul veya gayr-i menkul ayrımı yapmaksızın bu mülkiyetin bir kısmını ya da tamamını Allah’ın rızasını kazanmak gayesiyle halkın herhangi bir ihtiyacını karşılamak üzere dinî, hayrî ve ictimâî bir gayeyle sonsuza dek tahsis ederse malını vakfetmiş olur. Bu davranışın arkasında herhangi bir zorlama yoktur. Dinî ve vicdanî bir sorumluluğu yerine getirme gayesi vardır. Ben merkezli düşünceden sıyrılarak önceliği kendi nefsine değil de başkalarının ihtiyaçlarını giderme, karşısındakinin derdine derman olma düşüncesinden, yaşatmak için yaşama arzusundan doğan bir müessesedir.</p>
<p>İslam toplumunda ilk vakfın ne zaman ortaya çıktığı tartışmalı bir konu olsa da Türk-İslâm tarihinde ilk defa Karahanlılar döneminde ve Karahanlı Emiri Ebû İshak İbrahim b. Nasr Tabgaç Buğra Han tarafından tesis edilen medrese ile başlamıştır<a href="http://www.istanbultarih.com/wp-admin/post-new.php#_edn2">[2]</a>. İlk Türk–İslam medresesinin tesisinden itibaren, Türk hükümdarları yeni inançlarının ve eski geleneklerinin bir gereği olarak vakıflar kurdular. Vakıfların kurulma serüveni, Karahanlılar, Büyük Selçuklular, Türkiye Selçuklular’ı ve ismini burada zikretmediğimiz birçok Türk-İslam devleti ve müstakil beyliklerle bir silsile halinde Osmanlı’lara kadar ulaştı. Osmanlı’ları da kapsayan bu süreçte Türk-İslam devletleri, Türkistan’dan Batı Avrupa sınırlarına kadar olan coğrafyayı, insanların maddi ve manevi ihtiyaçlarını karşılamak üzere vakıflar kurarak adeta bir sevgi ve iyilik çemberi içerisine aldılar.</p>
<p>İnsan var olduğu günden itibaren hep mutlu ve huzurlu yaşamayı arzu etmiştir. İşte vakıf düşüncesi ve kurumları, bu düşünceyi uygulama aşamasına geçirme gayesiyle ortaya çıkmış bir düşüncedir. İnsanoğlunun tabiatı itibariyle yalnız yaşaması mümkün değildir. Hayatını idame ettirebilmesi için mutlaka çevresiyle iletişim halinde olmalı, ihtiyaçlarını karşılamak için diğer insanlarla münasebette bulunmalıdır, birbirleriyle yardımlaşmalıdır. Bu yardımlaşma hususu, materyalist anlayış çerçevesinde sadece maddi çıkarlar doğrultusunda bir yardımlaşma değil, Farabi’nin tasarladığı gibi <strong><em>’’yaratılışın gayesi olan mükemmelliğe ulaşmak’’<a href="http://www.istanbultarih.com/wp-admin/post-new.php#_edn3"><strong>[3]</strong></a></em></strong> amacıyla insanların bir araya gelmesi ve yardımlaşmasıdır. Gerçek mutluluğu elde etmek için bir araya gelip yardımlaşan topluluk mutlu bir topluluktur. Ülkenin mutluluğunun gerçekleşmesi içinde bir araya gelen bu toplulukların erdemli şehirler kurmaları ve bu şehirlerinde birbirleriyle yardımlaşmaları gerekmektedir. Aynı şekilde insanların huzur ve barış içerisinde yaşadığı bir dünya devleti yani <strong><em>’’Evrensel Devlet’’</em></strong>, tüm dünya devletlerinin bünyelerinde barındırdığı milletleri mutluluğa eriştirmek için birbirleriyle yardımlaştıklarında ortaya çıkar.  Erdemli bir toplum oluşturulması yolunda Kuran-ı Kerim ise inananları şu ayetlerle bu yolda teşvik eder:</p>
<p><em>’’&#8230;iyilik yapmada ve takvada birbirinizle yardımlaşın, günah ve düşmanlık üzerinde yardımlaşmayın, Allah’tan korkun. Çünkü Allah’ın azabı çok çetindir”<a href="http://www.istanbultarih.com/wp-admin/post-new.php#_edn4"><strong>[4]</strong></a>, “Herkesin yöneldiği bir kıblesi vardır. (Ey Müminler!) O halde siz hayır işlerinde yarışın; nerede olursanız, Allah sizi bir araya getirir, şüphesiz Allah, her şeye kâdirdir”<a href="http://www.istanbultarih.com/wp-admin/post-new.php#_edn5"><strong>[5]</strong></a> “Sevdiğiniz şeylerden (Allah için) harcamadıkça asla iyiliğe eremezsiniz (cennete giremezsiniz). Allah yolunda her ne harcarsanız muhakkak onu hakkıyla bilir’’<a href="http://www.istanbultarih.com/wp-admin/post-new.php#_edn6"><strong>[6]</strong></a></em>,<em> “(Mallarınızı) Allah yolunda harcayın, kendi ellerinizle kendinizi tehlikeye atmayın, iyilik edin doğrusu Allah iyilik edenleri sever”<a href="http://www.istanbultarih.com/wp-admin/post-new.php#_edn7"><strong>[7]</strong></a>,<strong> </strong></em>ayetleri ve Kuran-ı Kerim’deki daha birçok ayet bu düşünceyi destekliyor.</p>
<p>Hazret-i Peygamberinde vakıf konusunda birçok hadisi bulunmaktadır. Hemen hemen bütün vakfiyelerde de zikredilen şu hadis vakıfların kurulup gelişmesinde büyük rol oynamıştır. Ebû Hureyre’den nakledildiğine göre Hazreti Peygamber şöyle buyurmaktadır: <em>“Âdem oğlu öldüğü zaman bütün amelleri kesilir. Amel defteri kapanır. Yalnız 1- sadaka-i câriyesi, 2- ilmî bir eseri, ve 3- kendine duâ eden hayırlı bir evladı olan kimsenin amel defteri kapanmaz.”<a href="http://www.istanbultarih.com/wp-admin/post-new.php#_edn8"><strong>[8]</strong></a> </em>İslâm âlimleri, bu hadisteki “sadaka-i cariye” ile vakfın kastedildiğini söylemektedirler.</p>
<p>Türk-İslam toplumları, mutlu ve güzel yaşama arzusunu vakıflar tesis ederek tatmin ettiler. Nitekim vakıf müessesesinin altın çağını yaşadığı Osmanlı Devlet’i dönemine baktığımızda, Osmanlı hükümdarları ve hanedan üyeleri başta olmak üzere, ileri gelen devlet adamları ve toplumun her kademesinden insan vakıf kurmaya yöneldi. Tüm Osmanlı toplumu vakıf kurmak için birbiriyle yarışır hale geldi. Vakıf kurmak için sadece, zengin ileri gelen kesim değil, aynı zamanda toplumun orta ve alt tabakalarına mensup kimselerinde güçleri nisbetinde çaba sarfettiklerini görmekteyiz. Şehirlerde oturan ve tek başına yaşayan yaşlı kadınların, yaşadıkları evlerin kullanılmayan odalarını vakıflara gelir sağlaması için kiraya vermeleri, vakıf konusunda Osmanlı toplumunun tam bir mutabakat sağladığının ve uyum içerisinde çalıştığının göstergesidir. Osmanlı bütçesinin üçte birini vakıf bütçelerinin oluşturduğu göz önüne alındığında,<a href="http://www.istanbultarih.com/wp-admin/post-new.php#_edn9">[9]</a> vakıf müessesesinin tesisinde ne derece ileri gidildiği daha iyi anlaşılacaktır.</p>
<p>Vakıf, binalar topluluğundan oluşan kuruluşlardan ve bu kuruluşların varlıklarını devam ettirebilmesi için tahsis edilen vakıf gelirlerinden <strong><em>’’Akarat’’</em></strong>  oluşur.</p>
<p>Müslüman Türk şehrini anlamak için bu şehri oluşturan yapılar topluluğu <strong><em>’’Külliye’’ </em></strong>veya bir diğer adıyla<strong><em> ’’İmaret Sitesi’’</em></strong> ni<strong><em> </em></strong>tanımak gerekir. Külliyenin ilk bölümü mabed, eğitim-öğretim kuruluşları, darüşşifa, misafirhane, çeşme, şadırvan, bahçeler, mezarlıklar ve aşevi gibi hizmet kurumlarından meydana gelmekteydi. İkinci kısmı ise dükkan, han, hamam, çarşı ve bedesten gibi işyerlerinden meydana gelmekteydi. Bu kısım <strong><em>’’Akarat’’ </em></strong>olarak tanımladığımız gelirleri içermekteydi. Birinci kısımdaki hizmet kuruluşlarının faaliyetlerini devam ettirmesi için maddi imkânlar bu kısımdan sağlanmaktaydı. Üçüncü kısım ise meskenlerden oluşmaktaydı. Külliyenin merkezinde cami bulunur ve tüm yapılar cami etrafında toplanmış bir biçimde tasarlanırdı. Külliye kurulurken külliyeyi oluşturan yapı topluluğu doğal çevreyle uyum içerisinde inşa edilir, külliye konumlandırılırken şehrin fiziki yapısına kesinlikle zarar verilmezdi. Bir diğer yandan imaret sitelerinin iç ve dış düzenlemelerinde ise mimari açıdan sanatın ve estetiğin zirvesine ulaşıldığını görmekteyiz.</p>
<p>Medreselerde eğitim ücretsizdi. Eğitim veren Muallimler, Müderrisler ve diğer eğitimciler talim ve terbiye usulünü çok iyi bilmek zorundaydılar. İmaretlerde <strong><em>(aşevleri) </em></strong>mutfak, yemekhane, kiler, odunluk, ahır, misafirlere yatacak odalar mevcuttu. Burada külliyenin personeline ve zengin fakir ayrımı yapılmaksızın herkese yemek verilmekteydi. Misafir olarak gelenler ise burada konaklayabilmekteydiler. Darüşşifalarda hasta olan insanlara hizmet veriliyordu. Darüşşifanın personeli seçilirken ayrı bir özen gösterildiği görülmektedir. Nitekim buraya alınan doktorlar, mesleklerinde tecrübeli olmalı, hastalıklardan anlamalı, hangi hastalığa ne tür ilaçların iyi geldiğini bilmeli, hastaya karşı herhangi bir söz söylerken hastanın psikolojik durumunu göz önünde bulundurmalı ve onlara yumuşak davranmalıdır. Görüldüğü gibi külliyenin her biriminde hizmet verecek bölüm ve personel, ihtiyaçların gerektirdiği şekilde en mükemmel donanımla vazifelerini yerine getirmekteydi.</p>
<p>Külliyeler yukarıda değinildiği üzere sadece mimari açıdan ve fiziksel işlevleri bakımından uyumlu bir tablo oluşturmuyordu. Aynı zamanda camilerde kılınan beş vakit namazlarda, Müslüman toplumu aynı çatı altında toplanıyordu. Bir diğer yandan medreselerde yapılan dersler, yaz tatilinde tatile çıkan hocalar ve öğrenciler tarafından memleketin dört bir tarafında anlatılmakta ve konuşulmaktaydı. Tüm bunlar bir araya geldiği zaman hem yapı bakımından doğayla uyumlu binalar hem de toplumsal uçurumların olmadığı, ben, sen ve öteki ayrımının yapılmadığı, farklılıkları zenginlik olarak gören ve insanlara ibadullah <strong><em>’’Allah’ın kulları’’</em></strong> nazarıyla bakan bir toplum ortaya çıkıyordu.</p>
<p>Vakıf müessesinin, Müslüman-Türk insanının hayatının her sahasına yayıldığını görmekteyiz. Bu durumu en güzel şekilde şu sözler ifade etmektedir: <em>&#8220;Vakıflar sayesinde bir adam vakıf bir evde doğar, vakıf bir beşikte uyur, vakıf mallardan yer içer, vakıf kitaplardan okur, vakıf bir medresede hocalık eder, vakıf idaresinden ücretini alır ve öldüğü zaman kendisi vakıf bir tabuta konur ve vakıf bir mezarlığa gömülür.&#8221;<a href="http://www.istanbultarih.com/wp-admin/post-new.php#_edn10"><strong>[10]</strong></a></em></p>
<p>Vakıflar kurulurken sadece insanlar düşünülmüyordu. Müslüman-Türk toplumunun hassasiyet ve hoşgörüsünün en güzel timsali olan <strong><em>’’Kuş Evleri’’ </em></strong>hayvanlarında unutulmadığının, onlara da şefkat ve merhametle muamele edildiğinin en güzel timsalidir. Şefkat ve merhametin hayvanları bile ne kadar değiştirdiğini 1874 senesinde İstanbul’u ziyaret eden İtalyan seyyah’ın şu sözleriyle izah etmek yerinde olacaktır: <em>“Sultanların veya şahısların hayratıyla beslenen sayılamayacak kadar çok güvercin sürüsü vardır. Türkler, kuşları himaye edip beslerler, kuşlar da </em><em>onların evlerinin etrafında, denizin üstünde ve mezarların arasında şenlik eder. İstanbul’da her yerde, insanın başı üzerinde dört bir tarafında kuşlar vardır. Şehre köy neşesi dağıtan ve ruhumuzdaki tabiat duygusunu durmadan yenileyerek içinizi serinleten cıvıl cıvıl sürüler size şöyle dokunup geçer.”</em></p>
<p> Prof. Dr. Bahaeddin Yediyıldız’ın ifadesiyle <em>’’tüm bunların temelinde inaç sistemi’’ </em>yatmaktaydı. ’’<em>Klasik dönem Türk dünyasında vakıf kuran hayrat sahibi insanlar, bu dünyanın gelip geçici bir</em> <em>misafirhane olduğuna; fakat Tanrı’ya dönüldüğünde ebedi hayatın mutluluğunu elde edebilmek için,</em> bu<em> dünyada iken çok çalışmak ve elde edilen kazancı, insanları daha bu dünyada mutlu kılabilmek için harcamak gerektiğine inanıyorlardı. Dünyanın geçiciliğine inanmak, İslam dünyasının geri kalış sebeplerinden biri olduğu sanılan dünyadan el etek çekme, miskinleşme ve kör bir tevekküle boyun eğme anlamına gelmiyordu. Bu <strong>aşk ahlakı</strong> içinde insanca çalışarak kazanmak ve kazandığını insanın mutluluğu için harcayarak ebediyete ulaşmak anlamına geliyordu. Bu, maddenin esaretinden kurtulmakla mümkündü. Sevgi işiydi.<a href="http://www.istanbultarih.com/wp-admin/post-new.php#_edn11"><strong>[11]</strong></a></em></p>
<div><strong>KAYNAK: Feyzullah Uyanık, <em>Vakıflar ve Vakıf Düşüncesi</em>, İstanbul Tarih Bülteni 3. Sayı, İstanbul 2010, s. 38-40</strong></div>
<div>
<hr size="1" />
<div>
<p><a href="http://www.istanbultarih.com/wp-admin/post-new.php#_ednref1">[1]</a>Ferit Devellioğlu, <em>Osmanlıca-Türkçe Ansiklopedik Lügat Eski ve Yeni Harflerle, </em>Ankara, 1993, s. 1134; Ayrıca bkz. Şemseddin Sami,<em> Kamûs-ı Türkî, </em>İstanbul<em>, </em>1987, s. 1596-1496; Muallim Naci, <em>Lügat-i Naci, </em>İstanbul, 1987, s. 931;<em> </em> Mehmet Kanar, <em>Osmanlı Türkçesi Sözlüğü,</em> s.507</p>
</div>
<div>
<p><a href="http://www.istanbultarih.com/wp-admin/post-new.php#_ednref2">[2]</a>Fuat Köprülü, “Vakıf Müessesesinin Hukukî Mahiyeti ve Tarihî Tekâmülü”, <em>Vakıflar Dergisi (1942</em>),  II, s. 1-13; Ayrıca bkz. İsmet Kayaoğlu, “Vakfın Menşei Hakkındaki Görüşler”, <em>Vakıflar Dergisi</em> <em>(1976</em>), XI, s. 49-55.</p>
</div>
<div>
<p><a href="http://www.istanbultarih.com/wp-admin/post-new.php#_ednref3">[3]</a> Nazif Öztürk, ‘’Osmanlı Döneminde Vakıflar’’, <em>Türkler Ansiklopedisi, </em>Ankara, 2002, s. 433.</p>
</div>
<div>
<p><a href="http://www.istanbultarih.com/wp-admin/post-new.php#_ednref4">[4]</a> Mâide, 5/2. </p>
</div>
<div>
<p><a href="http://www.istanbultarih.com/wp-admin/post-new.php#_ednref5">[5]</a> Bakara, 2/148. </p>
</div>
<div>
<p><a href="http://www.istanbultarih.com/wp-admin/post-new.php#_ednref6">[6]</a> Âl-i İmran, 3/92.  </p>
</div>
<div>
<p><a href="http://www.istanbultarih.com/wp-admin/post-new.php#_ednref7">[7]</a> Bakara, 2/195.  </p>
</div>
<div>
<p><a href="http://www.istanbultarih.com/wp-admin/post-new.php#_ednref8">[8]</a> Bilmen, Ömer Nasuhi, <em>Hukuk-i İslamiye ve Istılahat-ı Fıkhıyye Kamusu,</em> IV, 173.</p>
</div>
<div>
<p><a href="http://www.istanbultarih.com/wp-admin/post-new.php#_ednref9">[9]</a>Bahaeddin Yediyıldız, ‘’Osmanlılar Döneminde Türk Vakıfları Ya da Türk Hayrât Sistemi’’, <em>Osmanlı,<strong> </strong></em>(Editör Güler Eren), Ankara, 1999, V, s. 18.</p>
</div>
<div>
<p><a href="http://www.istanbultarih.com/wp-admin/post-new.php#_ednref10">[10]</a> İsmet Kayaoğlu<em>. İslam Kurumları Tarihi</em>, Ankara 1980, s. 148.                              </p>
</div>
<div>
<p><a href="http://www.istanbultarih.com/wp-admin/post-new.php#_ednref11">[11]</a> Bahaeddin Yediyıldız, a.g.m., s. 30.<strong>                              </strong></p>
<p><strong> </strong></p>
</div>
</div>
<hr size="1" />
<div>
<p><a href="http://www.istanbultarih.com/wp-admin/post-new.php#_ftnref1">[1]</a><em>Cemaziye‘l-evvel 1092, Mustafa Paşa b. Süleyman Vakfı, VGMA., Def. No: 449/129/5.</em></p>
</div>
</div>

<p class="sayac_bilgi">3622 okunma</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.istanbultarih.com/%e2%80%99%e2%80%99vakiflar-ve-vakif-dusuncesi%e2%80%99%e2%80%99/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
	</channel>
</rss>

